Beyoğlu Günlüğü

 

BEYOĞLU GÜNLÜĞÜ

 

 

Birkaç yıldır Beyoğlu, omurgasındaki İstiklal Caddesi’yle bir kültür temasına dönüşmüş durumda. Ama kültürün binbir çeşidiyle. Renkli bir cadde İstiklal Caddesi. Her türlü “marjinal” grupların bulunduğu, her türlü kültür öğesinin bulunduğu ve sokaklarıyla birlikte İstanbul’un yüreği…

Gariptir Beyoğlu’na yaklaşım. Bildim bileli bir ikilem vardır. Ya Beyoğlu tutkuyla sevilir ya da dudak bükülür. Ya düzenlemeye çalışılır  –İstanbul’da bir şey ne kadarıyla düzenlenebiliyorsa– ya da gelip var olan bozulur. Kim bilir bu, belki de sözcüğün kökeninden gelmektedir.

Bugün baktığınızda, her şeye karşın “Beyoğlu bir şenliktir”. Her şeye karşın diyorum, çünkü yerel yönetim burasının bir kültür semti olmasını istemiyor. Burada kültür etkinliği olsun istemiyor, uygar bir yer olsun istemiyor. Ama bunu ne kadarıyla engelleyebilir?

 

***

Son yıllarda birbirinden güzel, temiz sıcak yerler açıldı. Bir arkadaşınızla oturup keyifli bir söyleşi yapacağınız yerler. İçkinizi ya da kahvenizi yudumlarken, bir yandan yaşama dair, edebiyata dair, politikaya dair konuşacağınız, önünüzden geçen rengârenk devinime tanık olacağınız birbirinden güzel yerler. (Bir de şu “cafe”yi kafe yazsalar.)

Sonra kitapçılar –sanki kitaptan para kazanılıyormuş gibi– açıldı; birtakım serüvenci arkadaşımız, Pandora, Robinson Crusoe, AFA gibi kitapçı dükkânları açtı. Bir “ütopya”ya kapılıverdiler. Her güzel şeyin, her büyük şeyin bir “ütopya”dan çıktığını unutmadan. İyi de yaptılar, giderek Beyoğlu’nun ve omurgası İstiklal Caddesi’nin rengini değiştirmede yol aldırdılar…

 

***

Cağaloğlu’nda işinizi bitirmişsinizdir; örneğin akşamüstünün saat beşinde altısında, hiç dolmuşa binmez Karaköyü’ne doğru yol alırsınız. Yürümek her zaman iyi gelir; sizi bir hayal kurgulamasına doğru çeker. Gerçi Cağaloğlu da eskisi gibi değil. Bir kısmı İkitelli’ye gitti; bir kısmı ise Beyoğlu’na geliverdi. Halıcıların egemenliği var şimdilerde.

Neyse, sıcak bir yaz günüdür, günün yorgunluğundan artık sıcağı da duyumsamaz olmuşsunuzdur. Yeni Karaköyü Köprüsü’nden geçerken, Cemal Süreya’yı anımsar ve gökyüzüne bakarsınız, yağmur bulutları yoktur ve siz iki kişi değilsinizdir. Şu dizeler belleğinizden geçer, gözünüz Boğaz’ın derinliğinde vapur düdükleri kulağınızda çınlarken:

 

Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek

Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik.

 

Ardından başka dizeler gelir, belki o ân Haliç’in, Marmara’nın, Boğaz’ın maviliğine bakarken söyleyiverdiğiniz:

 

Cemal Süreya yaşamıyor

bir aşk şiiri okuyorum

Karaköy Köprüsü zamana yenik düştü

yalnız uyanıyorum

Tünel binasının serinliği birden sizi soluklandırır. Kendinizi tüy gibi hafif duyumsarsınız. Dışarının kargaşası ve sıcak artık yoktur, serinlemişken birdenbire büyük bir yalnızlık duygusuna gömülmüşsünüzdür. Etrafta insanlar vardır; ama siz o kalabalığın içinde yalnızsınızdır: özgür ve yalnız. Tünel binaları böylesine bir duygu aşılar insanın yüreğine.

Vagona binmiş, Şişhane’nin altından geçerek Tünel’e varmışsınızdır. Tünel çıkışında, ilk gördüğünüz birkaç yıl önce açılan Gramofon adlı kafedir. Zaten geçen yıl yerel yönetimden ilk darbeyi alanlardandı. Sudan nedenlerle kapatmışlardı. Oysaki Gramofon sabah kahveleri için bire birdir. Birkaç yıldır iki yazar arkadaşımla –hadi adlarını vermeyeyim, sonra nerede kimlerle “dedikodu” yaptığımız ortaya çıkar– ayda bir kez burada buluşup “edebiyat”a dair söyleşmekteyiz.

Gramofon’da pencere kenarına oturduğunuzda İstiklal Caddesi’nin derinliğini görürsünüz. İnsanlar bir film karesindeki gibi gelip giderken, geride rengi değişmiş –buna sonra değineceğiz– tramvay görünür. Tam önünüzde durur, çabuk çabuk inilir, sağa sola dağılınır, tramvay durağa girmek için aşağıya doğru yol alıp gözden kaybolur. Bir süre sonra, yolcusunu almış İstiklal Caddesi’nin içinde yiter. Ta ki yenisi gelene kadar, görüntünüzde tramvay yoktur.

Tünel Meydanı’nda sanki orası varolduğundan beri oradaymış gibi duran Ayşe Erkmen’in metal heykeli, görüntünüzü daha da güzelleştirir. İstiklal Caddesi’nde yürümek, ciddi bir iştir. Bir süre sonra sözünü ettiğim kitapçı dükkânlarından birinin, Robinson Crusoe’nun önünden geçersiniz. Vitrinden burasının ince bir zevkle düzenlendiği ortaya çıkar.

İstiklal Caddesi’ni baştan başa her yürüyüşümde aklıma İlhan Berk gelir; sanki Pera’nın sayfalarını çeviriyorumdur. Ara sokaklara dalınca da Attilâ İlhan’ın dizeleri belleğimi zorlar, şu köşeyi dönen sanki “Aysel”dir: “aysel git başımdan ben sana göre değilim”.

Yürürken yüzlerce değişik yüz görürsünüz. Kimisinin anlamının peşinden koşarken, o geçip yanınızdan gider. Bir öykücük bile kuramazsınız. Çünkü İstiklal Caddesi bir anlamıyla devinimdir. Bir anlamıyla da, özellikle de cadde trafiğe kapandıktan sonra evet bir anlamıyla da gençliktir.

Gençlerin caddedeki cıvıl cıvıllığı bir yana, onların bu canlılığı artık caddenin yeni ruhuna da işlemiştir. Eskiden öyle değildi. Bir yaz akşamı İmam Adnan Sokak’taki Kaktüs’ün etrafı çiçeklerle çevrili küçük şirin bahçesinde ilk kez oturduğumda, sokağa geçmişi anımsayarak bakmıştım; çünkü gençliğimiz, hele de gece, o sokakta herhangi bir yerde kolay kolay oturamayacağımız gibi, sokaktan bile geçemezdik.

Kaktüs’e gelmeden önce Hava Sokaktaki “Cafe de Pera”dan söz etmek gerekir. İşletmecisi Mehtap Hanım sizi evine gitmiş gibi sıcacık, candan karşılar. “Cafe de Pera”, İstiklal Caddesi’nde açılan hem de bir kadının açtığı, işlettiği ilk düzeyli kafedir. Kahvenizi likörünüzle yudumlarsınız, örneğin Sinema Festivali’nde iki film arası.

İstiklal Caddesi’nde, birbirinden güzel kafeler, lokantalar, kahveler var. Ama bazıları özeldir. Örneğin Kaktüs gibi. İki yıl kadar önce açıldı. Atmosferiyle, çoğumuz gönlünü kaptırdı. Kaktüs’e gitmek bir iş oldu. Keyfine vardığınız bir iş. Hani bazı magazin dergilerinde ya da televizyon söyleşilerinde klasikleşmiş bir soru vardır: “Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?” diye, işte onun yanıtı gibidir. Kaktüs’e giderim. Aslında Kaktüs’e gitmek bir zamanı –boş zaman değil tabii ki– değerlendirmektir. Dostlarınızı, arkadaşlarınızı görür söyleşir, haftalık dergileri, gazeteleri okursunuz filtre kahvenizi yudumlarken. İsterseniz Türk kahvesi de içersiniz. Zaten Türk kahvesi olmayan bir yerde ne işiniz var?

Nasıl ki yıllar öncesinin İstiklal Caddesi’ni anlatmaya sayfalar yetmiyorsa, onun için kitaplar yazılıyorsa, bugünkü İstiklal Caddesi ve kolları için de sayfalar yetmez. Çok sayıda kitap yazabilirsiniz. İstiklal Caddesi ve kitap deyince akla hemen Pandora geliyor. Büyük Parmakkapı Sokak’ta dört-beş yıl önce açılan, özveriyle bugünlere kadar gelen, gerçek anlamda bir “kitap” hizmeti veren bir yerdir Pandora Kitabevi.

Baharın ilk günleriyle birlikte masalar da dışarı atılır. Öyle ya, bu rengin içinde olmak vardır. Bu devinimden uzak kalmamak vardır. Bir de tabii ki dışarsı renkli ve devinimli olduğu kadar serindir. Dışarda hava vardır. Ne var ki, şimdiki yerel yönetim geldi geleli bu masalar ciddi sorunlar açtı. Belediye canı sıkıldığında masaları topluyor. Üstelik işgaliye almasına karşın. İlk geldiklerinde de böylesine bir şeyler yapmışlardı ama masa topladıkları gibi büyük tepki de toplamışlardı.

Söylenenlere göre, yeni zabıta müdürü özellikle Nevizade’yi masalardan temizleyecekmiş. Son birkaç aydır olup olmadık yere kapatma cezası kesiyormuş. Esnaf bir-iki kez daha böyle ceza alırsak iflas ederiz diyor. Zaten Nevizade’ye baştan beri düşmanlar. Kimisine göre de –söylenti, Beyoğlu’nun bir başka özelliğidir–, bu yeni zabıta müdürünü hükümet göndermiş; özellikle yapıyormuş ki Refah Partisi oy yitirsin. Bunlar kulaktan kulağa dolaşanlar ama ortada bir gerçek var: Sudan nedenlerle kapatma cezası veriyorlar.

Dedik ya Nevizade’yi sevmiyorlar. Acaba kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. Bu arkadaşlar, Binbir Gece Masalları’nı okusalar, başta Harun Reşit olmak üzere, Arap dünyasının eğlence yaşamlarına dair birtakım bilgiler edinirler. Evet, masaldır ama gerçek’ten de çok şey vardır. Ömer Hayyam’a uzanalım:

 

Yokluk halkasına gir, kral ol.

İçinin yüzünü yıka, kiri pası arıt.

Meyhane sokağında ibadet edene şunu de:

‘İlkin kendini bil,

sonra ne halt edersen et.’

 

Şimdi de Kaktüs bu şimşekleri çekiyor. İşletmecilerinin mevzuata gayet titiz uymasına karşın, çiçeklerini bile toplamışlardı. Kitaplar suç unsuru olur da çiçekler olmaz mı? Gel de Can Yücel’in şiirini anımsama:

 

Seyre durduk tantanayı

Tutuklayıp sardunyayı

Attılar dipkapalıya

İkindiyin saat beşte

 

Bu konuda da şöyle bir söylenti var: Geçen yılki yerel yönetimin masa operasyonunda esnafın liderliğini yaptığı gerekçesiyle şimdi Kaktüs’e yükleniyorlarmış. Bu da bir söylenti ama akla yatkın geliyor doğrusu. Dedik ya yeni yöneticiler “güzel” olanı istemiyor. Kaktüs gibi yerlere tam tersi özen göstermeleri gerekir. Çünkü Beyoğlu’nun düzeyini yükselten yerlerdir. Ama düzeyi isteyen kim?

Gelelim tramvaylara, zaten bu yol boyu yürüyüşünüzde yanınızdan birkaç kez geçmiştir ama içinizden binmek gelmez. Birincisi, tıkış tıkış oluyor genellikle; ikincisi, şimdilerde rengi değişti. Garip bir sarı-yeşil renge büründü. Kırk yıllık tramvay kırmızısı gitti yerini sarılı-yeşilli, yedigün reklamlı bir tramvay aldı.

Benzer şeyi otobüslere ve otobüs duraklarına da yaptılar. Yamalı bohça gibi şehrin içinde dolaşıyorlar. Duraklara ne demeli. Duraklar da birdenbire yeşillendi. Önceki rengi sarı olan durak tabelaları da beyaz oluverdi. Oysa bu tür şeyler kente dair işaretlerdir. Yıllar içinde gelenekselleşmiş kentin imgesinin küçük küçük ama önemli parçalarıdır. Öyle olup olmadık değiştirilemez. Ama iş politik olunca, niye değiştirdiklerini anlamak hiç de güç değil…

Biz yine yolumuza dönelim, şimdi Bekâr Sokak’tayız. Yeni konulan tabelada “Bekâr sokak” yazıyor; sokağın içinde duvarın üstündeki önceki tabelada “Bekâr Sokağı” yazıyor. Bu sokak son birkaç aydır büyük bir değişim yaşıyor. Hani şu incik boncuk tezgâhlarının bulunduğu sokak. İşte orası Bekâr Sokak. Taksim’den gelirken Fitaş bloğunu geçtikten sonra sağdaki ilk sokak.

Özellikle AFA yayınevi sokağa taşınıp, AFA Kitapçısı açıldıktan sonra sokağın şekli değişti. AFA’da özelikle yeni çıkan hemen hemen her kitabı bulabilirsiniz. Ardından Pia –Attilâ İlhan’ın şiiri gibi–, öteki adı Sarı Kahve açıldı. Masalar dışarı atıldı, sokak büyük bir canlılık kazandı. Herhalde İstanbul’un en kalabalık sokağı. Ayrıca sokakta gidebilecek bir başka kafe Sappho, üst katında daha çok Karadeniz yemekleri yapan Kofi, onun biraz aşağısındaki Beyoğlu Ocakbaşı var. Sokakta yalnızca bunlar yok; Beyoğlu’ndaki öteki sokaklardaki gibi, burada da gece klübü, kahve vb. var.

Pia şirin bir yer, gençlerin işlettiği bir başka kafe. Çalışanlarıyla uygar sohbetler yapabileceğiniz; dostlarınızla buluşacağınız, hatta bir iş görüşmesini, belki uçuk bir tasarıyı konuşabileceğiniz; akşam kahvenizi ya da içkinizi huzur içinde yudumlarken, haftalık dergilere ve gazetelere şöyle bir göz atıp sokaktan geçenlerin canlılığına kendinizi kaptıracağınız bir yer. Sokaktaki masalarda oturup –umarım o masalar kalkmaz oradan– gelip geçene bakmanız sizi oldukça şaşırtacaktır. Sanki tüm İstanbul oradan geçiyordur. Attilâ İlhan kendi “Pia”sında şöyle diyor:

 

seslendiğini duysam pia’nın

sırtında yoksul bir yağmurluk

çocuk gözleri büyük büyük

üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia’nın

ölsem eksiksiz ölürdüm

 

Geçenlerde Pia’da, Aras Ören ve Ergin Ertem ile sohbete dalmışken, Demir Özlü geldi ve masaya oturur oturmaz kafenin adını sorup Pia olduğunu öğrendiğinde hemen şiirin ilk dizesini mırıldandı: “ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın”. Aslında, bir yerde, burada duvarlar sarı renkli, bu şiir olmalı.

 

***

İstiklal Caddesi bir şenlik. Bir kültür renkliliği. Kafeleriyle, sinemalarıyla, kitapçılarıyla kentin yüreği. Kimileri kafaya koymuş, bir hançer saplayacak. Bunca yıl şu İstanbul az mı yara aldı; bunu da atlatır. Eskisi gibi değil, çok şey değişti, sevenleri artık sesini yükseltiyor, şehrine sahip çıkıyor. Mesele biraz da yürekte…

 

(1995; Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş