Bilinmez Bir Yolun İzinde...

"pazartesi yazıları"


Bilinmez Bir Yolun İzinde ya da

Düşsel Yolculuklar

 

 

 

 

Yaşamının son üç kışını Hindistan’da geçiren ve önümüzdeki kış için yolculuk hazırlıklarına başlayan bir dostuma, Antonio Tabucchi’nin Hint Gece Müziği’ni okumasını salık vermiştim. Dostumun izlenimi netti: “Çok iyi. Gördüğümü okudum. Neyse onu yazmış.”

Kimi yazarlara göre edebiyat metni bir yoldur. Okumak da bu yolculuğa çıkıştır, bu yol genellikle entrika ve serüvenlerle doludur. Çoğunlukla çözümü çetrefil düğümlerle sürer gider.

Bazen yolun sonunda bir bilinenle karşılaşırsınız: “son”da yani varılan son noktada bir “çözüm” söz konusudur. Buna “kapalı”dır diyebiliriz. Bazen de so­nunda bilinmezlik vardır. Yani “açık”tır. Bu daha çok bizi yanılsama ve var-yok kavramlarına götürür.

Metnin yolculuğu hem yazarın üretiminde hem de okuma serüveninde ortaya çıkar. İç içe geçmiş bir yol alıştır bu. Konu olarak yolun izini sürerken, tema olarak da yol kavramıyla haşır neşir olunur. Hem okunanlar bir yoldur hem metnin yazılışı bir yoldur. Yazının yolu demek daha doğru.

Antonio Tabucchi metinleri, Hint Gece Müziği, Ufuk Çizgisi, Requiem, Fer­nan­do Pessoa’nın Son Üç Gününde, Pereira İddia Ediyor birer yol serüveni…

 

Hint Gece Müziği

Hint Gece Müziği, roman (tanım için böyle diyelim) kahramanının, bir arkada­şını Hindistan’da arama yolculuğu. Bilinmedik bir yolculuk ile arama eylemi... “Arama” ile “yol” bir kavram çifti oluşturuyor. Eline gelen bölük pörçük notlarla, olmadık, beklenmedik kişilerle iz sürüyor. Buradaki yol daha çok bir çizgi oluşturuyor. Bir yere doğru gitme var. Bilgi sahibi kişiler var, bazı ipuçları var. Doğal olarak bunların yorumları var...

Kahramanın iz sürerkenki yolculuğu belirlenmiş bir yolculuk: Hindistan’da. Beklenmedik olaylar, tuhaflıklar, Bombay ve öteki kentlerin betimlemeleri ile olay örgüsü, bu iz sürme çerçevesinde kuruluyor. Her olay ve her nesne aslın­da bir şekilde kahramanın arkadaşını bulmasıyla ilgili. Yüzlerce insanın yattığı berbat bir hastaneden, bir mola yerindeki kahin garabete, oradan bir manastıra kadar uzanan bir yol çizgisi ve ilişkiler yumağı.

Bir yandan da bilinmedik bir yerin yarattığı kaygılanma var: kahramanda ve doğal olarak okurda. Çoğunlukla gece yapılan yolculuk, kahramanımızın karanlıkla kurduğu ilişkiyi, öte yandan bilinmezlikle kurulan bir başka ilişkiyi de sergiliyor. Tabii bir Hindistan kavramı da var. Yani Doğu. Metinde, Hindistan’ın gizlerle dolu olduğu sık sık vurgulanıyor. Şöyle diyebilir miyiz: Hindistan’ın çekim alanı, kültürünün içinde yer alan gizleri midir?

Yolculuk alçak sesli bir melodiyle sürer. Yer yer inişler ve çıkışlar vardır. Aslında bu iniş ve çıkışlar çok keskin değildir. Merakla, biraz da kaygı atmosferiyle hoş bir şekilde “arama”nın peşine takılarak sürüklenirsiniz.

Aslında bu tür metinlerin sonu açıktır ve son diye bir şey zaten olamaz, met­nin kendi kendini yazdığını fark edersiniz. Aynı zamanda roman kahramanımız başka biri olmuştur. Aranan kişinin ta kendisidir. Bir başka şaşırtıcı yan ise şudur:

Aradığı adama dönüşen roman kahramanımız (ki şimdi yeni bir kahramanı­mız vardır) son gecesinde güzel bir kadınla nezih bir yerde yemek yer. O sıra­da öteki kayıp kahramanı arayan kişi de yani daha önceki bölümlerde henüz roman kahramanı olan ve dönüşmemiş kişi de o salondadır; üstelik hesabı da o öder.

Böylece kimin kim olduğu sorusu ustaca ortaya atılır. Bu çok önemli değildir çünkü metin yazılmıştır, yol alınmış ve bir bitiş vardır (belki şimdilik demek gerekir). Adam (kim olduğu çok önemli değildir), güzel gazeteci kadına metni anlatır. Anlattığı yazmak istediği bir romandır. Öte yandan biz zaten o romanı okumuş oluruz. Üstelik sayfalar boyu süren kahramanı da salonda olup hesabı ödemiştir. Metin/yazar, okur/yazar ilişkisinde ince bir ironinin izlerini bulmak olanaklı burada...

Birdenbire yanılsama kavramı ortaya çıkar. Felsefenin kuruluşundan beri tar­tışılagelen yanılsama. Yani var mı yok mu? Kadın öykünün gerçekliğine inan­­maz; metnin kendisine, yazılmış olana inanır da metnin başka bir gerçekliğine, yani okurken bizim algıladığımız gerçekliğe (bunun göstergesi “iz süren” kahramanın salonda bulunuşu ve hesabı ödemesidir) inanmaz. Ona göre karşısındaki adamın bir oyunudur bu. Doğru, bu metin, oyun içinde bir oyundur zaten. Yaşamda sürekli kurup geliştirdiğimiz oyunlardan biridir.

Genç kadın oyunu, adamın kendine kur yapma eğilimine bağlamıştır. Ama biz yine metnin sonunu açık buluruz. Yemek sonrası odalarına çıkarlar, son konuşmalar kadının odasının önünde geçer, ince göndermelerle doludur ve kitap kadının anahtarı kilide sokmasıyla biter: “Gülümsedi ve anahtarı kilide so­kuverdi.”

Yine birdenbire ama çok yumuşak olarak bir başka düzleme geçmiş, aradığı kahramana dönüşen kahramanımızın serüvenini unutup ya da geride bırakıp kadın ile adam arasındaki ilişkinin sonunu açık buluruz.

Aslında bu da çok önemli değildir çünkü metin anahtarın kilide girmesiyle bitivermiştir. Metinde geçen deyimiyle, olaylara uzaktan ve yakından bakarak, yani bir bakıma bakış açısını değiştirerek çeşitli sonuçlar üretebiliriz. Ama önemli olan metnin o noktada bitmiş olmasıdır. Yolculuğun da.

 

 

Ufuk Çizgisi

Hint Gece Müziği’nin “yol”u bir çizgiyi gösterirken, ikinci roman Ufuk Çizgisiise aynı kent içinde bir yolculuk, labirenti anımsatan bir yolculuktur. Roman kahramanı morgda çalışan hastabakıcı Spino’nun bilinmedik bir ölünün kimli­ğini (geçmişini) saptamasına yönelik bir yolculuk.

Burada senfoni orkestrasındaki müzik aletlerinin çeşitliliği vardır bir bakıma. Tabucchi’nin felsefeyi sevdiğine ve felsefi sorunlara tematik olarak değindiği­ne, istediği zaman yüzeye de çıkardığına metinlerinde tanık olmak çok kolay. Yine de Ufuk Çizgisi’nin sonuna koyduğu “Not”un bir bölümünü, açımlamamıza kolaylık sağlaması için alıntılayalım:

“Spino adını ben uydurdum, sonra da bağlandım. Kimileri bu adın, sevdiği­mi yadsımadığım filozof Spinoza’nın kısaltılmışı olduğunu fark edecekler; ama kuşkusuz başka anlamlara da geliyor. Hiç değilse, Spinoza’nın Sefardim oldu­ğu­nu, bu yüzden de ufuk çizgisini bakışında taşıdığını belirtelim. Doğrusu ufuk çizgisi geometrik bir yerdir çünkü bizimle birlikte yer değiştirir. Büyü olsun diye, yarattığım kişinin o noktaya varmış olmasını isterdim çünkü o da ufuk çizgisini bakışında taşıyordu.”

Spino’nun aynı kent içindeki yolculuğu, ipuçları ve birbirini izleyen giz’le­rin çözümüyle gelişir. Bu kez, adı verilmemiş ama belirlenmiş bir kenttir mekân. (Çevirmeni Sunuş’ta Cenova olarak belirtiyor.) Kent betimlemeleri de bu yol­culuk serüveni sırasında yapılır. Bir kentin morgundan, limanına kadar uzanır.

Hint Gece Müziği’ndeki gelişme, belirlenmiş bir yerin (Hindistan) en sefil yerlerinden başlayıp, en nezih yerine kadar uzanmıştır. Ufuk Çizgisi’ndeyse, morgda başlayıp bir limanın boş bir hangarında noktalanır. Morgun ölülerin yerleştirildiği çekmecedeki kimsesiz (acaba ölü kimse midir?) yolculuk, sonunda büyük ve karanlık bir hangarda biter ve yine kimse yoktur. Spino’nun, takma adı Carlo Nobadi olan ölünün (ölüm nedeni, biçimi oldukça karışıktır) “kimlik”ini arama serüveni, bu boş, kimsesiz hangarda biter: büyük bir kahka­hayla. Kahramanımız “birkaç metre ötede ışıldayan suya” bakar. (Ölüm/yaşam [deniz] kavram çiftine bir gönderme mi vardır?)

Bu kez yol serüveni daha da kaygı vericidir. İşin içine polisiye bir olay girer. Nobadi’nin terörist bir grubun üyesi olma olasılığı yüksektir. Ama tüm bunlara karşın ölümü bir “giz”dir. Çünkü onu, polisin değil kendi arkadaşlarının vurduğu sanılmaktadır. Spino’nun, olayın peşindeki gazeteci arkadaşı tarafından uyarılması, işin tehlikeli olduğunun söylenmesi, olayın düğümünü bir polisiyeye doğru götürürken, ipuçlarının peşinde koşan kahramanımız için kaygılanır, öte yandan da çözüm için meraklanırız.

Eski bir fotoğraf ile ölünün üstündeki eski bir ceketten sabırla yol alan Spino gerçeği aramaktadır. Ama hangi gerçek? Kendi gerçeği mi olan/biten gerçek mi? Burada yazarın önemle vurguladığı ufuk çizgisiyle bağ kurmak olanaklı. Bakışa göre değişiklik. İşte başka bir felsefi sorunsallık. Yine bir kimlik arayı­şı, yine bir yanılsama-gerçek ikilemi ve yine “giz”ler peşindeki bir kahramanın yol alışı. Tabucchi’nin her iki romandaki ortak temaları, konuları, metinsel özel­likleri...

Burada belki kısaca da olsa Spinoza’dan söz etmek gerekir. Tabucchi’nin ya­şamöyküsünden Portekiz edebiyatıyla derin bir şekilde ilgilendiğini biliyoruz (Portekizli eşiyle birlikte Pessoa’nın yapıtlarını İtalyanca’ya çevirmiş). Spino­za’nın köklerinde de Portekizlilik var. Hint Gece Müziği’nde de aranan adam bir Portekizli ve yolculuk sırasında çeşitli Portekiz öğelerine rastlıyoruz. Spinoza’nın, Tanrı kavramına ilişkin açıklamalarında geometriyle bağ kurduğunu da biliyoruz. Yazarın daha önce alıntıladığım “Not”unda ufuk çizgisiyle ilgili geometrik alan tanımı da ister istemez bizi Spinoza’ya götürüyor.

Böylece Tabucchi’nin Spinoza ile kurduğu bağlantıyı geometrik yer tanımı üzerinden yapabiliriz. Nitekim Spino’nun kent içindeki dolaşımı bize böylesi­ne bir geometrik mekân duygusu veriyor. Şu ya da bu şekilde bağ kurmak ola­­naklı. Ama açık olan, yazarın daha önce de belirttiğim gibi felsefi sorunsalları sevmesi ve kendi yolculuğunu (metninde) göze batmadan, didaktik olmadan usul usul deşmesi, irdelemesi: bu da metne bir başka güzellik katıyor.

“İkileme” olarak tanımlayabileceğimiz her iki kitap da bizi serüvenlere çağırıyor. Hem yol almak hem de metnin yolunu keşfetmeye uğraşmak: edebiyatın tadına vararak...



“Başka Yollar”

Benzer şekilde, Requiem’de de yola rastlıyoruz. Burada da Ufuk Çizgisi’ndeki gibi, bir kent içinde yol alma var. Yazar, metnin yazarı ya da anlatıcı Lizbon’da yol alıyor. Düşsel bir yolculuk. Yaşlı bir şairle buluşacak. Belli ki şair Pessoa. Yolculuk, bir günde, düş/gerçek karşıtlığı ve iç içe geçmişliği bağlamında sürüyor. Geçmişe dönüşler, bilinçaltındaki, hatta genetik kalıttaki izlerle sürüp gidiyor. Kitabın alt başlığının “Bir Sanrı” olması da bilinçaltındakilere bir gönderme olsa gerek.

Bir günlük serüven sırasında başka birileri, tanıdıklar, yerler ve özelikle ye­me içme kültürünün baskın öğeleriyle karşılaşıyoruz. Doğrudur, hiçbir yol, tekdüze değildir; ne kadar ilk bakışta tekdüze görünse de...

Fernando Pessoa’nın Son Üç Günündede yine bir yolculuktan söz etmek olanaklı. Metnin kendisinin yol almasını bir yana bırakalım, her ne kadar şair hastane odasında yatıyorsa da bir yolculuk izleği var. Çünkü şairi ziyarete gelenler var. Gelme, ziyaret de bizi o ândan bir ân önceki yolculuk eylemine götürüyor.

Pessoa’yı ziyaret edenlerse (bir anlamda bir sorgulama vardır), Alvaro de Campos, Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Bernardo Soares gibi Portekizli şair ve yazarlar. Ama bunların, aslında Pessoa’nın takma adları olduğunu; dahası Pessoa’nın yarattığı edebi kişilikler olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

 

 

“Cumhurbaşkanı” İddia Ediyor!

Pereira İddia Ediyor’da çok belirgin olmamakla birlikte yine bir yol almayı gö­rüyoruz: Salazar dikkatörlüğü altında, düzen suyuna giden bir gazetede kültür sayfası yapan ve suya sabuna dokunmayan Pereira’nın yazı yazdırmak için iliş­ki kurduğu genci arama uğraşısını örnek verebiliriz.

Faşizmin baskıları ve politik yaşamla pek ilgilenmeyen Pereira’nın, komünist gençle ilişki kurmasından sonra başlayan “değişimi” ya da farkındalığını da aslında metinsel bir “yol”a benzetebiliriz.

 

***

1938 yılının 25 Temmuz’udur. Kahramanımız Pereira ölümü düşünmektedir.

“Atlantik esintisi ağaçların doruklarını okşarken, güneş ışıldarken ve kent pırıldarken, evet kent penceresinin altında tam anlamıyla pırıldıyordu ve gökyüzü maviyken, gökyüzü hiç görülmemiş mavilikte ve neredeyse insanın gözlerini gözlerini yakan bir netlikteyken ölümü düşünmeye başladı diye iddia ediyor Pere­ira. Neden?”

“Neden” sorusu yazarın sorduğu bir sorudur kuşkusuz; ancak, otuz yılını yerel muhabir olarak geçirmiş bir gazetecinin “dönüşümü”nün başlangıcı olur. Romanın başındaki bu “neden” sorusu; romanın omurgasındaki kahramanımızın Salazar’a karşı eylemsizliğinin sorgulanmasından başka bir şey değildir aslında.

Hitler Almanyası ile elele olan Portekiz yönetiminin sorgulanmasın­dan, en küçük bir Alman karşıtlığına izin vermeyen zihniyetin sorgulanmasından, san­sürün, gizli polisin, devletle iç içe geçmiş faşist çetelerin sorgulanmasından başka bir şey değildir aslında.

Veremden yitirdiği eşinin portresiyle “konuşan”; ve yaşamı, maydanoz­lu omlet yemekle, sıcaktan bunaldığında şekerli limonata içmek arasında sıkışmış Pereira, bu tür sorgulamalardan uzaktadır. Bir gazetenin, haftada bir yayınlanan kültür sayfasının editörüdür ve 19. yüzyıl Fransız yazarlarından öyküler çevirmektedir. Yanı başındaki İspanya’da, Cumhuriyetçiler artık ülkelerini terk etmek üzereyken, sosyalizm Avrupa’da ciddi bir yara almış ve faşizm kanlı tırnaklarını göstermişken, kahramanımızın şikâyeti sıcaklardır.

Şişman ve kalp hastası olan Pereira’nın sıcaklardan yakınması çok doğaldır!

 

***

Tabucchi, metni öteki metinlerinde de olduğu gibi “yavaş yavaş örmektedir”. “Duru” bir kurgu söz konusudur zaten Tabucchi’de. Bu duruluk, ister istemez metnin inandırıcılığını da getirir. Böylece Pereira’nın yaşamına iyice girersiniz. Aslında “neden” sorusuyla gazetecinin yaşamına başka kişiler de girer. Bunlar, İspanya’daki Cumhuriyetçiler’e destek verenlerdir. “Neden” sorusunun ardın­dan dergileri karıştıran Pereira, bir dergide “ölüm”le ilgili bir yazı görür; yazarı felsefe öğrenimi yapmış bir gençtir; ve kahramanımızın bazı şeyleri sorgulama­sı bu gençle başlar. Pereira ondan, sayfası için yazı ister ve böylece ancak o zaman Pereira, “dünya”nın farkına varır.

Doktoru, rahip arkadaşı; ki Pereira iyi bir Katolik olduğunu iddia ediyor, trende karşılaştığı bir kadın, kahramanımızın “dikkatini”, maydanozlu omlet, şekerli limonata ve karısının portresinin önündeki iç dökmelerden, 19. yüzyıl Fransız edebiyatına bile katlanamayan Salazar yönetimine çekerler.

 

***

İlk bakışta didaktik ve klasik bir metin gibi görünmektedir roman. Ancak, Tabucchi’nin duru kurgulaması; zamanları ve anlatım kişilerini iç içe kullanarak oluşturduğu metin örgüsü; metne –neredeyse lirik– özgün bir söylem kazan­dırmıştır. Tabucchi “yaşanmış” bir olayı, bu olayın kahramanının ölümünden sonra kaleme almıştır. Zaten, hangi roman, içinde geçen “olay” neyse, yaşan­mamıştır?

Pereira İddia Ediyor, altmış yıl öncesinin Portekiz’ini anlatmasına karşın, bir yanıyla bizim için günceldir: Bir gazetecinin “düşünce ve ifade özgürlüğü” için kendi küçük dünyasındaki direnişi...

Bizi de biraz ilgilendiriyor çünkü 1997 yılında, gazetecileri, yazarları, yazdık­larından ve yayınladıklarından dolayı içeri tıkan bir ülkenin; “düşünce ve ifade özgürlüğü” olmayan bir ülkenin; polisi, kameramanları, muhabirleri tekme-to­kat döven bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Tabucchi’nin söylemiyle yazarsak, ülke­de demokrasi olduğunu iddia ediyor!

Antonio Tabucchi’nin anlatıları bizi, “giz”lerle dolu düşsel bir “yol-serüve­ni”ne çağırıyor. Pessoa’nın dizeleriyle bitirelim, “Tabucchi ülkesi”n­deki kısa yolculuğumuzu:

Yolcular, yolculuklar -bunların her türlüsü!

Nice ulusları yeryüzünün! Nice uğraşlar! Nice insanlar!

İnsanın hayatını yöneltebileceği nice değişik yönler

Ve sonunda her zaman, her zaman aynı olan hayat.

 

 

Bkz. Antonio Tabucchi, Hint Gece Müziği (1996), Ufuk Çizgisi (1996), Requiem (1997),

Fernando Pessoa’nın Üç Günü (1997); çeviriler Münir H. Göle, yayınlayan Afa yay.

 

(1997; Roman’tik Bir Yolculuk, Plan B yay. 2005.)
Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş