Aşk, İstanbul ve Ben

 

AŞK, İSTANBUL VE BEN

 

Bir ilkyaz günü, yine aklımı başımdan aldın, İstanbul. Yine yüreğimi çaldın; beni düşlerin, büyülerin içine attın. Her şeye karşın İstanbul’sun, yine...

Uğruna ne çok kan dökülmüştür. Çok çok eski çağlardan günümüze kadar, savaşların, kardeş kavgalarının ve entirikanın içinden çıkıp gelen bir kenttir, İstanbul.

Aşk kentidir. Büyünün ve görkemin her bir yana sindiği bir kenttir İstanbul. Bir rüya kentidir ve geçmişi çok eskilere dayanır. Yedi bin yıl kadar öncesine uzanır. İmparatorluklara başkentlik etmiştir...

Kent, saldırılara, isyanlara, depremlere, yangınlara maruz kalmıştır; yağmaya maruz kalmıştır da yine dünya uluslarının gözbebeğidir.

Şairler, yazarlardır en çok İstanbul’un büyüsüne kapılan. Edebiyatımıza şöyle bir baktığımızda, İstanbul’un şiirlerde, öykülerde, romanlarda, denemelerde, bir oya işler gibi betimlendiğini; bir sarrafın elinden çıkmışçasına işlendiğini görürüz.

Aslında, şairler yalnızca İstanbul’a övgüler düzmemiş, aynı zamanda İstanbul’un doğasından gelen ruhunu da dizeleştirmiştir, yüzyıllar boyunca. İstanbul’un bir büyüsü vardır.

Mesela, çoğu yabancıdan duymuşsunuzdur. İstanbul’u ilk gördüklerinde, hemen büyülendiklerini söyler. Tanımlayamadıkları gizemli bir atmosferi anlatmaya başlarlar sorulduğunda.

Edebiyatta da bu büyü, bu atmosfer dizelerde, satırlarda açığa çıkar. Bu yapıtların ve yazarların yalnızca adlarını anmak bile saatler sürer.

Yürek parçalayan bir durum var, şimdilerde. İstanbul’un görkeminin, büyüsünün, güzelliğinin yanı sıra acı bir gerçek var: Yağmalanmakta olan bir kent. Ellilerden beri süre gelen bir yağmalama.

Lirizmini öldürdüler kentin. Bir beton kent yapmak için uğraşıp durdular. Dikine yükselen bir beton kent...

Üzülmemek, kahrolmamak elde mi? Kentin, o tarihin içinden gelen, Sinan’ın usta işi çizgileriyle oluşturduğu kentin siluetini yok ettiler. Nerde benim İstanbul’um? Doğduğum kent... Nerde?

Layık mıydı İstanbul böylesi bir hakarete; böylesi bir vahşete. Bu bir intikam alma mı? İstanbul’dan alınmak istenen, sırası gelenin heveslendiği bir intikam alma mı?

Dertleri, sıkıntıları bitmez İstanbul’un; güzelliklerinden söz ettiğimizde nasıl bitiremiyorsak. Siyasî çıkarlar, seçim yatırımları, oy avcılığı; paranın oluşturduğu bencillik, görmemişlik, bilgisizlik, kenti çirkinleştirdi.

Eski, önceki mimarî sanki birden yok olmuştu; sanki o güzelim yapılar ortadan birdenbire kalkmıştı. Bakılacak, örnek alınacak, izi sürülecek yapılar yoktu etrafta...

Yapılanlara bir bakın! Sarayların sağına soluna, önüne arkasına oteller yapıldı. Kentin olup olmadık yerinde otel yapıldı. Birtakım yerlere gökdelenler dikildi. Uzaktan bakıldığında kenti çirkinleştirsin diye.

İstanbul tüm bunlara karşın ayakta duruyor. Boğaz’ın güzelliği yine olağanüstü. Bir yanda çirkinlikler, öte yanda güzelliği ve büyüsüyle buna direnen tarihî bir kent. Bir yanda kenti bozanlar, öte yanda korumaya ve güzelleştirmeye çalışanlar.

Mücadele, belli ki kolay kolay bitmeyecek; sürüp gidecek. Zaten, mücadele olmasaydı ne anlamı kalırdı yaşamın?

Ben İstanbul’da doğdum, yıllar önce. İstanbul’da âşık oldum, İstanbul’a âşık oldum. Aşklarım bitti; ama İstanbul’a olan aşkım hiç bitmedi. Bitmeyecek de, şiirin hiç bitmeyeceği gibi...

Erguvanların kentinde aşkı yaşadım; aşkı yazdım. Hüznü yaşadım, hüznü yazdım. Boğaz’ı, martıları, laleleri yazdım. Gördüğüm güzellikleri unutamadım. Güzellikleri yazdım.

Ne olabilirdi ki başka? Yüreğimde hep İstanbul vardı; yüreğim hep İstanbul için çarptı; yüreğim hep İstanbul için çarpacak. Büyük bir aşk bu. İstanbul kaldığı, ben yaşadığım sürece...

 

 

(Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2008)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş