Ayasofya Kaldıkça

AYASOFYA KALDIKÇA

 

Yılın ilk karı. Her zamanki gibi, ilk karı görür görmez, Sultanahmet Parkı’na koşup karın altında Ayasofya’yı izlemek istiyorum. Bu sevinci, bu coşkuyu biriyle paylaşmak isteğiyle telefona sarılıyor ama öteki taraftan gelen ses, benim “romantikliğime” karşın epeyce pragmatik bir tavırla havanın çok soğuk olduğunu söylüyor. Oysa haklıydı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da yalnız görmeliydim tipinin ardındaki görkemli Ayasofya’yı. İlk kez bu yıl paylaşma isteği vardı, neyse…

Park şimdiden bembeyaz. Ortadaki su dolu havuza düşen kar tanecikleri, hüzünle yok oluveriyor. Parkın ortasında, havuzun yanı başında, hüzünlenen kar taneciklerinden başımı kaldırıyor, tipinin ardındaki görkemle yükselen Ayasofya’ya kim bilir kaçıncı kez bakıyorum.

Bu başka bir görüntü. Ne açık havadaki görüntüsüne benziyor; ne Kadıköyü vapuruyla Haliç’e girerken, ne Boğaz vapuruyla gelirken birdenbire Topkapı Sarayı’nın ardından çıkıverişine; ne de meselâ tâ Adalar’dan, diyelim Burgaz’dan baktığınızda büyücek çıkan görüntüsüne benziyor. Bu bambaşka. Daha mistik ve daha görkemli. Şimdi onun yaşlı hüznünü daha iyi görebiliyorum.

Jüstinyanus’u çok daha iyi anlıyorum: Aydınlı Anthemios ile Miletli İsidoros’tan benzersiz, yâni daha şiirce söylersek biricik bir yapıt istiyor 532-537 yıllarında. Jüstinyanus, yeryüzünün en büyük imparatorluğuna sâhip. Topraklarının genişliği ve egemen olduğu uygarlık boyutu o dönem için erişilemeyecek bir düzeyde. Ne Batı’da Roma kalmış; ne Doğu’da Araplar yerleşik bir sistem oturtabilmiş; ne de Türkler henüz Anadolu’ya gelmiş. Jüstinyanus, yeryüzünün en büyük imparatorluğuna sâhip ve kendini Dünya İmparatoru ilân ediyor; hakkı da var doğrusu. Biricik bir yapı istiyor ve Ayasofya’yı, o biricik yapıyı alıyor. Kısaca bir devrim Ayasofya…

Mîmâr Anthemios ile matematikçi İsidoros benzersiz bir çalışma örneğini bu yapının oluşumunda gösteriyor. Mîmâr olan Anthemios; İsidoros ise matematikçi. Bazen karıştırılıyor. Sanırım, bu karışıklık daha sonraki yıllarda çöken kubbeyi, İsidoros’un mîmâr olan yeğeni İsidpros’un onarmasından kaynaklanıyor. Neyse, önemli olan bir grup çalışmasının ifâdesidir birliktelikleri.

Jüstinyanus, benzersiz imparatorluğunun göstergesi olan Ayasofya’nın karşısına geçtiğinde kim bilir, belki benim bulunduğum yerden bakmıştır ve kim bilir, yine kar yağıyordur. Ama kuşkusuz benden çok çok fazla duygulanmış, çok daha fazla coşkunun içine dalarak üstten ve iftiharla cemaatine bakmıştır. Hattâ dünyaya, gururla ve belki de hafiften bıyık altından gülerek bakmıştır. Artık, İmparatorluğu benzersiz, Konstantinopolis benzersiz ve Ayasofya biriciktir.

Nitekim, ünlü mozaikte, İmparator Konstantin, Meryem’in kucağındaki çocuğa (İsa’ya) şehrin koskoca planını sunarken, kendisi yalnızca Ayasofya’yı takdim eder. Bu fresko, epeyce anlamlıdır; ve doğrudan Jüstinyanus’un “dileğini” ifâde eder.

Anthemios ile İsidoros, yeryüzü İmparatorluğunun simgesi yapıyı, Roma özelliği olan bazilikayı, Bizans’ın Yunan Haçını ve bir Doğu, Arap tarzı olan merkezî planı uygulayarak biricik kılarken; mîmârlık ve kültür tarihinin demek gerekir sayılı yapıt’larından birini gerçekleştirir. Görüldüğü üzere üç tarz’ın sentezidir. Üstelik gâyet de kurnazca…

Yılın ilk karı devam ediyor. Tipinin ardından Ayasofya görkemiyle yükseliyor. Yüzyıllardır, tarih serüveninin içinde, yeryüzünün en önemli kentlerinin birinde biricikliğiyle günümüze kadar uzanıp geliyor.

Bakıp bakıp doyamadığım bu dev yapı, karın ardından hüzünlü bir edâyla yükseliyor, şu yaşlılığa özgün hüzünlü edâyla. Kar parkın yüzeyini iyice kapladı. Kar tanecikleri havuzun bir başka elemanına dönüşmeye devam ediyor. Yazık oldu, ilk kez, bu sevinci biriyle paylaşmak istemiştim. Belki de, daha önce anlatmışımdır, ona Jüstinyanus’tan söz edip, şu biricik yapıya dâir bildiklerimi sıralayacaktım. Karın altında, kim bilir belki el ele tutuşarak izleyecektik…

Keyifle karlı havayı içime çekiyorum. Böylesine bir görkemin verdiği mutluluğu, ne kadar az bulabiliyoruz. Kültür değerlerini koruyalım gibi safsatalarıyla “kültür kültür” diye bağırıp duranların kaçı şu yapıdan (ve benzerlerinden) haz duyuyordur? Jüstinyanus gibi değil, tabiî…

Ayasofya’nın şu görkeminin karşısında kaçı “romantizm”in içine dalıp, Rönesans’ın yüzyıllarca önce ilk ipuçlarını veren bu yapıya bakıp da şaşırıyor? Coşuyor? Seviniyor? Hüzünleniyor?

Kar devam ediyor. Artık gitmeliyim. Keşke bu kez, biriyle paylaşsaydım bu görkemli, hüzünlü coşkuyu. Parktan çıkıp uzaklaşırken, dönüp dönüp Ayasofya’ya bakıyor, “Kim bilir, ne gibi belâlar düşünüyorlar senin için” diye içimden söyleniyorum. Yağan karın ardında, mâğrur ve hüzünlü ama görkemli bir edâyla yükseliyor. Bir yandan da giderken, fısıltıyla, “Ben neler atlattım” gibisinden bir şeyler duyuyorum…

Sıcağı değil de, soğuğu seçip bir süre de olsa “romantik bir hüzünle” karın altında ama şu biricik ve benzersiz yapının karşısında, hep “tek başıma” bu duyguyu yaşamalıyım diye düşünüyorum.

Tabiî Ayasofya kaldıkça…

 

(Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay., 2003)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş