Beyoğlu Belediyesi, Sivrisinek ve Davul Meselesi!


Beyoğlu Belediyesi, Sivrisinek ve Davul Meselesi!

 

Ekim geldi, birden de biter aslında ya, neyse; ama gece sivrisinek, uyutmuyor. Bu zamanda ne işi var? Canlılar değişik bir “evrimsel dönüşüm” sürecindeler de, bilmiyor muyuz? Kim bilir!

İlaç kullanmıyorum, zaten bitmiş; üstelik yaz aylarında sivriler yok gibiydi (ilaçlama yapılmıştı, Belediye’ye teşekkür). Uykuya dalmalıyım diyorum. Yavaş yavaş da dalıyorum: düş’ten rüya’ya geçme sürecindeyken birden yatağımdan davul sesiyle sıçrıyorum. Önce algılayamıyorum, sonra ramazan ayında olduğumuz için Belediyemizin bir “armağan”ı diye düşünüyorum. Tabii ki söyleniyorum.

Olacak iş mi? İstanbul’un ortasında, Beyoğlu’nda, Gümüşsuyu’nda davulla sizi uyandırıyorlar. Kaçıncı yüzyılda olduğumuzu bu tür konular gündeme gelince hep sormuş ve de yazmışımdır! Kuşkusuz başkaları da yazıyor, ama işte “sivrisinek-davul” meselesi!

Birkaç hafta önce sanırım Radikal’de “davul”un belli yerlerde (daha çok merkezlerde) yasaklandığını okumuştum. Beyoğlu’nun kenar mahallerinde izin varmış! (Bu ne demekse! Bizimki kenar mahalle değil, merkez.) Ne var ki davulcular yasağı delmiş. Yetkili kimse/kurumlar da müdahale etmiyor. [Doğma büyüme İstanbulluyum doğrusu bu davul çalmayı anımsamıyorum. Pek yoktu. 12 Eylül’den sonra yaygınlaştı/özendirildi!]

Daha beteri de var. Her akşamüstü hava kararmaya yüz tutmuş, bilgisayarımın başında çalışırken, yine yerimden bir gümbürtüyle sıçrıyorum. Top! Ne o, “iftar zamanı”nı mahallenin davulcusu gibi haber veriyor! Bunu da anlamak güç!

Bitmiyor, geçen ay bir cuma günü Taksim meydanından geçerken alanda –herhalde Belediye’nin– Mehter takımı “Cuma konseri” veriyordu; yine bir akşamüstüydü. Mehter takımı bir anlamda yüreklendirmek için “savaş müziği” yapar ve kökenleri yalnız bizde değil, başka kültürlerde de çok eskilere dayanır. “Savaş”, toplumların uzun süre bir varolma meselesi olduğu için, bunu belli çağlara kadar anlayabiliriz. Ama belli çağlara kadar! Savaşı imleyen değil, barışı imleyen gösteriler, konserler olmalı!

Bu tür geleneklerin, toplumun evrensel değerleri ve demokratik yaşam biçimini yakalaması açısından engel olduğunu düşünüyorum. Nitekim son bir-iki yıldır, yazılarından, kitaplarından, romanlarındaki birkaç sözcüklerinden dolayı aydınlar yazarlar yargılanıyorsa, bunun en belirgin göstergesidir. Ama öte yandan aşağıda anlatacağım “geleneksel” duruma ve inanca son derece saygı duyuyor ve seviyorum:

Yine birkaç gün önce, Kabataş Setüstü’nden eve doğru bizim yokuşlu sokağı çıkıyorum (bir zamanlar Ahmet Hamdi Tanpınar da oturmuş; onun oturduğu ev şimdi yok). Aşağımızdaki ahşap bakkalın önünden geçiyorum. Bir süredir kimse işletmiyordu, yeni biri almış; dükkânın penceresinden kısa bir an da olsa izliyorum/görüyorum, orta yaşlı adam küçük masasının üstüne gazete kâğıdını sermiş, sefer tasını, bardağını yerleştiriyor, birazdan orucunu açacak. Kendi yalnızlığını törensel bir ritüele dönüştürmüş; yüzü aydınlık ve belli ki yüreğinde coşku var. Sonra ister istemez görüntü kayboluyor ve yukarı doğru yürümeyi sürdüyorum!

Toplumsal yaşamda, ilişkilerde bazı “geleneksel-olan”lar ister istemez zaman içinde eriyip yok olur. Çünkü “gelinen yaşam”a ayak uydurumaz. Evrensel değerlerin uzağında kalır ki bu çok doğaldır; yine çok doğaldır ki bazı değerler de yaşamayı sürdürür. Örneğin Ahmet Hamdi Tanıpar’ın kitlelerce çok bilinmese de İstanbul’a “biçtiği” yazınsal ruh yaşar da; davul, mehter marşı, iftar topu, yer masası/sini, aynı kaptan yemek vb. sanırım artık günümüzün evrensel değerleriyle bağdaşmaz. Zorlamak, sanki olmazsa olmaz bir yaşam biçimiymiş gibi sunmak da anlamsız.

Bir halk değişinin izinden giderek yazıyı –konu bitmez ama– bitirelim: sivrisinek saz, davul zurna az!

 

(“Kalemin Ucu”, Referans Gazetesi, 2005.)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş