Adını Söylemedi

ADINI SÖYLEMEDİ


Boğaz’ın bu kıyıları biraz daha sâkin, hele Beşiktaş, Kabataş, Üsküdar, Bebek falanı düşünürsek, maviden gelen serinliği rahatça içinize çekebiliyorsunuz, Avrupa yakasında, uzağa doğru da karşımda gökdelenler yok her ne kadar beton yapılaşma varsa da; esmer, uzun koyu kestane saçlarıyla kırk beş yaşlarında, aslında daha genç gösteriyor ama davranış biçimi, yüzünden akan ifâdesinde anlam bulan olgunluğun bana duyumsattıkları, sezgi demeliyim ve hep inceden bir gülümseme insanı evinde hissettiren, düzgün bedeni bakışların odağı ilk ânda, aslında sonrasında da baş rolde.

Epeyce yürümüştüm mavi sularla yan yana, zihnim oradan oraya, çağrışımlar sıçramalar, geçmiş büyük bir hatırlanış, aklımdan neler geçiyordu, ne oldu da başımı kara tarafına döndürdüm, yoksa anıların yürekte açtığı izin acısını duyumsamak mıydı, bilemiyorum, iki masa gördüm, şık, özenli örtülerle kaplanmış, masalar ahşap olmalıydı, yanı başlarında incelikli sandalyeler, bir kafe falan diye düşündüm, adı öyle gözümüze batar gibi bir yerlere konmamıştı, görülmüyordu, eh, bir molanın, yürüyüşe ve anılara ara vermenin tam fırsatıydı.

Yüksek bir apartman değildi, giriş katıyla birlikte dört katlı, önünde bir bahçe, küçükse de ağaçlar çiçekler güller, eylül neredeyse gitmek üzere ama henüz kızarmamış yerküre, binanın hemen bitiminde o muhteşem ortancalar, morlu mavili, yapraklarını dökmemiş bir kısmı, masaların üstündeki küçük cam vazolarda birer kırmızı gonca vardı, yaklaştıkça daha da iyi görüyordum, bir şeyler içerim diye yavaşça masalardan birine oturdum, kırık beyaz zeminde lacivert çizgili ve bunların üstü de açık kırmızı gül motifleriyle bezeliydi örtüsü, otururken kapıdan içeriye doğru kafamı uzattım, zaten öndeki genişçe camdan içerideki masalar görünebiliyordu, fazla yoktu birkaç taneydi, küçük şirin bir yer olduğu her hâlinden belliydi, derinlikte birileri vardı ama seçilmiyordu, içeri girip girmeme kararsızlığı da geçirmiştim, nasıl olsa birileri gelirdi, kafenin bahçesi yoldan biraz yüksekteydi, bu enfesti, manzaranın localı seyircisiydim, adına bakındım bulamadım, ikindiydi, mavi önümde hızla akıyor, bir gemi ağır ağır Boğaz’ı kat ediyordu, biraz ileride birkaç motor, küçük bir kayık, deniz de sâkinceydi, hevesle defterimi kalemimi çıkardım, yazmak için daha güzel ne olabilirdi, iştah açan vesile.

Zarifti, koyu kiremit rengi pantolonunun üstüne düşmüş krem bluzunun yakası kolları etekleri işliydi, îddiasız, sâde bir giyim kuşamdı, çok yakışıyordu, hep özlediğimiz ve belleğimizden silinmeyen sevinçli ama geride kaldığı için de biraz buruk bir zamana ait siyah-beyaz fotağraftan çıkmıştı, henüz isteğimi, ne içerim ne yerim falan sormadan, sol yanağındaki gamzesinden aşağıya doğru akan gülümsemesiyle “Bir şey rica edebilir miyim” dedi; ânlarım şaşırmayla sürüyordu, yeri görmem, çok güzeldi, oturup keyifle manzaraya dalmam, hârikaydı, sonrasında, uzun siyah kirpiklerinin altındaki mutlu bir mehtap gecesinden kalan bakışıyla[1] bir kadının yanıma gelmesi, işte bu muhteşemdi, neydi ricası?

“Lütfen bizle ilgili yazmayın” dedi, “Lütfen!”

Şu medya çağında, internet çağında kendilerinden söz edilsin istemiyorlardı bu işi yapanların tam tersine, afallamış olacağım ki tanıdığını söylemişti, olur dedim, başka ne diyebilirdim ki, oysa İstanbul’u yazmak, ne kaldıysa geride, ruhsal hâlime de iyi gelmiyor muydu, büyük bir haz kapısı açmıyor muydu, aslında ne şık bir buluşma yeriydi, özellikle de âşıklar için ama söz verdiğimden yazmadım, semtinden bile söz etmedim, etmeyeceğim, öte yandan Boğaz’ın o kıyıları çok da sosyetenin oturduğu yerler değil, kuşkusuz denize yakın kısımları farklı olabilir, belki onlar da şehrin eski ailelerindendir, hani şu mütevazı olanlardan, yalılar yok, yol mavinin hemen yanıbaşından uzanıp gidiyor, denize yakın kaldırımı biraz genişçe de insanlar yürüyebiliyor, zaten oraya yürüyerek gelmemiş miydim anılarla birlikte?

Söz verdim ancak kendim için yazmama izin verdi, bu kez gülümseme gülmeye dönüşmüştü, sözümde durup durmayacağımı sorduğumda, emin olduğunu söyledi, zaten önce kendimiz için yazmamız gerekmiyor mu?

Nihayet ne istiyordum, sâde bir kahve, içki yoktu, öğlen yemek, bir aşçı ama kendisinin tarzıyla hazırlanıyor pişiyordu, bir de garson genç kız, öğleden sonra yalnızca kafe gibi çalışıyorlarmış, zaten birkaç masa, akşam yemek çıkmıyormuş, erken kapatıyoruz, diyordu, yazmamaya söz vermiştim ama bir şart koymuştum, yalnızdım, aslında sonbahar olduğu için yapayalnızdım, eşlik etmesini rica etmiştim, biraz tuhaf da olmuştu, şart rica olarak sunuluyordu, bir fırsat olabilirdi, bir şans olabilirdi, ne yapabilirim çok hoştu çok güzeldi, anlam yüklüydü, o anlamları ben mi yüklüyordum, doğasından mıydı, bilemiyorum, serince esen Boğaz rüzgârında eylül ışıklarının altında cesâret kazağımı giymiştim, o ân öpebilirdim, neyse ki o kadar da cesur değilmişim!

Zaman elini ikindiden alıp akşamüstüne vermek üzereydi, ha bire soruyordum kahvemi yudumlarken, ne kadar ileri gitmiş olabilirim, biriyle birlikteyim deyince kalbim o güllerin üstünde kaldı, muhteşem görünümlü ortancanın kokmaması işte, büyük bir hayıflanma, elden ne gelir, kendini iyi duyumsuyorsa, huzurluysa ne mutlu ona, kendi adıma üzüldüm, hemcinslerim adına da; o noktaya gelene kadar bir yığın soru sormuştum, yerin adını sormadığım gibi onun adını da sormamıştım, o da söylememişti, belki yanılıyorum ama bir sezgi benimkisi, şu hayatımın kadını meselesi var ya, yanlış adreste mi?

 

 

                                                                     Varlık, Eylül 2016                  

                                            

( “Anlatı” olarak adlandırdığım bu metin, Sonbahar 2014'te yazıldı.)



[1] “–Gözlerini iyice kısmış, uzun kirpiklerinin arasından kim bilir hangi mehtaplı geceden çalınmış bir ışık çizgisiyle bana baktı.”  (A.H.Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, Dergâh yay. 2005, s. 99.)

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş