Atilla Birkiye ile söyleşi

 

Senem Dere

ATİLLA BİRKİYE İLE SÖYLEŞİ

Bu kitapta kendi yaşadıklarımdan çok iz var, bunu inkâr edemem.

On Kadın, Bir Hayal, roman, Literatür yay.

 

Atilla Birkiye son romanı On Kadın, Bir Hayal’de, tam olarak yaşanamayan, eksik, yarım kalan, belki de bu yüzden adı aşk olan ilişkileri, karşılaşmaları sonra kopuşları, ayrılıkları, hayal kırıklıklarını anlatmış. Kahramanın ilk gençliğinden başlayarak 50’li yaşlarına varan bir yaşam kesitine, bu yılların geri planında da bir ülkenin tarihine, bir şehrin, İstanbul’un dönüşümüne tanıklık ediyoruz. 

Roman Oktay Akbal’ın Batık Bir Gemi kitabından bir alıntıyla başlıyor. “On kadın seçmişim! ‘On kadın ve bir erkek’ diye bir romana başlamıştım. Öncekiler gibi bu da yarım kalmış. Bu gidişle de kalacak…”

 

Sizi romanı yazmaya götüren bu cümleler miydi? Yoksa roman ortaya çıktıktan sonra mı bu alıntı kitaba eklendi? Buradan hareketle romanlarınızı yazarken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? İlk cümle nasıl yazılır, neler etkiler sizi, ne yola çıkarır?

– Doğrusunu söylemek gerekirse, evet bu cümlelerdi. İki yıl önce Cumhuriyet’te Oktay Akbal’ın doksanıncı yaşı için bir yazı yazmıştım. O yazıyı yazmadan önce, özellikle romanlarını bir kez daha okudum. Batık Bir Gemi’deki bu bölümü okuduğumda, hani nasıl denir birden bir ışık yandı! Daha öncesinde ne böylesine bir konuyu ne de roman yazmak düşüncesi vardı!

İlk cümle tabii ki çok çok önemlidir. Çarpı olmasını istersiniz. Kapının açılışıdır bir bakıma, ilk cümle, ilk cümleler... Roman yazarken –son yıllarda– ilk önce bir şema çıkarırım, karakterlerle birlikte. Bir anlamda mimarın çizdiği proje gibidir bu. Sonra notlar alırım; bu notlar o mimarî yapıyla ve karakterle ilgilidir; dahası onları geliştirir, onların genişlemesini sağlar. Daha önceleri, sanatsal fikri bulduktan sonra, yaklaşık birkaç yıl çoğunlukla bu iki yıl gibi bir süreç oluyordu, kafamın içinde gezdiriyor yâni geliştiriyordum (tabiî ki küçük notlar da vardı). Son yıllarda değişti, çünkü belleğime o kadar güvenmenin anlamı yok hem de belleğim doğal olarak yıllar geçtikçe zayıflıyor.

Bu roman, belki de buna novella ya da anlatı demek gerekir, biraz farklı oldu. Yine sanatsal fikri bulduktan sonra ki bu yukarıda işaret ettiğiniz cümlelerden sonradır. Çok basit bir plan yaptım; bu kez karşılıksız aşkları yazacaktım ve o cümlelerden esinle on bölüm (kadın) olacaktı. Bir de bir hayal bölümü. Bu ne kadar hayaldir, bir başka tartışma konusu. Her bölüme yaklaşık iki ay ayırdım ve yoğun biçimde çalıştım. Yaklaşık iki yıla yakın bir sürede bitirdim. Son okumalarımda da, o “hayal” ya da “on birinci” bölümü, kitabın geneline dağıttım. Öylesine dağıtmadım, bir mantık içinde dağıttım.

Öte yandan şöyle de bir şey vardır, yazma sürecinde baştan ne kadar tasarlasanız da çok farklı yere gidebilirsiniz, gidersiniz de. Bazen “yazı”ya sözünüz geçmez! Belki çoğu zaman!

 

Anlatımınızın yalın, karşınızdakiyle sohbet ediyormuş gibi akıp giden bir dili var. Belki de bu sebeple insan, hikâyenin, yazarın başından geçen olaylara dayandığı, kendi yaşam deneyimlerinden yola çıkılarak yazıldığı hissine kapılıyor. “Yazdıklarınızı yaşadınız mı?” sorusunun cevabı hep merak edilir. Ben bunu değil, kurgunun, roman sanatının sizin için nerede başladığını sormak istiyorum. Roman anlayışınızdan, gerçeklikle kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurduğunuzdan biraz bahseder misiniz?

– Öncelikle birinci tekil şahıs yazmak, romanın (sanatın) en nemli özelliklerinden biri olan inandırıcılığı güçlendiriyor. Ardından çoğunlukla sizin sormak istemediğiniz soru geliyor. “Yazdıklarınızı yaşadınız mı?” Bazen evet bazen hayır. Bu kitapta kendi yaşadıklarımdan çok iz var, bunu inkâr edemem; ama o kurmacaya dönüşüyor. Akbal yine sözü geçen romanda “her şey de yazılmaz ki” diyor!

Roman kurmaca, doğal olarak da onu yazarın yaşamı olarak okumamak gerek; izler var, bazen çok bazen az. Ancak metni yazarken o yazma sürecinde, kuşkusuz yaratıcılık dediğimiz o pek açıklanamaz büyülü insanî özellikle, “gerçek”ler diye tanımladıklarımız, belleğimizde yer edenlerle kurmacaya dönüşüyor. Sarışın bir kadını kızıl olarak anlatmak ya da Ayşe’yi Fatma yapmak olarak basitleştirmiyorum. Dolayısıyla romanın kendi gerçekliğini oluşturmanız gerekir ki bu da kurmacanın kendisi oluyor  sonuç itibarıyla. Anlatıcınızı ya da ana karakterinizi kendinizden uzak tutmanız, “yeni/başka” bir karakter gibi düşünmeniz gerekir. Bunu ne kadarıyla becerebiliyoruz, bu da ayrı bir soru! Bazen bile isteye uzak da tutmak istemezsiniz!

 

On Kadın, Bir Hayal, yarım kalan aşkların romanı. Bu konu elbette bir roman için çok iyi imkânlar sunuyor. Gerçekten aşk kavuşunca biter mi? Her şeyin çok hızlı tüketildiği, zamanın çok hızlı aktığı günümüzde sizce aşk yaşanabiliyor mu? Ya da aşk her zaman bizim kurguladığımız, aslında olmayan bir hayal midir zaten?

– Daha çok karşılıksız aşklar diyebiliriz. Aşk, kavuşunca niye bitsin; kuşkusuz bir “şey”i elde edince onun değeri azalır gibi bir yaklaşım vardır, belki doğrudur ya da bunun gerçekliği (geçerliliği de) vardır; ancak kurduğunuz ilişki biçimi, niteliği, yaşadığınız duygu vb. sanırım burada belirleyici oluyor. Öte yandan da aşk’ın sonsuzluğu da pek yok! Belki milyonda bir. Kendi adıma o olasılık içinde olmak isterdim ama nerede?

Günümüzün dünyası, öncekilere göre farklı; bunlar daha önce de böyledir. Her şey belki çok çabuk tüketiliyor, doğrudur, yine de birileri, niye bu hız içinde o aşkı yaşamasınlar. Bu biraz da bireylerin duygu dünyasıyla, aşka bakışlarıyla da ilgili. Belki de çok ilgili.

Bir yanıyla da dediğiniz gibi, bizim hayal dünyamızda yaşattığımız bir durum da oluyor. Bunun da marazî bir yanı ama insana verdiği çekici bir haz’ı da vardır doğrusu!

 

Yazarların ömürleri boyunca hep belli bir meselenin etrafında dönüp durdukları, özde  hep tek bir şeyi yazmak için uğraştıkları söylenir.  Siz de bu anlamda aşkı ve İstanbul’u  yazmaktan hiç vazgeçmediniz.   Zaman zaman bu ikisi birbirine dönüşür, aşk İstanbul olur, İstanbul aşk olur. Seçtiğiniz, ele aldığınız bu konuların, sizdeki anlamlarıyla aynı zamanda  politik bir duruşu da belirlediğini söyleyebilir miyiz?

– Aristotelesçi bir yorumla evet. Yâni insan politik bir varlıksa, evet. Dünya ile kurulan ilişki de diyebiliriz; bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi. Dediğiniz gibi İstanbul ve aşk, bu ikisi iç içe. Çok tekrarladığım gibi, “İstanbul’a âşık olunur, İstanbul’da âşık olunur”; kuşkusuz buna şiiri de eklemek gerekir, yâni üçü iç içedir benim için. Öte yandan bence aşkta mekân çok önemlidir. Ev, semt, şehir, hele şehir İstanbul olunca, örneğin Boğaz, Adalar, vapurlar, motorlar, hatta simit atılan martılar...

 

Kitap temelde aşk ekseninde devam ederken bir yandan da bir başka hikâye, daha sessiz bir dille geri planda akıyor. Yine bir arayış, bekleyiş, kavuşma, ya da kavuşamama demeli, hikâyesi… Kahraman, Beşir Fuad’ın şiirlerinin olduğu bir kitabın izini sürüyor. Sonunda bu kitapta yer alan tek şiire ulaşıyor da. Beşir Fuad’ın intiharından iki yıl önce yazılmış bir “otuz beş yaş” şiiri. Romanda Beşir Fuad isminin seçilmiş olmasının nasıl bir anlamı var sizin için? Buradan yola çıkarak ruh akrabalığınız olduğunu düşündüğünüz yazarları, şairleri sormak istiyorum.

– Beşir Fuad benim takıntılarımdan. Yalnız, bu konuda tek başıma değilim. Beşir Fuad ile ilgili bölüm ya da tema metnin içindeki bir “oyun” olarak da okunabilir. “Otuz beş yaş” şiiri olarak tanımladınız, şiirin adı bu değil ama Beşir Fuad’ın otuz beş yaşında intihar ettiğini belirtelim! Öte yandan bir şeyi arama, bir şeye ulaşma edimleriyle koşutluk kurulabilir. Örneğin anlatıcının aynı zamanda ulaşmak (yaşamak) istediği –burada “izini sürdüğü” de diyebilir miyiz– aşk ile...

Bu akrabalığı başka biri yâni dışarıdan bakan biri kursa, daha doğru olur gibi geliyor.

 

Kahramanın geçen yıllarla, yaşlanma olgusuyla da bir derdi olduğu satır aralarından seziliyor. Hatta genelde genç ve güzel kadınlara ilgi duymasını bir çeşit ölüm korkusuyla ilişkilendiriyor. Burada dikkatimi çeken bir şeye değinmek istiyorum. Kahramanın hayatına giren kadınlar zaman içerisinde hem fiziksel hem de düşünsel olarak değişip dönüşseler de kahramanın aşka bakışında, meseleleri algılama, çözümleme ve iletişim kurma biçimlerinde hep aynı kalan, değişmeyen bir tavrı var. Öyle ki romanın sonlarına doğru aslında tek bir hikâyeyi okuduğumuz hissine kapılıyoruz. Bu değişmeme, bu ilk gençlik çağlarından taşınan duygular, kırgınlıklar, arzular  yaşlanmaya, ölüme karşı verilen  içsel bir tepki mi?

– Kuşkusuz bu his belki de biraz biraz anlatıcının “yazma” biçiminden (Dubrovnik’teyken yanındaki not defterini işaret edelim) geliyor. Onun geçmişe dönerek anımsamalarından. Anımsadığı ân’lar, romanın (metnin) şimdiki zamanında sürüyor. Bu bir.

İkincisi doğrudur, “ölüm”, evet var. Biraz Batık Bir Gemi’yi anımsayalım. Romanın anlatıcısı altmış beş yaşındadır, güneye bir tatil kasabasına gider, orada geçmişiyle ilgili bir muhasebe yapar ve “yaşı”, bir bunalım olmamakla birlikte onun için bir sorunsaldır. On Kadın, Bir Hayal’in anlatıcısının Dubrovnik’teki bekleme sürecinde dolayısıyla anımsama sürecinde ölüm düşüncesini örtülü de olsa görürüz. Belki Beşir Fuad’ın  böylesine bir bilinçdışı göndermesi de vardır!

 

 

Kitapta İstanbul yine çok canlı, yaşayan bir özne olarak arka planda yer alıyor. Kahramanın şehirle kurduğu özdeşlik, bizim de romanla bağımızı kuvvetlendiriyor.   Kahramanla birlikte İstanbul sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Son olarak yaşadığınız şehre duyduğunuz içten sevgi ve hayranlıktan biraz konuşalım istiyorum. Şehrin olumsuz değişimi, ortak, toplumsal belleğimizi oluşturan yapıların birer birer yok olması, bu tanıklık sizi nasıl etkiliyor?

– Çok kötü etkiliyor. Yine de güzellikleri bulmaya çalışıyorum; çünkü anımsıyorum; çünkü bir belleğim var; şehir belleği. Benim çocukluğum ve gençliğim güzel bir İstanbul’da geçti. Şimdi gökdelenlerini, anlamlandıramadığım sitelerini, kalabalığını beğenen var mı? Trafiğiyle, ağaçsızlığıyla kent estetiğini yitirme sürecini seven var mı? Vardır belki! Öte yandan bazı güzellikleri ortadan kaldırmak zor. Örneğin Boğaz, ne kadar köprü yaparsanız yapın üstüne, güzeldir. Hele de Aşiyan’daki Tevfik Fikret’in evi (müze). Bazı semtler, örneğin Kuzguncuk. İstanbul’da öyle özellikler (yapılar) var ki, onları yok etmedikçe, etrafına yaydıkları güzelliği de yok edemezsiniz! Sinan’ın yapıtlarını, örneğin Süleymaniye Camisi’ni; Boğaz’ın koyu Marmara’nın açık mavisini, sabahın erkencesinde motorunu çalıştırıp sular içinde boğuşan o küçük balıkçı teknelerini, Karadeniz’e açılan kapısını, hatta etrafına tuhaflıklar yapılmasına karşın Üsküdar’daki yine Sinan’a ait olan Şemsi Paşa Camisi’ni, çevresiyle Sultan Ahmet Meydanı’nı, Aya Sofya’yı, Yerebatan’ı, Arkeoloji Müzesi’ni, simitçisini, kestanecisini, Çamlıca tepelerinden dolunayın bir yaz akşamı turuncu doğuşunu, Salacak’tan eski kentin üstünde güneşin kızıl batışını, vb. vb.

Yüzyıllardır şehir için yazılanları nasıl unutacağız? Okunduklarında alınan haz ve yarattığı imajlar nasıl ortadan kaldırılacak! Kuşkusuz bu da başka bir aşk!

 

(Varlık, Haziran 2015.)

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş