Aşk, İstanbul ve Sonbaharın Yazarı

AŞK, İSTANBUL VE SONBAHARIN YAZARI  

 

Atilla Birkiye ile, onun kaleminden çıkmış yazılar için yerinde bir metafor olabilecek bir ayda, Eylül’de sohbet ettik. Denemeleri, şiirleri, romanlarıyla tanıdığımız yazar ve eğitimci Birkiye, güz sona ererken yeni verimleriyle yeniden okur ve öğrencilerinin huzurunda olacak: Sözlük gibi kurguladığı bir Sabahattin Ali kitabı; 21 Kasım’da Orhan Veli Kanık ile başlayan, meraklıların sabırsızlıkla beklediği yeni İş Sanat Şiir Dinletileri; Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü için özgün üslubuyla hazırladığı yeni bir yükseklisans programı...

 

Denemeci, şair, roman yazarısınız. Televizyon programları da hazırladınız, özel sanat okullarında ve üniversitelerde dersler verdiniz, köşe yazarlığı yaptınız. Kendinize özgü bir tarzla müzik ve dramatik ögelerin de dahil olduğu şiir dinletileri hazırladınız... Hangi kimlik sizi en iyi tanımlıyor?

 

Bir tanım gerekirse… Kendimi “yazar” olarak görüyorum, yazarım. Eskilerden böyle gördük, belki ondan, şiir de yazdım ama bir şâir değilim. Edebiyatımızda hemen herkesin bir şiir mâzisi vardır. Bizde edebiyatçı şiir de yazar, deneme de, roman da… Muhakkak bazıları gerçekten “şâir”dir, ama birçoğumuz da “yazma”ya başlayınca, hâddimizi aşarak şiir de kaleme alırız. Komşuya gider gibi, misafirliğe gider gibi... Bundan sonrasında şiir yazmak yok gündemimde. Roman da epey yazdım ama öncelikle denemeciyim diyeyim. Baştan beri, denemeyi düşünerek başladım yazmaya. Denemenin sınırlarını zorlayarak, nasıl diyeyim anlatıya yaklaştırarak; belki şiirsel –yapay bir tanım oldu ama– yâni imgelerin, metaforların kullanıldığı bir üslûp arayarak... Açıkçası “romancıyım” da diyebilirim. Baştan beri nasıl bir roman yazmalıyım sorusunu yanıtlamaya çalışıp yazdığım için. Genel olarak “yazar” diyelim, hepsini kapsıyor. Özünde edebiyatçıyım.

Herkes bana şâir diyor, epey bir şiir kitabım olduğu için belki. Şiir festivallerine de çağırılıyorlar. Aşkı konu aldığım için belki, romanlarımda şiirsel bir yön var. Ama şâirlik değil bu. Şâirin şiir anlayışı olması gerekir, bir poetikası olmalı, çok sayıda teması olmalı. Kuramsal olmasa da çoğu, şiir anlayışını deklare de eder. Bende bunlar yok. Benim temalarım sınırlı, hemen hemen tek, o da aşk onun içinde hüzün ve İstanbul var.

 

Denemelerinizde özel bir yaklaşımınız, belli bir dil peşinde olduğunuz belli, bu ayırt edici üslup özelliklerinden söz edebilir misiniz?

 

Denemede, genel yapısı îtibârıyla üslûp, yâni biçem çok önemlidir. Bu, düşüncenin olmaması anlamına gelmez tabiî; ama kendi denemelerime baktığımda sanki duygu ağır basıyor. Lirik denemeler, eleştirel denemeler ve bir fikri savunan denemeler olarak kendi içinde üç ayrı biçimde yazdığım söylenebilir. Lirik denemeler şiirin öğeleri olan imgenin, metaforun ağır bastığı, hatta hayâl’i içine alan denemeler. Anlatıya yaklaşan birtakım özellikleri var; küçük küçük –kurmaca demeyelim de– düşsel öğeleri… Deneme gerçektir, deneme gerçekle kurulan ilişkiyi anlatır. Ama lirik denemelerde, şiirsellik de işin içine girer. Lirizmin egemen olduğu denemeler... Ki ustalarım André Gide ve Onat Kutlar. Tabiî ben de kendi sesimi buldum ya da bulmaya çalıştım, diye düşünüyorum.

 

“Eleştirel deneme” derken neyi kastediyorsunuz?

Fransız edebiyatından gelen bir biçim; “bir metnin, belirli bir metnin” üzerine deneme kurulmasından; diyelim Behçet Necatigil’in ya da Ahmet Hâşim’in bir şiiri, Tanpınar’ın bir şiiri ya da bir roman, bir hikâye üzerine yazılan denemelerden söz ediyorum. Genellikle bunlar edebî ürünler üzerine yazılır, meselâ Aşk-ı Memnu üzerine yazdığım deneme böyledir. Bunları 2005 tarihli Roman’tik Bir Yolculuk adlı kitabımda topladım. Genellikle romandaki aşk ve aşkın içinde olduğu kişilerin birbiriyle ilişkisini konu alan denemeler. Şiirler üzerine de yazıyorum tabiî. 78’den beri yazı yazıyorum, özellikle 80’lerden sonra denemelerim yoğunlaştı. Yazarlar üzerine var, edebiyatın çeşitli konuları üzerine var. O zamanlarda, genç-câhil-cesur durumu var ya, “dil” üzerine de var. Zâten dil hep bir sorunsalımız… Çünkü Nermi Uygur hocamdı, ders dışında da Memet Fuat, Selahattin Hilav hocalarımdı. Böyle olunca da ister istemez denemeye yöneldim, sınırları zorlamaya çalıştım. Edebiyatta herkesin yapmaya çalıştığı şey aslında; ben Amerika’yı yeniden keşfetmedim. Temel konularım da aşk, hüzün, İstanbul ve sonbahardır. Hâlâ öyle…

 

İstanbul, aşk, hüzün, sonbahar… Bu temalar nasıl yazılarınızı böylesi belirleyen bir hale geldiler?

 

Romantiğim de ondan… Bu sözcüğü sıfat olarak kullanıyorum, bir edebiyat akımı olarak değil. Tabiî ki 18. yüzyılda doğan bu akımının bana, yazılarıma ve genel olarak edebiyata kattığı çok şeyler var, ondan söz etmiyorum. Sakıncasını görmüyorum romantik olmanın, herkese de romantik olmalarını öğütlüyorum bu vesileyle.

 

Ne zaman ve nasıl “ben yazarım” dediniz? Yazarlık içte olup birden kendini gösteren bir yetenek mi? Ta çocuklukta alınmış bir karar mı?

Bu bir süreç, aslında… Yazarlığımda 40. yıla yaklaşıyorum. 38. yıldayım. Tam 1 Ekim 1978’de çıkmış ilk yazım. Önceleri kendimi bir yazar olarak düşünmüyordum, aslında sinemacı olmak istiyordum. Hatta İtalya’da sinema okumak üzere İtalyanca bile öğrenmeye başlamıştım. Fakat sonra araya siyâsî olaylar girdi, bir yayınevinde çalışmaya başladım. O dünyaya girdiğinizde ister istemez yazıyla ilgilenmeye başlıyorsunuz, Bâbıâlî tozunu yutmaya görün, kitaplar hakkında düşünüyorsunuz hep. İlk yazım da bir kitap tanıtımıdır. Sanat Emeği dergisinde çıkmıştı. Barış Pirhasan yönetiyordu. Ali Taygun, Asım Bezirci... Orhan Taylan yazı kurulundaydı. Bazıları aramızda yok ne yazık ki. Felsefe okuyordum, çok yoğun estetik okuyorduk. İsmail Tunalı’nın öğrencisiydim. Edebiyatın içinde, sanatın içinde güzeli aramanın peşine düştüm, yazılarıma da yansıdı bu. Yazar olunca “Tanrı”sınız, her istediğinizi kurabiliyorsunuz. Böylece yazmanın büyüsüne kapıldım; iyi ki de öyle olmuş. 38 yıldır da o büyünün etkisinden kurtulamıyorum. Sonra bu, bir yaşam biçimi oluyor.

 

Aileden, çevreden sizi etkileyen kişiler oldu mu? 

Küçük amcam, avukat Numan Birkiye çok okuyan bir kişiydi, şiir de yazardı. Benim üzerimde de, ağbim tiyatrocu Mehmet Birkiye üzerinde de çok etkili olmuştur; rol modelimizdi. Üç yıl önce kaybettik ne yazık ki!

 

Yaşamöykünüzü, dolayısıyla yazarlık yaşamınızın nasıl geliştiğini sizin sözlerinizden dinleyelim mi? 

1980’lerde, darbenin ardından işsiz kaldım, sonra YAZKO’ya girdim. Yazarlar Kooperatifi… Son dönem kültür yaşamımızda büyük önemi vardır. Orada çalışırken nasıl bir ortamdaydık, düşünün; dergiler çıkıyor, Memet Fuat, Selahattin Hilav, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer yanı başınızda… Attilâ İlhan gelip giderdi, Selim İleri de... Selim İleri gençti, ama bizi etkileyen bir yazardı. Daha birçokları... Edebiyat, yazı hayat gâilesinden dönüşerek bir yaşam biçimi hâline geldi. Dergiler yazı istiyordu, yetiştiriyordum. Dört-beş yıl çok yoğun geçti. YAZKO Edebiyat’ın yazı kuruluna aldılar, orada Memet Fuat, Ahmet Oktay, Asım Bezirci ile çalışmak büyük avantajdı. Zeynep Avcı ile kitap bölümünü hazırlıyordum, sonra tamamen bana kaldı o iş. Derken daha farklı sorumluluklar da yüklendim; dolu dolu geçen bir dönem işte... 1984’ten sonra ayrıldım YAZKO’dan, arkadaşlarımla yayınevi kurdum, dergi çıkarmaya başladım: Günümüzde Kitaplardergisi… Bu alanda ilk denemeyi Memet Fuat yapmıştı, Tarık Dursun K. iki deneme yapmıştı. Zâten biz derginin adını Tarık Dursun K.’dan aldık, biz dördüncü teşebbüstük. Ben yayın yönetmeniydim. Çok güzel bir dergi yaptık tipo olanaklarıyla, 100’ün üzerinde kitap tanıtıyorduk. Ekonomik zorluklar yaşanınca Bilge Kitap Kulübü’ne devredildi dergi. Atilla Özkırımlı yayın yönetmeni oldu, daha çok edebiyat ağırlıklı olmaya başladı. Sonra serbest çalışmaya başladım. Birkaç yıl sonra yine arkadaşlarımla Kavram Yayınları’nı kurdum, Kavram dergisini çıkartmaya başladık, orada da yayın yönetmeniydim. O da kısa sürdü. Sonra kendime dedim ki, “sen bir daha yayın yönetmenliği yapma, bu işi beceremiyorsun”. Yazarlığımın kulvar değiştirmesi Bir Aşk Denemesi kitabımla oldu 90’lı yılların başında. Hem tema açısından farklılaşma, yâni İstanbul ve aşkı konu alma, hem kurmacanın, aslında düşsel demeliyim, denemeye dâhil olması… Lirik dediğim denemelere o zaman başladım; ki o zamanlar daha naif bir tanımla, “duyarlı” deneme derdim. Deneme ve roman ağırlık kazandı sonrasında. YAZKO’lu yıllarda “büyüklerim” beni hep eleştiri kulvarında gördü. Belki de felsefe okuduğum için, kitap tanıtım yazıları yazdığım için... Eleştiri değil oysa yazdıklarım; deneme ve roman yazıyorum, bazı yazılarım eleştiri sayılabilir, ama çok çok az...

 

İlk şiir kitabınız ve romanınız ne zaman çıktı?

İlk romanım 1993’te çıktı, Son Yemek. İlk şiir kitabım ise 1995 tarihli Aşk Bir Kadının Bedeniyle Başlar

 

Sizi tanıyanlar mizahi yönünüzü anlatırlar sıklıkla. Yazılarınızda bunu pek göremiyoruz?

Evet, yakın dostlarım söyler. Aslında ilk romanım Son Yemek’te ardından gelen ve onunla birlikte bir aşk üçlemesi olarak kurguladığım Soldan Sağa (1995) ve Bir Aşk Bilmecesini Nasıl Çözersiniz(1999) romanlarında vardır ironi, mizâhî öğeler. Bir Yıldız Kaydı’da (2002) da vardır. Kurgusal bir biçimde olsa da, Batum’a uzanarak kökenlerimi anlattığım, bu nedenle bende ayrı bir yeri olan bir kitaptır. 2010’da yayınlanan İstanbul’da Aşktan İkmale Kalanlar’da da mizâhı hissedersiniz. Çocukluğumdan beri yazları gittiğim, yazarlığımı besleyen Saros kıyılarında geçen, oradaki bir arkadaşımı odak almayı düşündüğüm ironik bir roman tasarısı da var. Geçmişte yazmış olduğum ironik metinlerim de var, ama onları yayınlamadım.

 

Köşe yazarlığından da tanıyoruz sizi, TV programlarından da…

1994-2001’de Cumhuriyet gazetesinde Işıldak ve Yelpaze, 2004-2008 arasında Referans’ta Kalemin Ucu başlığıyla köşeyazarlığı yaptım. Arada Dünya ve Özgür Gündem’de kısa süreli köşeyazarlığı. Şimdi K24’te ayda bir kitaplar üzerine yazıyorum Kalemin Ucu başlığıyla. Notos’ta, Varlık’ta yazıyorum ara sıra; ama giderek azalıyor dergi yazılarım. 1992-1993 yıllarında TRT-2’deki 25. Kare adlı kültür-sanat programında danışmanlık ve kitap tanıtımları yaptım; ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin televizyonu BRT’de iki program hazırlayıp sundum. 1989-1990’de iki dönem Türkiye Yazarlar Sendikası’nda genel sekreter,  PEN’de de 1991-92’de yönetim kurulu üyesi olarak görev aldım. 1997-98 sezonunda sergilenen Serdar Yalçın’ın bestelediği Anlat, Şehrazat müzikalini Binbir Gece Masalları’ndan sahneye uyarladım -Mehmet Birkiye ile- ve şarkı sözlerini yazdım. Şiir dinletilerinin metinlerini hazırladım; bazılarını sahne düzenini de yaptım. YazdığımGümüşsuyu Papatyalar adlı tek kişilik oyunu sahneye koydum 2004 yılında. Yıllar önce TRT’te oynayan bir dizi için senaryo da yazdım. Her şeye bulaştım anlayacağınız…

 

Üniversitede de ders verdiniz…

2000’lerde başladı bu süreç. Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde 2002-2004 yılları arasında kültür dersleri; 2006-2010 arasında İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı, Çağdaş Romanımız ile kültür dersleri verdim. Ayrıca çeşitli atölyelerde, lise sonrası özel sanat okularında da anlatıp durdum.

 

Çok sevilen şiir dinletilerinizden de söz edelim mi?

1995-96’da başladı. İlk olarak AKM’de, İstanbul Devlet Opera ve Balesi için bir dinletinin metnini  hazırladım. Esas olarak metinlerini düzenliyorum yâni şiirleri seçiyorum. Ancak bazılarının baştan sona, tamamını, okuma hariç düzenliyorum. Örneğin, Hakan Gerçek’in sahnede yer aldığı, Cemal Süreya’nın şiir ve mektuplarından yola çıkarak metnini hazırladığım Üstü Kalsın gösterisinin sahne düzeni, kostüm, dekor, müzik sıralanışını (besteleri Cengiz Onural ile Bora Ebeoğlu yaptı) bana ait. Dinletiler tematik; sahne diyalektiğini de göz önüne alarak yapılan çalışmalar bunlar, ışıkları da hesaba katarak, dekoru da…  “Rol” değil ama mizansen var. Müzik de işin içine girer, şarkılar söylenir… Şiir, müzik, birbiri ardına gelir. Sahne açılır, sanki bir oyun gibi kesintisiz bir bütünlük içinde devam eder, sahne biter. Oradaki kişiler tam dramatik persona değilse de biraz benzer. İş Sanat’taki dinletilerde müzik direktörlüğünü Serdar Yalçın (aynı zamanda bazı besteleri de çalınıyor), sahne düzenini de Mehmet Birkiye yapıyor. Opera sanatçılarının katkısı da çok fazla; özellikle de Deniz Erdoğan Likos ile Hüseyin Likos’un. İş Sanat’ta yaptığımız Ümit Yaşar Oğuzcan ve Nâzım Hikmet dinletilerine Vedat Sakman da katıldı. Vedat, Nâzım Hikmet’in birkaç şiirini besteledi dinleti için… Çok önemli bir şeyi hatırlatmak isterim. 20 yıldır tiyatrocularla, müzisyenlerle tartışarak araştırıyoruz; bu dinletilerde şiir en tutarlı şekilde nasıl okunur diye; kılı kırk yararak… Dinletilerinin temel amacı bu. Müzik, sahne düzeni, mizansen… Tüm bunlar şiirin en iyi okunmasını sağlamaya yönelik. Tabiî ki görsellik ve müzik açısından estetik bir gösteri yapmaya çalışarak... Şiiri çarpıtmamak, özünü kaybetmemek amaç. Çok sayıda dinleti yaptım, İstanbul’da, üniversitelerde, Eskişehir’de, İzmir’de; sahneyi de hazırladım en ince ayrıntısına kadar. Artık yoruldum bu tür işleri üstlenmekten, daha yapmayacağım.

 

Yeni dinletiler ne zaman başlıyor?

İş Sanat’ta 21 Kasım’da Orhan Veli Kanık ile başlayacağız. Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan hazırladığımız gösteriyi ikinci kez sahneleyeceğiz, her zamanki gibi Aşk Şiirleri kolajımız var, Cemal Süreya var, Haldun Taner’in hikâyeleri, bu da ikinci kez; yılın yenisi de Behçet Necatigil’in radyo oyunları. Bekleriz.

 

Ses tonunuz şiir okumaya çok uygun. Metinleri siz okumuyor musunuz bazen?

Söz konusu değil… Tiyatromuzun, çok değerli oyuncuları şiirleri okuyor. İş Sanat’taki ekip şöyle: Tilbe Saran, Hümay Güldağ, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek. Daha önce de        –sevgi ve saygıyla anayım– Müşfik Kenter ile Cüneyt Türel destek vermişti bizlere. Bazen katıldığım toplantılarda kendi şiirlerimi okurum ama tesadüfen. Derslerde şiir okuduğum olur. Hazırladığım şiir dinletilerinde işi mutlaka işin hakkını verenler yapmalı.

 

Şimdilerde neler okuyorsunuz?

Yeniden Stefan Zweig okuyorum, günümüze birebir denk geliyor, şaşırtıcı. Ama her zaman için Binbir Gece Masalları, Hint ve Elen destanları, masallar, mitoloji kitapları başucu kitaplarım; özellikle de modern şairlerimiz.

 

Sizin gibi üretken bir yazar mutlaka yeni bir kitap çıkaracaktır yeni sezonda…

Sabahattin Ali’nin Yapıtlarını Sevme Sözlüğü (Siyah Kitap yay.) adlı kitabım Aralık başında çıkıyor. Bir deneme, ama sözlük biçimiyle hazırladım. Sabahattin Ali’nin çok önemli bir yeri vardır edebiyatımızda ve hem çok severim, hem epeyce etkilenmişimdir. 

Dersleriniz de başlıyor…

Evet bu yıl, Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nün yükseklisans programında, “Sanat Felsefesi” ile “Zaman ve Hafıza” başlıklı iki dersim var.

 

Daha uzun vadeli tasarılarınız var mı?

Bir roman var, eşref saatini bekliyorum, kafamda dönüp duruyor; böyle olunca da yavaş yavaş şekilleniyor. Günlüklerimi toparlıyorum, basıma hazırlıyorum. 85’lere dek gidiyor, bazıları önceden yayınlandı, bazıları yeni çıkacak okurun karşısına. Defterlere yazdığım günlükleri yavaş yavaş –yazım çok kötü olduğu için– okuyarak bilgisayara aktarıyorum. 30 yılı aşkın süredir belli bir süreklilik içinde günlük tuttum. Bu birikimi bilgisayara aktarmak, zor. Ama önümüzdeki aylarda tamamlayacağım, kim bilir ne zaman yayınlanır?

 

 

Çok ufuk açıcı, aynı zamanda da zevkli bir sohbet oldu. Önümüzdeki zamanlardaki tüm verimlerinizi sabırsızlıkla bekliyoruz. Çok teşekkürler…

Sayfalarınızda yer verdiğiniz ve emekleriniz için ben teşekkür ederim...

 

 

(EQ İnsan ve Yaşam Dergisi, Ekim-Kasım 2016)

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş