Bir Çift Kumru Gibi Koyu Karanlıkta

 

BİR ÇİFT KUMRU GİBİ

KOYU KARANLIKTA

 

 

 

 

 

 

 

Kuşların sesiyle uyanıyorum. Serçeler oldukça özgür. Bazen bülbül sesini de ayırabilirsiniz, aralarından. Kumruların sesi de geliyor.

Yeni bir sabah, ömrümüm geçtiği rüzgârlı yaz körfezinde...

Yalnızlığıma alışmak istiyorum doğanın içinde. Yokluğun beni daha da yalnızlaştırıyor. Önceleri yalnızlığımı hem severdim; hem de yalnızlığım için kederlenirdim. Şimdi yalnızca yalnızlığıma alışmaya çalışıyorum.

Günler birbirini kovalıyor, zamanı çözemedik ama, zamanın akışını da kanıksadık doğrusu. Her ne kadar bu bizi kaygılandırsa da!

 

Bir kumru eşinden ayrı düşmüş, çimenlerin arasında çırpınıyor. Kanadı kırılmış, kıpırtısız duruyor, bakışları donuk, belli ki bir ölüm hali.

Kumrunun donuk bakışlarında geçmişe uzanıyorum; doğduğum eve gidiyor belleğim. Kendimi bildim bileli pencerinin hemen altındaki saçakta kumrular vardı; gur gur diye öter, çift çift gezerdi. Annem çarşıya gittiğinde, pencere önünde bekler, annemin dönüşüne bakardım, belki kumrular öpüşür de ben anlamazdım...

İstanbul’un en eski semtlerindeydi. Güvercinler cenneti Eyüp’teydi doğduğum ev. Güvercinler Eyüp Sultan Camisi’nin avlusunda, kumrular ise evlerin saçaklarındaydı. İstanbul aynı zamanda kumruların da kentiydi. Evden taşındığımızda henüz yaşım ikili haneleri bulmamıştı.

Zaman nedir ki, bir başınızı çevirmişsiniz geçivermiş.

Yedisinden yetmişine seferber oluyor, rüzgârlı körfezin en eski sakinleri. Bir kaygı kumrunun çevresinde.

Küçük bir kız kumruyu alıyor, minik elleriyle yaşlı bir kadına uzatıyor. Yaşlı kadın seksenine varmış, küçük kız daha ikili hanelere gelememiş. Hatırı sayılır bir zaman aralarındaki; bir yapılanma tarihi sanki.

Yaşlı kadın başındaki yaşmağıyla annesinden devralmış bir geleneği sürdürüyor. Kumrunun kırık kanadına zeytinyağı sürüyor. Dikkatle izliyorum yaşmaklı kadını. Kırk yıl önce çarşıdan gelişini beklediğim gibi bekliyorum biraz uzakta. Yakın olsam, sanki kumrunun canı daha da acıyacak.

Küçük kız umutlanıyor. Kumruyu bir sepete koyuyor. Kuş birazcık olsun canlanıyor, ancak ölüm hali geçmiyor. Küçük kız tüm bunlardan habersiz, umutlu ve zeytinyağının mucizesini bekliyor.

Yalnızca başındaki yaşmağı devralmamış yaşlı kadın; zeytinyağını örf-adet mirası olarak küçük kıza bir umut ışığı olarak veriyor. Zeytinyağının insan bedenine sürülmesi de Homeros zamanına kadar uzanıyor. Üç bin yıllık bir serüven. Üstelik ne kadar da yakınız o topraklara...

Zeytin ülkesinden esen rüzgâr belki de nedeni oldu kumrunun kanadının kırılmasına. En kötüsü eşinden ayrı kalışı. Kim bilir belki, bu da sert acımasız rüzgârın işidir. Doğa da zaman içinde sonsuz bir hareketlilikte...

Aysız geceler sürüyor...

 

Gecenin karanlığında genç bir kız ile kumsalda yürüyorum. Deniz bizi çağırıyor, kuma çekilmiş bir sandal kuytusunda kızın ateşli dudaklarında karanlığa karışıyorum. Dalgalar denizin yürek çarpıntısı. Benimki gibi.

Ay yok ama:

 

Denizin rengi fırtına

Deniz yüreğimin coşkusu yıllarca

 

Bu koyu bir gece. Issız kumların ıslaklığı imkânsız, yüreğimin ateşini söndürmeye... Genç kızın teni yumuşak, davetkâr; dudaklarım bedeninde dolaşıyor. Gizlenme telaşı sarıyor bedenimi. Rüzgâr daha da kamçılıyor isteğimi. Arzuyla dolu bir çift oluyoruz, yıldızların altında. Her ne kadar koyu da olsa gece, yıldızlar hep üstümüzde.

Kaçamakların zamanını çok gerilerde bıraktıysam da ömrümün geçtiği rüzgârlı körfezde kızın çıplaklığını içiyorum, bir çöl susamışlığıyla.

Ceneviz Kalesi, kızın hayat dolu diri çıplak bedeninin hemen ardından yükseliyor. Yalnızca dalgaların sesi bir aşk şarkısı olarak kızın uzun saçlarından Ceneviz Kalesi’nin düş duvarlarında yankılanıyor. Kim bilir belki rüzgârın şarkısı, İmroz’da, karşıdaki uzak adada zamanda kalmış bir aşkın da şarkısıdır.

 

Ertesi akşamüstü güneşin batışıyla birlikte hilal haliyle ayı görüyorum. İlk ben görüyorum. İlk ben gösteriyorum. Genç kız hemen yanıbaşımda, güneş sonrası gökyüzünün gri maviliğine hayran bakıyor. Ay hilal ve genç bir kızın bedeni kadar narin.

Bu kez aylı geceler sürüyor, ay giderek büyüyor.

Geçmişteki Tanrılar Tapınağı ile ünlü Samothraki’nin tepesinde, ayın kırmızı hilal haliyle batması işaret oluyor genç kızın dudaklarında yitmeye. Yine bir çift kumru misali, koyu kaçamak gece başlıyor; ama yıldızlar hep üstümüzde.

Zaman eşinden ayrı düşmüş kumru için hiç de iyi geçmiyor. Kumru sepetin içinde ölümüne hazırlanıyor; donuk bakışları böyle söylüyor. Küçük kız ölüm haline çok çok uzak, hâlâ umutla başında bekliyor. Kumruya minicik avucuyla su taşıyor, buğday taşıyor. Nafile, kumru ağzını açamıyor.

Kanadı kırıldığı için mi, eşinden ayrı düştüğü için mi? Kim bilir!

Yaşmaklı yaşlı kadın bir kez daha kumrunun kanadına zeytinyağı sürüyor. Küçük kız gözleri kocaman açık, ısrarla bekliyor, hemen yaşlı kadının ve kumrunun yanı başında. Geçmişin içinden, kültür derinliklerinden yok olmadan gelen zeytinyağının mucizesine inanıyor her ikisi de.

Ne var ki çaresiz, mutsuz bir son bekliyor hepimizi.

Küçük kız ağlamaklı, günlerdir özenle taşıdığı elindeki sepet bu kez boş, ağbisinin hemen yanında saf, çocuksu hem de acıklı bir töreni izliyor, gözleri dolu dolu.

Kumru, eşinden ayrı düşmüş tek bir kumru olarak, kanadı kırık toprağın içinde artık. Kumrunun iki günlük öyküsü kaçınılmaz izler bırakıyor yediden yetmişe.

 

Sabah bile değil daha doğanın devinimi başlamamış, hava kurşini, yalnızca rüzgârın uğultusu var. Uyanıyorum. Issızlığın, renksizliğin görünebilir hali. Doğanın ve günün fecir hali.

Gündüz de gece de uyuyamıyorum, belki bedenim bilincimin ötesinde beni yalnızlığıma alıştırıyor; yalnızlığıma alışıyorum.

Birden kumru sesi geliyor. Benzersiz ötüşünü dinliyorum. Bir kez daha, sonra bir kez daha. Sanki doğaya ve insanlara bir işaret. Yavaş yavaş sabah oluyor; doğa da insanlar da güne başlıyor.

Artık ayın denizden battığı geceler, korsan kırmızısıyla. Ay giderek büyüyor. Ay büyüdükçe, bedenlerin kösnüllüğü de artıyor; uyku tutmuyor aşksız gecelerde...

 

Yoksa, zeytin ülkesinden gelen rüzgârın şarkısında, genç kızın Ceneviz Kalesi’ne doğru dalgalanan uzun saçları bir düş müydü, ey aşk?



(2004; Ben Hep Seni Yazdım, Özgür yay. 2008.)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş