Bir Bozkır Çiçeği...

BİR BOZKIR ÇİÇEĞİ, HÜZNÜYLE EPEYCE RENKLİ

 

Nurten bodrum katındaki odaya bir hışımla girer. Bu romana* da giriştir ve girmesiyle de egemen olur. Oktay Bey’in sekreteridir hem de “metres”i. Roman küçük memurlardan genç Seyfi’nin gözünden anlatılmaktadır, bundan sonra da Seyfi’den sürdürülür ama Nurten’in bakışı da vardır; daha sonra romanın ortasında karşımıza çıkacak olan Müfit’ten de anlatı sürer.

Seyfi bir bakıma bir Tabula Rasa’dır; yâni boş levha. Annesiyle taşradan gelmiş, babası ölmüş, parasızlık yüzünden üniversiteden ayrılıp çalışmak zorunda kalan henüz yirmisini devirmemiş ama öğrenmeye aç. Seyfi ayağının tozuyla Ankara ile uyum sağlaması gerektiğini kavrar. Bir anlamda sınıf atlama isteğidir. Öğrenme ve okuma çok önemlidir. Her şeyi öğrenme: pastanede bir erkeğin bir kızın karşısında nasıl davranacağı da dâhil. Benzer şekilde eline geçirebildiği her kitabı okur.

Kadınlar, cinsellik konusunda da acemi olan saf Seyfi’nin o gün, Nurten’in odaya girmesiyle hayatı değişir. Kendisinden beş yaş kadar büyük olan Nurten’in peşine düşer, onu seviyordur, öyle duyumsuyordur; ancak asıl mesele hayatı yeni tanımaya başlıyordur.

Seyfi ile karşılaştığı günden sonra, bu genç delinkanlıyla ilgisi yoktur ama Nurten’in yaşamı da allak bullak olur. Önce Oktay Bey şirketten ayrılır. Ona âşık değildir ama iyi bir adam olan Oktay’da bir erkeğin eksikliği giderilmektedir. Oktay gittikten sonra orada kalmak istemez; işten ayrılır, adamdan da! Burada Nurten’in onurlu bir davranışı görürüz. Zaten tanıdıkça hayata ilişkin çelişik bakışlarına, yaşadığı acılara karşın erkekler dünyasında ayakları üzerinde durmayı beceren genç bir kadın çıkar karşımıza. Ama şimdi, kendisini dinlemeyle bir bilinmezin içindedir. Aslında sonra anlarız ki göldede kalmayı seçip basit bir yaşamı yeğlemektedir. Gülmek, eğlenmek ama tabiî ki sevmek. Ardından birlikte yaşadığı annesi ölür. Böylece bilinmezlik daha da derinleşir. Yalnızlık da cabası. Tembellik günlerinde, annesinin acısıyla evde otururken kapısını Seyfi çalar. Baş sağlığına gelmiştir ancak ikisi de bilmektedir ki bu bahanedir. Geliş o geliş ve Nurten’in hayatına girer, genç kadın da onu hayatına sokar.

Seyfi’nin taşralığı, saflığı, öğrenme arzusu, eğlenceli zeki yapısı Nurten’i çeker. Kendisinden beş yaş küçük olmasına karşın aradığı gölgelik olduğunu düşünür ki daha sonraki yıllarda bunun bir yanılgı olduğu ortaya çıkacaktır. Her şeyden önce Seyfi gölgeliği değil tam tersine öne çıkmayı, hep başarmayı istemektedir. Seyfi ile evlenir, annesiyle birlikte oturur. Bu Nurten’in yaşama ilişkin verdiği büyük bir tâvizdir. Arzuladığı o sâkin yaşamda mutlu olmayı denemek için. Ya da o basit güzel günlere ulaşmak için.

Nurten, daha önce bir kez evlenmiş ancak kocası düğün günü davetlilerden bir kızla yatak odasına girince pencereden kaçmıştır. Bu travmanın Oktay Bey’e kadar sürmesi doğaldır. Oktay Bey ise onun için zorunlu bir liman olmuştur. Ne var ki ondan da kopmuş ve bilinmezlikle dolu yaşamını belki Seyfi dolduracaktır; doldurmalıdır. Annesiyle birlikte yaşama pahasına, bir bakıma taşra âdetlerinin içinde varolma pahasına. Öte yandan Nurten manevî özverinin yanında maddî özveride de bulunur. Başka bir işe girer, Seyfi’yi işten çıkartır ünivesiteye sokar, hatta İngilizce kursuna gönderir. Kendi parasıyla üçünü geçindirir ama hiçbir zaman onların başına kakmaz! Böylece hem alçakgönüllü hem soylu yanını görürüz. Oysa bodrum katına hışımla giren Nurten bize hiç de böyle bir izlenim vermemişti.

Zaman sıçraması olur, aradan üç yıl kadar geçer; belli ki evlilik bir şekilde sürmektedir. Birlikte yine Ankara’nın yeşil, ağaçlı doğasını dolaşmaktadırlar; kendi odalarında eğlenmeyi hâlâ becerebilmekte ve sevişmekten zevk almaktadırlar. Nurten kayınvalidesine bir şekilde katlanmaktadır; klasik müzik değil, türkü dinlemek zorunda kalsa da! Buna benzer benimsemediği onların alışkanlıklarına ses çıkarmamaktadır. Onun için bilinmezlik de sürmektedir; Seyfi’den başka bir liman yoktur ve o limanda bağlı kalmayı kabullenmiştir.

Ne var ki baştan beri duyumsarız, Nurten ne zaman bavulunu toplayacaktır ya da Vasfiye Hanım’ın temsil ettiği yaşama ne zaman rest çekecektir; biraz biraz çocuğu gibi gördüğü Seyfi ne zaman gerçek anlamda reşit olacaktır! Birden Müfit’in adı geçer. Bu Seyfi’nin İngilizce kursundan arkadaşıdır ve anlata anlata bitiremez. Öte yandan da yaşanan zaman 1969-70’tir ve siyâsî ortam derinden hissettirilir. Müfit ile derindeki bu tema biraz yüzeye çıkar. Romanın sonunda, terk edilmiş Seyfi’nin yalnız yürüyüşü sırasında artık postal ve tank paletlerinin sesi yükselecektir.

Müfit’te farklı bir aydın karakteriyle karşılaşırız. Yerleşik yaşamı ve sıradan kişileri acımasızca sorgulayan, şehirli, otuz yaşlarında son derece bilgili bir doktor. Parlak bir asistan olmasına karşın niyeti, akademik kariyer değil de deniz kıyısındaki bir Akdeniz kasabasında doktorluk yapmaktır. Bu kasabaya yerleşme ile Nurten’in gölgeliğe çekilme düşünceleri benzeşir. İkisi de mıknatısın farklı kutuplarıdır ve birleşmeleri kaçınılmazdır. Bu çekim de aşk’tır.

Müfit, Vasfiye Hanım’ın hastalığı dolayısıyla eve gelir; ardından evde ve dışarıda yemekler, dolaşmalar, sinemaya gitmeler başlar. Üç genç arasında yakınlaşma olur. Biraz biraz Eylül’ü duyumsarız. Nurten ile Müfit’in paylaştıkları, Seyfi ile paylaştıklarından daha çoktur. Ancak Nurten, Suad gibi cesaretsiz değildir. Aşkı yaşama cesaretini göstermesi açısından köklerini Bihter’de bulur. Ne var ki yüzyılın başındaki bu iki kadın roman karakterinden çok çok farklıdır; sosyal, modern, kendi gölgeliğini arayan ve kişiliğini korumasını bilen bir kadındır.

Seyfi’nin askere gitmesinden sonraki rastlantılar Nurten ile Müfit’i aşk merkezinde birleştirir. Ankara o zamanlar çok kalabalık olmasa gerek; Gima’nın şu veya bu şekilde bir “merkez” olduğunu düşünürsek, karşılaşmalarında da “zorlama” gelmez. Zaten eninde sonunda o çekim olacaktı. Birbirlerini sevseler de, gölgeye çekilmeyi ya da deniz kıyısındaki kasabada yaşamayı isteseler de, erkek ile kadın arasındaki tüm duyarlılığı tatmak arzusunda olsalar da birliktelikleri olanaksız gibidir. Her şeyden önce Nurten için böyledir. Çünkü Nurten henüz gerçeğini bulamamıştır, kendini keşfedememiştir. Müfit bunu çoktan yapmıştır, askerlik Seyfi’ye bunu yaptırmaktadır ama Nurten! İşte mesele böylesine varoluşsaldır.

Romanın sonlarına doğru Nurten ile Müfit’in yalnız olduğu bir bölümde anlatıcı “... Nurten ne kadar isterse istesin, başını bir daha o çok sevdiği, sığınmak istediği göğse yaslayamadı” (s. 188) der. Bir kez daha Müfit ile birlikte olmadığını anlıyoruz; benzer şekilde Seyfi’ye de dönmeyeceği anlaşılıyor. Öte yandan bir sayfa önce de Nurten’in duygu dünyası betimlenirken şunları okuruz: “... bir kadını kendi gözünde gerçekten yücelten iki duygudan birini (ötekini daha sonra ana olduğunda tadacaktı kuşkusuz) alabildiğine yaşıyordu.”

O zaman Nurten yeni hayatında bir başkasıyla evlendi ve çocuğu oldu. O duyguyu böylece tattı. Ayrıca anlatıcının “dişil” bir anlatıcı olduğunu söylemek zor olmasa gerek. Ana’lık duygusunu böylesine kesinlemesi sanırım bunu imliyor. Yazarın kadın olduğundan yola çıkarak belki “dişil bir anlatıcı” denebilir ama bence asıl belirleyen bu alıntıdaki tanım.

Sona gelirsek, Seyfi’ye de Müfit’e de “ayrılık” mektupları yazan Nurten bavullarını toplayıp İstanbul’a gider. Bir süre orada kalacak, kendini keşfedecektir. Aslında Müfit’in varlığı, yaşamına girmesi ona bu kararı verdirmiştir. O güne kadar başına gelen “son”lar bitmiş, artık “başlangıç”lar başlıyordur. Nurten gerçekten de bir bozkır çiçeği, hüznüyle epeyce renkli.

Notos, Ekim-Kasım, 2016

* Selçuk Baran, Bozkır Çiçekleri, YKY, Mayıs 2009.

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş