Aldırma Gönül Aldırma

 

“pazartesi yazıları”

 

ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA

 

Bazı zamanlarda dediğimiz gibi: aldırma gönül aldırma. Sıkışmış da kurtulamadığımız zamanlar, haksızlığa uğradığımız zamanlar, yaralanmış da ha bire kanayan zamanlar; hem söylemesi hem söylendiği zaman zordur, işte o ânlar…

Bu pazartesi birden geçmişten bir yazı düşüverdi; düşüverdi çünkü baktım ki ne güzelkimileri o yazarın tutkunu, sadık okuru, yürekten iz sürücü. Çok genç yaşta katledilen güçlü bir yazara ilişkin adı “Aldırma Gönül Aldırma” olan bir yazı; –yine bizi içten saran– daha ne çok ve ne güzel yazacakları vardı Sabahattin Ali’nin…

 

18 Haziran 2012, Kabataş

 

***

 

 

Aldırma Gönül Aldırma

 

Raif bir rastlantı sonucu (büyük aşklar rastlantılarla başlamaz mı?) Maria Pu­der’e âşık olmuştur. Önce, ressam olan kadının portresini görmüştür. Resmi gördüğü ân vurulur, Raif; işte, hayalindeki kadınların bir bileşimidir, görür görmez sarsıldığı resimdeki. Günlerini, sergi salonundaki bu portrenin karşısın­da geçirir.

Yaşamında aşka tanık olmamıştır o zamana kadar; yirmi dört yaşındadır ve babası tarafından Almanya’ya (sabunculuk için) bilgi edinmesi ve deneyim ka­zanması için gönderilmiştir. Ne var ki Raif, baba işinden çok gezmeyi; mü­zele­re, kütüphanelere, sinemalara, tiyatrolara gitmeyi ve okumayı yeğlemektedir.

Almanya’ya ayak bastığından portreyi görene kadar geçen süre aslında onun yaşamının, kendi deyişiyle aylak günleridir: sokaklar ile okumak için kapandığı pansiyon odasında geçirdiği.

“Kürk Mantolu Madonna” tablosunu gördüğünde ve bunun genç bir kadın ressamın kendi portresi olduğunu öğrendiğinde, birdenbire yaşamı değişir. O miskin genç adam, yerini, dinamik, içi içine sığmayan, heyecanlı genç bir ada­ma bırakır. Çünkü der ki madem kendi portresi, o halde o kadın yani Maria Puder, aramızda dolaşmaktadır. Rastlantı sonunda Raif ile Maria Puder karşılaşır. Olasılık varsa; onun gerçekleşme durumu, milyonda bir de olsa vardır.

Raif, yüreğini, bu özel, çağdaş ve özgür kadına kaptırmıştır. Daha önce hiç yaşamadığı duyguları tadar. Maria Puder, önceleri çeşitli nedenlerden, belki de bir zamanlama sorunudur bu, Raif’ten kaçar; ama sonra Raif’in görkemli aşkı ile saf, temiz ve kuşatıcı sevgisinin karşısında o da Raif’e âşık olur.

Babasının ölümü üzerine ülkesine dönmek zorunda kalan Raif’e, istediğin zaman çağır gelirim, diyecek kadar âşık olur. Bu aşk öyküsü kırık yüreklerin, mutsuzlukların öyküsüdür. Bir kez daha bir araya gelemezler; Maria Puder’in mektupları birden kesilir; Raif de bunu kendisine karşı bir tavır alış olarak yo­rumlar ve kendini istemediği bir yaşamın kıskacına adeta hapsederek, hem ken­­disini hem de kafasının, yüreğinin içindeki sevgilisini cezalandırır.

Oysa, yaşamın akışı öyle değildir; Raif yanılmıştır. Maria Puder doğum sıra­sında ölmüştür. Ki çocuğun babası Raif’ten başkası değildir. Raif Efendi yıllar sonra gerçeği öğrendiğinde yıkılır. Zaten yıllarca kendini bir çeşit “inziva”ya çektiğinden, o ânda yaşamla olan tüm ilişkisi kesilir. Bedeninin ve ruhunun hayata olan bir tepkisidir bu.

Ölmeden önce, anılarını kaleme aldığı defterini çalışma arkadaşına verir. Çalışma arkadaşı, işe yeni girmiş genç bir yazardır. Yazar, içine kapanık, pı­sırık, kendi halinde bir adam olarak görünen Raif Efendi’nin anılarından, iç dünyasının zenginliğini ve yaşadığı fırtınalı aşkı öğrendiğinde büyük bir şaşkınlığa uğrar.

Aslında, her insanın “kayda değer” bir öyküsü vardır.

~

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin üçüncü romanıdır (1943); bu ro­manda Raif Efendi ile Maria Puder’in aşkına tanık oluruz. Birçok eleştirmenin tanımladığı gibi “katıksız bir aşk öyküsü”dür bu. Sabahattin Ali’nin romanlarının anaekseninde hep aşk vardır; ve rastlantılar eksenin izlediği yolun başlangıcı olurlar, bir bakıma. Kuyucaklı Yusuf’taki Muazzez ile Yusuf’un aşkı; İçimizdeki Şeytan’daki Ömer ile Macide’nin aşkı da...

Tüm bu aşklar ayrılıklarla biter. Ama en azından, “bir süre de olsa” yaşanmış; bulutların üzerine çıkılmıştır. Belki, “sondaki” acı ve mutsuzluk da bu “bir süre”den gelir. Raif de Yusuf da sevgililerinden isteklerinin dışında, “ölüm” nedeniyle ayrılırken, Ömer’inki biraz daha farklıdır; ama sonunda o da Macide’den ayrılmak zorunda kalmıştır.

~

Aşk, Sabahattin Ali’nin biçemiyle benzersiz bir öykülenmeyle karşımıza çıkar. Toplumsal sorunları ve insanı ruhsal derinliği içinde yazmaya özen göster­­­mesinin yanı sıra aşk, onun vazgeçilmez temasıdır; çünkü aşktan vazgeçile­mez. Yapıtlarındaki aşklar kırık yürekler bırakır arkalarında; yaşamda da öyle değil mi?

Ve tüm yaşananların ardından, aslında ne kadar güçtür; hatta birçokları için imkânsızdır, söyleyebilmek:

“Aldırma gönül, aldırma...”

 

 

(1997; Romantik Bir Yolculuk, Plan B yay. 2005)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş