Aşkın "Marazi" Halleri...

 

AŞKIN “MARAZİ” HALLERİ...

 

 

Aşkın tutku, sevgi, cinsellik, arzu, erotizm vb. “olumlanan” hallerinin yanı sıra başta sayabileceğimiz kıskançlık gibi hatta cinayete giden öteki yüzündeki halleri de vardır. Bunların bir kısmı da “marazi” (hastalıklı, daha çok “olumsuzlanan”; hatta tuhaf da!) hallerdir; bazen komiktir, bazen çirkindir, bazen acınasıdır ama aşkın içindedir. Romanlar, hikâyeler, filmler, oyunlar böylesine aşk öyküleri ya da ilişkilerle doludur. Gerçi bunlar mutlu son ile bitmeyen ya da “sonucu” ortada kalan yapıtlardır. Belki bu yüzden daha da gerçekçidir.

 

Adeta bir yaratık

Yıllar önce Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Ettero de Scola’nın bir filmi vardı; aşkı başka türlü anlatmaya çalışıyordu, bu büyük yönetmen. 19. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey İtalya’daki bir garnizon kasabasında geçer film. Genç ve son derece yakışıklı bir subay tayin olur. Bekârdır, doğal olarak sözü edilen ama bir türlü ortaya çıkmayan komutanının kız kardeşiyle tanışmak ister.

Anlayamadığı bir biçimde, çevresindekiler bunu pek önermezler ama onlar da bunu doğrusu yarım ağız söyler. Böylece yüzbaşının merakı iyice artar, ısrarcı olur. Sonunda karşılaşma ânı gelip çatmıştır. Her zamanki komutanın evinde verilen haftasonu yemeğinde kadını görür. Kadın, adeta bir yaratıktır, son derece çirkindir. Hastalıklıdır, aksırır, öksürür, vb. Yüzbaşı çoktan pişman olmuş, kadının yüzüne bakamaz bir halde adeta iğrenmektedir; ama sonra...

Sonra yüzbaşı, yasak olmasına karşın kadın uğruna yaptığı düelloda birini vurur. Filmin son sahnesinde de, istasyonda sürgüne gideceği treni beklemektedir ve yanında sarmaş dolaş olduğu o hastalıklı ve bir zamanlar iğrendiği kadın vardır. Onun aklına mı âşık olmuştur, çirkinliğine mi? Marazi bir çekicilik olsa gerek. Zaten filmin adı da: Aşk Hastalığı...

 

Gönüllü sürgün

Tolstoy Diriliş’te farklı bir aşk çizer bize; tutku vardır ama bu marazi düzeye çıkmış bir tutkudur, vicdandan kaynaklanan ruhsal hastalık bile diyebiliriz, hatta bir çeşit “bağımlılık”. (Çev: Nesrin Altınova, Sosyal yay. 1982.)

Romanın başkişisi soylu Nehludov, annesine yardım eden sıradan halk kızı Maslova’yı baştan çıkarmış, onunla sevişmiş sonra kullanılmış bir eşya gibi bir tarafa savurmuş, böylece Maslova’yı kaderin cilvesine bırakmıştır. İşinden olması ve duygusal kırılmanın yanı sıra Maslova’nın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Adı bir cinayete karışır. Haksız yere cezalandırılır ve Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Zaten Nehludov daha sonra bir jüri görevi sırasında onu yargılanırken görmüştür.

Nehludov, tüm bunlara kendisinin neden olduğunu düşünerek, büyük bir pişmanlığa kapılır. Neredeyse tüm yaşamını Maslova’yı kurtarmaya adar, Sibirya’ya kadar onun peşinden gider. Bir anlamda da kendini mahkûmlarla birlikte sürgüne göndermiş olur. Onun ayağında pranga yoktur, pansiyonda falan kalıyordur ama doğrusu Moskova’yı bırakıp Maslova’nın peşinden gitmiştir. Ona âşık olduğunu söyler (olmuştur da!) ama Maslova geri çevirir. Daha da marazi bir durum ortaya çıkar Nehludov için. Geri çevrilmek bir çeşit aşağılanmaktır ve kadına daha da bağlanır.

Onun aşkı bir anlamda romanın da adır; yeniden başka bir yol çizmiştir kendine. Pişmanlık ve vicdan iç içe, Nehludov’u değiştirdiği gibi Maslova’ya karşı da bir bağımlılık getirmiştir: aşk bağımlılığı...

 

 

 

Dahice yazılmış sözler

 

William Shakespeare’in III. Richard adlı yapıtında, oyunun başkişisi Richard, Lady Anne’e benzersiz bir durumda “ilan-ı aşk” eder. Layd Anne kayınpederi VI. Henry’i gömmek üzeredir; katili de Richard’dır; üstelik kadının kocası genç Edward’ın da katili! Oyunun birinci perde ikinci sahnesi dünya edebiyatında eşine pek rastlanmayan bir bölümdür. Tam tabutun başındadırlar. Bilindiği gibi dört dörtlük Makyevelist bir oyun olmakla birlikte ünlü “Güller Savaşı”nı konu edinmektedir.

Richard henüz kral olamamış, Gloucester Dükü’dür ama kral olmak için kardeşlerini, akrabalarını öldürtmeye başlamıştır; topal ve kambur olduğunu da anımsatalım. Lady Anne sahnenin hemen başındaki tiradında şunları söylemektedir:

 

Bu yaraları açan ele lanet olsun!

Bunu yapabilecek kalpsizin kalbine,

Buradan bu kanı akıtanın kanına lanet olsun!

Seni öldürmekle bizi perişan eden

O alçağın başına, öylesine bir bela gelsin ki,

Yerde sürünen zehirli yaratıklara,

Kara yılanlara, zehirli kurbağalara,

Örümceklere dilediğimden daha korkunç olsun!

Bir gün çocuğu olursu,

Vakitsiz doğmuş bir canavar, bir ucûbe olsun,

İrkilsin anası garip yaratığı görünce.

Babasına çeksin kötülükte.

Bir gün evlenirse şayet, dilerim

Karısının onun ölümü ile çekeceği acı,

Genç kocamın ve sizin ölümünüzle

Çektiğim acıyı aşsın kat kat!

 

Anne gözyaşlarına boğulmuş, görevliler VI. Henry’i soyluların mezarlığına gömmeye götürürken sahneye Richard girer ve tabutu taşıyanları durdurur. Bundan sonraki diyaloglar aşk tarihi için bir ders niteliğinde olabilir. Tabii ki yol aldığınız pradigmaya da bağlıdır. Özcesi tuhaf, irkiltici, marazi bir durum vardır ortada. Lady Anne, katilin hangi sözlerine kanmıştır?  Richard’ın çirkinliği, topal ve kambur oluşu bir çekim alanı mıdır? Butün bunların toplamı yoksa Lady Anne için erotik bir çekim midir?

Ne var ki Ricard güzel ve etkili söz söylemesini bilir, dönemin önemli değerlerindendir. Başlangıçta Lady Anne “ifrit”, “katil”, “cehennem elçisi”, “şeytan” vb. sıfatlarla Richard’ın yüzüne haykırırken (hatta tükürür); Richard ise amacına giden yolda sözün büyüsüne başvurarak cinayetleri onun aşkı uğruna işlediğini söylemektedir. Kuşkusuz Richard karakterinin de zekâsıdır bu hiç kuşkusuz; ki krallığı da bir şekliyle eline geçirecektir.

 

LADY ANNE:

Keşke ölüdürcü bir zehir olaydı tükürüğüm.

GLOUCESTER DÜKÜ RICHARD:

Bu kadar tatlı bir yerden

Zehir akmamıştır hiçbir zaman.

LADY ANNE:

Zehir akıtan kurbağa görülmemiştir

Senden iğrenç

Çekil karşımdan gözlerimi bozuyorsun.

GLOUCESTER DÜKÜ RICHARD:

Senin gözlerin güzel Lady Anne,

Bozdu benimkileri.

LADY ANNE:

Seni bir bakışta öldürmek için

Gözlerim basilisk yılanı olsaydı keşke.

GLOUCESTER DÜKÜ RICHARD:

Keşke! Hiç olmazsa birden ölürdüm o zaman.

Oysa beni yaşayan bir ölümle öldürüyorlar şimdi.

O gözlerin acı yaşlar akıttı benimkilerden;

Çocukça göz yaşlarımdan kendim utandım.

Bu gözler yaş dökmemiştir kimse için.

(...)

Güzelliğin yaptı senin, kör edesiye ağlattı beni.

Ömrümde ne dosta yalvardım ne düşmana,

İltifatlar etmeye dilim varmadı hiçbir zaman;

Ama şimdi gayem güzelliğin olduğu için

Mağrur yüreyim yalvarıyor, konuşmaya zorluyor dilimi.

                  (Anne küçümseyerek bakar.)

Dudaklarına bu küçümsemeyi öğretme,

Onlar öpülmek için yaratılmıştır ancak.

Kinci kalbin bağışlayamıyorsa,

Ucu sivri şu kılıcı al; onu bu yalansız bağrıma sokmak,

Ve sana tapan ruhu oradan söküp atmak istiyorsan,

İşte göğsüm açık öldürücü vuruşuna.

Önünde diz çöküp diliyorum bu ölümü.

                  (Göğsünü açar ve Lady Anne kılıcı doğrultur.)

Hayır durma, çünkü Kral Henry’i ben öldürdüm.

Fakat güzelliğindi beni kışkırtan;

Haydi çabuk, genç Edward’ı vuran bendim,

Ama sebep kutsal yüzündü senin.

                  (Lady Anne kılıcı yere bırakır.)

Ya kılıcı kaldır tekrar, ya beni.

 

Lady Anne “yumuşamaya” başlamıştır; “aşk sözleri” etkilemiştir onu. Kadın erkek, kendisine âşık olan birinden kim etkilenmez! Günümüzden dört yüz yıl öncesine ait bir oyundur ama evrensel bir temayı da son derece etkileyici bir biçimde işlemiştir.

Biraz sonra Lady Anne “Kalbini okuyabilseydim” diyecek, biraz sonra da Richard’ın yüzüğünü takarak Gloucester Düşesi olacaktır. Üstelik biraz daha ilerde istemese de Kraliçe olacaktır. Çünkü Richard, iktidara giden yolda yediden yetmişe cinayetlerini sürdürmektedir.

Bu sahnenin sonu da oldukça ilginçtir. Richard, Lady Anne’e kendisinin sarayına gitmesini ve tabutla ilgileneceğini söyler. Hemen Lady Anne’in arkasından, görevlilere sıradan insanların gömüldüğü yere tabutu götürmelerini buyurur. Sahnede yalnız kaldığında da şunları söyler:

 

Bir kadına bu durumda aşk ilan edilmiş midir hiç?

Bir kadın bu durumda kazanılmış mıdır hiç?

Onu elde edeceğim ama uzun zaman tutacak değilim.

 

Adeta şeytanın yeryüzündeki görüntüsüdür Richard; ve öte yandan aşkın, kadın ile erkek arasındaki bazen tanımlara pek girmeyen, “marazi” bir durumu da şiirsel, büyülü bir biçimde sergilemiştir, Shakespeare.

(Yeri gelmişken: Yukarıdaki çeviri Berna Moran’a ait. Adam Yayınları’ndan çıkmıştı [III. Richard, 1992]. Bildiğim kadarıyla basımı yok; uzman bir elden çıkmış bu çeviri niye basılmaz, anlamış değilim? Üstelik metni açımlayan önsöz ile açıklayıcı notları da vardır. Geçenlerde Selim İleri de söz etmişti bir yazısında: “... Berna Moran’ın “III. Richard’ını hepsinden fazla severim. Shakespeare uzmaları, ‘III. Richard’ı en önemli oyunları arasında saymazlar. Oysa bu eser, çağımızın siyaset sahnesini bence, en çok dile getirendir.” Radikal Kitap, 18 Aralık 2010, “Shakespeare’in Çevresinde”)

 

 

Eros ile Agape...

 

Fransız oyun yazarı Edmond Rostant’ın ünlü oyunu Cyrano de Bergerac’ın konusunu kısaca anımsayalım:

Oyun 17. yüzyıl Fransa’sını konu almakta ve Gaskonyalı şair ve silahşör Cyrano’yu anlatmaktadır. Bilindiği gibi Cyrano’nun oldukça büyük bir burnu vardır ve bu duruma katlanması çok güçtür. Cyrano, kuzeni Roxane’a âşıktır ve burnu yüzünden (çok nadir görülen ama bariz bir kusur) söylemez; bir vesileyle tam itiraf edeceği sırada kız birini (Christian) sevdiğini söyler. Böylece Cyrano, “seni seviyorum” demekten başkasını beceremeyen Christian’ın aşk mektuplarını yazar ve acı çekmeye başlar. Oysa Roxane, mektupların Christian tarafından yazıldığını sanır. Aslında bu mektupların, ustalığı, şiirsel dili ve gerçek bir aşkı dile getirişi o kadar güçlüdür ki genç kadın mektupların yarattığı büyüyle Christian’a daha çok bağlanır ve ona tutulur. Üstelik bunları da kendisini delice sevdiğini bilmediği Cyrano’ya anlatır.

Cyrano hüznün bataklığına saplanmıştır ama öte yandan da Roxane’a olan saf sevgisi pek benzerine rastlanmayan bir özgeciliği doğru gelişir. Roxane’a her şartta Christian’ı koruyup kollayacağına söz vermiştir, öyle de yapar. Dolayısıyla önce Roxane’nın mutluluğu için bu mektupları yazarken, bir anlamda “üçgen arzu” ortaya çıkar. Tamamıyla geriye çekilen Cyrano için Christian, Roxane’a giden yolda bir çeşit “dolayımlayıcı”dır.  René Girard’ın “üçgen arzu” meselesini anımsayalım. (Romantik Yalan ve Romantik Hakikat, Metis yay. çev: Arzu Etensel İldem, 2001).

Cyrano’nun eşi benzeri görülmeyen özgeciliği, gizlediği duygularının giderek içeri bükülmesine neden olur (doğal olarak). Çünkü Cyrano, gurur, erdem, dürüstlük, doğruluk gibi değerlerin, güzel söz söyleme ve şiir yazmanın yanı sıra temsilcidir. Burada karşıtlık gibi de gösterilen “eros” ile “agape” kavramlarına da kısaca değinebiliriz: Eros elde etmeye yönelik ve bencil bir arzunun aşkıdır; agape ise erdemi, bir adanmaya giden özgeci aşkı imlemektedir. (Bkz. Aşk, Pierre Burney, çev: Ayşen Ekmekçi-Alev Türker, İletişim yay. 1990, s.24.) Dolayısıyla eros Christian’dır; agape ise Cyrano. Üçüncü perde olduğu gibi bu karşıt iki kavramın birlikteliğidir! Aslında bu, bir şekliyle (soyut-somut), neredeyse baştan sona kadar vardır.

Cyrano’nun özgeciliği, oyun içinde tuhaf bir durum alır; kimseye zarar vermese de (hatta iki gence yararı vardır), marazi bir duruma dönüşür. Özellikle de Cyrano’nun kendisi için. Christian savaşta ölmüş, Penolope gibi bağlılığın simgesi olan Roxane manastıra kapanır (bunun da normal bir davranış olduğu pek söylenemez). Oyunun sonunda ki bu “aşk zamanı”ndan on beş yıl sonradır, Cyrano’nun aşkı ortaya çıkacaktır. O da Cyrano hasımları tarafından kalleşce bir saldırıya uğrayıp kafasına bir darbe aldığı için. Yani yarı-bilinçli bir durumda söyleyecek; ağzından aşk sözleri ancak bu normal olmayan durumda dökülecektir. Üstelik doktor kesinlikle kalkma demiştir, yoksa ölüm vardır. Cyrano ölümü göze alarak her cumartesi gittiği manastıra, Roxane’ı yine ziyarete gider.

Anımsanacağı gibi oyunun üçüncü perde on üçüncü sahnesinde, iki âşığa zaman kazandırmak (çünkü Kont de Guiche’nin gözü Roxane’dadır) için Cyrano, Kont’un önüne atlayarak aydan düştüğünü söyler! Evet, yukarıda saydığımız değerlerin yanı sıra bu kadar özgeci olan ve aşkını içine gömen biri ancak aydan düşer ki bu komik de olsa “marazi” bir durumdur.

Üçüncü perdedeki ünlü “serenad” sahnesinde bir çuval inciri berbat etmiş olan Christian’ın (çünkü konuşmaktan acizdir), hatasını tamir etmek için Cyrano, Roxane’ın sarmaşıklı balkonunun altında karanlığa sığınarak, sanki Christian gibi konuşur. Önce Christian’a fısıldar, bakar ki olmaz onu kenara çekip karanlıktan yararlanarak kısık bir sesle konuşmaya başlar. Oldukça romantik bir durum karşımıza çıkar ve yine oldukça sıradışıdır. Ama Cyrano burada her şeyi açıkça söyleme şansını bulmuştur. Ne yazık ki bunu da ancak kendisi bilecektir; gerçi o noktada ona da razıdır ya!

Bu bölümde Christian, kendisine kızdan bir öpücük (puse) koparmasını ister; Cyrano ânında itiraz eder ama ne kadar saçmadır!

 

CHRISTIAN

Roxane’dan şu puseyi kopar bana!

         CYRANO

         Boş emek.

Olmaz.

CHRISTIAN

Er geç…

CYRANO

Pek doğru! Nasıl olsa gelecek

Bir ân. Dudaklarınız birbirini bulacak;

Sende bu kumral bıyık, onda o pembe dudak

Varken.

         (Kendi kendine)

         Olacaksa bari…

 

Bu puse kaçınılmazdır. Sahne de Guiche’nin  Roxane’a haberci gönderdiği keşiş ile kesilir. Roxane içeri girmiştir; Cyrano keşişi başından savar ve sonra:

 

ROXANE

Burda mısınız?

Şeyden bahsediyorduk…

         CYRANO

         Evet, puseden… Yalnız

İsmini söylemeye cüretimiz yok. İsmi

Dudağınızı yakarsa ne yapar artık cismi?

Bunu büyütmeyiniz gözünüzde bu kadar.

Farkına varmaksızın, az evvel, nasıl kayar

Gibi geçiverdiniz konuşmadan bir ânda

Gülümsemeye, ordan iç çekmeye, ordan da

Göz yaşına! Şimdi de biraz gayret!... Kim bilir!

Göz yaşından puseye bir titremeyle geçilir.

         ROXANE

Susun!

         CYRANO

         Nedir ki puse? Biraz daha yanyana

Yapılan bir sözleşmedir. Yemindir kanmayana.

Bir itirafın candan bir delil bulmasıdır;

Sevişmek fiilinin gül pembe noktasıdır.

Bir sırdır ki söylenir ağza, kulak yerine.

Bir gönül hazzıdır ki, hep derinden derine

Yayılır. Bir kavuşmadır karanfil lezzetinde.

Dudakların ucundan tatmaktır ruhu biraz.

ROXANE

Susun!

         CYRANO

         Bir puse, Madam, bu en büyük imtiyaz!

(…)

 

Roxane büyüsüne kapıldığı sözlerin ardından “Bari o emsalsiz çiçeği/ Çıkıp koparıverin” deyince ve Christian yine “korkunca”, Cyrano onu balkona neredeyse zorla çıkartır. “Agape”nin de böylesi! Onlar yukarıda öpüşürken:

 

         CYRANO

         Ay!.. Kalbimde bu ne tuhaf bir acı!

–Puse, aşk ziyafeti, ben kapında duacı!

Senden bir kırıntıdır bu karanlıkta hissem.

Öptüğün şey biraz da benim kalbimdir desem

Yalan değil. Şu ânda, evet eminim, Roxane,

Farkında olmayarak, o pembe dudaklardan

Öpüyor benim demin söylediğim sözleri.

 

         (Yeri gelmişken: Yukarıdaki çeviri, bir edebiyat şahaseri olan Sabri Esat Siyavuşgil’in [Remzi yay. 1974] çevirisidir. Ne yazık ki bu çeviri artık  yok. Yayınevi başka bir çeviriyi yayınladı; emeğe saygımız sonsuz ama bunun yerini tutması güç, bir başka çevirinin. Siyavuşgil’in “metni” eski, bunu biliyoruz ama dilsel özelliğini yitirmemek kaydıyla sözcük düzeyindeki “değiştirme” pekâlâ olanaklı. Nitekim, yukarıdaki alıntılarda öyle yaptım. Yalnızca birkaç sözcük!)

 

Ne kadarı?

Yine “üçgen arzuya” örnek gösterilebilecek olan ve gerçekleştiremeyeceği “arzu”ların peşinden (ölüme) giden, ünlü romanın başkişisi Madame Bovary’in kim olduğunu sorduğunda hâkim, Gustave Flaubert’in yanıtı, edebiyat tarihi için de yaratıcılık tarihi için de bir simgedir: benim!

Birtakım ipuçları bulmamıza karşın, aşkın çeşitli “biçim”lerinde olduğu gibi bu “marazi aşklar”da da “kurgu”nun içinde, ne kadarıyla yazar vardır, ne kadarıyla yaşadıklarıdır ya da tanıklıklarıdır ve ne kadarıyla gerçektir? Kim bilir!

 

 

(“Kalemin Ucu”, Özgür Edebiyat, Mart-Nisan 2011.)

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş