11 Eylül 1980 ve Birikim

11 EYLÜL 1980 VE BİRİKİM

 

 

 

Zaman mı çabuk geçiyor, yoksa biz mi zamanın çabuk geçtiğini kodluyoruz.  Ama sonuç olarak baktığımda 11 Eylül 1980 günü, yanılmıyorsam yine bir Perşembe'ydi  ve bundan tam on yedi yıl önceydi.

Belleğimden silinmemiş. Belleğimden silinmeyen birçok şey gibi. Anımsadıklarımız, iz bırakanlar mıdır? Özellikle  olumlu olanlar mıdır?

Ama yine de olumsuzluklar, her ne kadar silmeye çalışsak  da zaman zaman bilincimize çıkar; zaman zaman da rüyalarımızda ortaya çıkar; ki kimileri için birer karabasandır bunlar.

Aslında bu belleksiz toplumda özellikle aydınların yaşadıkları, rüyâlardaki değil de gerçek yaşamdaki karabasanlardır.

11 Eylül 1980 gününü çok iyi anımsıyorum. Ertesi gününü de. Daha birçok günü. Belki küçüktüm ama 27 Mayıs'ın boş sokaklarını, radyoda çalan marşları; babamın ağbimi ekmek (ve herhalde gazete de) alması için bindirdiği kamyonu; sonra evin önündeki (alt katta Ziraat Bankası olduğu için) günlerce bekleyen silâhlı jandarma erini...

Ya 12 mart? İlkgençliğimizin son yılları, gençliğin baharındayken. Ağbilerimizin sırtlarındaki cop izlerini;  üniversite işgâlini ve  anlayamadığım kuramsal tartışmaları ve en önemlisi sosyalizmin iyi bir şey olduğunu...

Sonra, çok geçmeden; aynı copları sırtımda duyumsuyorum; aynı tartışmalar ve arkadaşlarımın, kuşağımın başına gelen aynı “acı” sonlar... Ama bu kez inanılmaz bir nicelikte...

Zaman mı çabuk geçiyor yoksa biz mi onu böylesine kodluyoruz?

Ve sonra da 11 Eylül Perşembe günü. Acaba önce, biraz 12 Eylül faşizmine mi değinmeli. Öyle ya  “yıldönümü” geldi de...

Günlerdir basında 12 Eylül'ün “dökümü” yayınlanıyor. Bunlar zâten biliniyordu, kuşkusuz ki yinelemekte de hiçbir zarar yok! Ama kim bunların hesabını verecek olan!

Biliyorsunuz ki on yedi yaşındaki bir çocuğu astı, bu ülkede 12 Eylül iktidarı. Kim verdi bunun hesabını. 12 Eylülzedelerden bir politikacının şimdi Cumhurbaşkanı makamında oluşu; 12 Eylül'den nasibini almış birçok politikacının hâlâ aktif siyasette olmalarını; milletvekili, bakan olmalarını nasıl açıklamalı.

Yani sorum şu kısaca, niye hesap sorulmuyor, bırakın her şeyi on yedi yaşındaki çocuğu asanlardan niye hesap sorulmuyor. "Anayasal düzeni" bozanlardan, işkence yapanlardan, kitapları toplayanlardar, insanlara içeride tecavüz edenlerden niye hesap sorulmuyor?

11 Eylül 1980 günü, –o zamanlar Konuk Yayınları’nda çalışıyordum– Birikim dergisini telefonla aramıştım. Sanırım “kitle iletişim araçları” ile ilgili bir yazı yazacaktım. Kaynak topluyordum. Eski bir sayıydı ve  benle telefonda konuşan yardımcı olacağını söylemişti.

“Birikimci” olmamakla birlikte Birikim'i izleyenlerdendim. Ama o sayı bende yoktu. O sayıyı almak için dergiye gittim. Vilâyetin karşısındaki Bateş'in (şimdi Tekin Yayınları’nın) kitapçısının bulunduğu binada ya da yanındaki binada küçük bir yerdi. İlk kez gidiyordum.

Dergiyi aldım ve geri getireceğime söz verdim. Konuştuğum kişinin doğal olarak kim olduğunu anımsamıyorum. Ama çok net anımsadığım bir şey var. Bana, “etrafta ciddî bir durum var, dergi başına iş açmasın, dikkatli ol” öğüdünü verişiydi. O günlerin Türkiye’sine girmeye gerek yok sanırım...

Dergiyi bulduğum için sevinçliydim ama, aynı zamanda huzursuzdum. Sıkıntıyla Sirkeci’ye yürüdüm. Hakkıylı. Her yerde mavi bereliler vardı.

Gece, yatamadan önce dergiyi okumaya başladım. Sabaha karşı bir telefon geldi. Gerisi bilindiği gibi..

Şimdi, Birikim dergisinin 100. sayısı elimde. Aslında 161 sayı. Çünkü 12 Eylül'de büyük bir kesinti var. 1989’da yeniden “bir” diyerek yayın yaşamına başlıyor.

100. sayıda  yirmi iki yılın değerlendirmesi ve “birikimi” yer alıyor. Aydın kesimin ağır topları, 100. sayı için birer yazı kaleme almış.  Saklanacak bir sayı. İlginç, özgün ve bilgilendirici deneyimler ve yaklaşımlar...

Bunu asla yitirmeyeceğim. Birikim’in 1975'te çıkan ilk sayısını da anımsıyorum. İlk sayıdaki  çıkış yazısını; hatta  bir polis “talan”ında onu yitirişimi de.

Ama 11 Eylül 1980 günü aldığım Birikim’i nasıl yitirdim, onu  anımsamıyorum. Sözümde duramadım. Dergiyi geri götüremedim. Birikim’e ve daha nice yayın organına “kesintisiz” yayınlar dileyelim.

 

(“Işıldak ve Yelpaze”, Cumhuriyet, 11 Eylül 1997)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş