Bir Gerçeğin İçinden Geçiyorum

 

 

BİR GERÇEĞİN İÇİNDEN GEÇİYORDUM

 

  Sıfır noktasına dönüş yok biliyorum, biliyorum ama yine de zaman nedir? Görece mi? Zamanı geriye döndüremeyeceğiz, biliyoruz; peki ya anılarımız, bizde iyi kötü, çirkin güzel, hüzünlü sevinçli iz bırakan ânlar, insanlar!

  Yeni bir yılın ilk günleri, Ocak başı olmalı, yalnızlık zamanının hüküm sürdüğü. Hani şöyle içinizde bazen tanımsız bir sıkıntı, bir keder duyumsarsınız, yaşarsınız; işte öyle bir şey. Akşamüstüdür, gecenin karanlığı yeryüzünde başlamıştır. İçiniz sıkıntı, dışarısı karanlıktır. Bir duble rakı koyarsınız kendinize, yalnızlığınızla baş başa içeceksinizdir. Bir iki küçük meze tabağı içinde atıştırdıklarınız. Tabii ki beyaz peynir ve maydanoz; rakının vazgeçilmez müttefikleri.

  Ben de öyle yaptım o sıkıntılı akşamüstünde, ki gecenin karanlığı artık kentin üstündeydi. Sonra, bir şey dinlemeli dedim kendi kendime. O ortama uyan; ilk akla gelen tabii ki Münir Nurettin Selçuk’tu. Beni her zaman büyüleyen sesi. Sonra en sevdiğim şarkısına, beni en çok anlatan, özellikle de aşka dair duyumsadıklarımı söyleyen şarkıya geldi sıra. “Tereddüt”tü bu parçanın adı.

 

  Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı,

  Darılmak âdeti bilmem ki çapkının naz mı,
  Desem ki... Ben seni, yok dinlemez ki hiddet eder,
  Niçin bu sözde ne var, sanki hiddet etse ne der,
  Desem ki... Ben seni pek, ya kızar konuşmazsa,
  Derim bu çektiğim insaf edin eğer azsa,
  Desem ki... Ben seni pek çok, hayır kızar bilirim.
  Tereddüdüm acaba hiddetinden az mı elim.
  Desem ki... Ben seni pek çok, sakın gücenme e mi,
  Sakın gücenme eğer anladınsa sevdiğimi.
 

  Münir Nurettin ile yol aldı rakı masam. Baş başa içmenin keyfini de sürüyordum hani söylemek gerekirse kendimle. Nedense bir zaman sorunu yaşadım birdenbire; bir zaman sorununun içine girdim. Tanpınar’ın dizelerinde gibiydim. Bir yandan Münir Nurettin bir yandan Tanpınar:

 

  

  Ne içindeyim zamanın,
  Ne de büsbütün dışında;
  Yekpâre, geniş bir ânın
  Parçalanmaz akışında.

 

Sonra konuklarım geldi, anıların içinden rakı masama. Babam geldi, şaşırmadım, gerçekliği zorladı diye sevindin, ne kadar da özlemişim. Sonra Onat Kutlar geldi, her zamanki gibi sevecendi, bir yemek yiyecektik olmamıştı; sonra kadim dostum, ağbim Aziz Çalışlar, arkadaşım, yayıncım Refik Ulu geldi.

Rakı içiyorduk sessiz sohbetimizle, ben zaman içinde bir tüy kadar hafiftim Tanpınar’ın betimlediği gibi:

 

 
 Bir garip rüyâ rengiyle
 Uyuşmuş gibi her şekil,
 Rüzgârda uçan tüy bile
 Benim kadar hafif değil.

 

 

Sonra dayım göründü, yengemin elini tutuyordu; hep âşıktı ona, yengem utanırdı, herkesin içinde ona sarılmak istemesinden; hep âşıktı, oğlan dayıya çekermiş. Benim aşk tutkum demek ondan geliyor. Ama hayret vericidir, belki eski kuşaktan olduğundan tek bir kadına bunca yıl aşkla bağlılık! Neyse onlar fazla durmadılar. Babam da öyle, bilirim hem içkiye dayanıksızdır hem de uykusu erken gelir; demek değişmemiş alışkanlıkları. Dürüstlüğü öğrendiğim babam da gitti, kim bilir bir daha görür müyüm!

Aziz de Onat da ikisi de iyi içerdi; devam ettik sessiz sohbetimize rakının eşliğinde. Bir yanda şarkı, kim bilir kaç kez dinletiyordum onlara “ben”i anlatan “Tereddüt”ü. Belki kendimi anlatamadığım için dinletiyordum şarkıyı, durmadan.

Sonra Halil Kıyak geldi, tanımazsınız, ünlü değildi, hiç olmadı, belki olacaktı. Tam yirmi üç yaşındaydı ve yirmi üç yaşında kalmıştı. En son konuşmamız bir Ankara dönüşüydü; ucuz bir otobüs, öğrenci işi. Fotoğraf çekerdi; fotoğraflarımızı çekti ve gitti. Dört kişidiydik masada; bir Babıâli anısıydı. Keşke babam da olsaydı. Son zamanlarda babam ile hiç fotoğrafım olmadı.

Konuklarım teker teker terk ettiler rakı sofrasını; gitmek zorundaydılar, kalamazlardı; ben de başka bir evrendeydim, sanki bir düşevreni!

 

 

 Başım sükûtu öğüten
 Uçsuz, bucaksız değirmen;
 İçim muradına ermiş
 Abasız, postsuz bir derviş;

 

 

Karanlık ilerlemişti, şişenin de dibi görünmüştü. “Tereddüt”, hiç tereddüt etmeden dönüyordu; kısır bir döngü değil, kendini yenileyen bir bellek gibiydi. Yalnızdım, yarı karanlık masamda; son dubleyi de tabaklarda kalmış meze kırıntılarıyla içtim.

Sonra kendimi dışarı attım, belki başkaları da gelecekti ama artık evde duramazdım, gece hüküm sürmeye başlamıştı, yalnızlaştıkça yalnızlaştığım kentimde. Ne kadar geçmişti bu kentte, ömrüm. Zaman neydi! Dönüşsüz bir akış mıydı? Yoksa acıların, sevinçlerin, özlemlerin, kederlerin, aşkların, aşk acılarının bir toplamı mıydı? Yoksa umut etmenin, beklemenin yanılsaması mıydı?

Kendimi gizemli çağrısının çekiciliğine kaptırdığım kentin karanlığında, sokaklarda, caddelerde yol aldım. Bir yandan da Tereddüt’ün makamıyla, Tanpınar’ın şiirinin son dizelerini söylüyordum; bir düşkurgusunda değil, bir gerçeğin içinden geçiyordum:

 

 

 Kökü bende bir sarmaşık
 Olmuş dünya sezmekteyim,
 Mavi, masmavi bir ışık
 Ortasında yüzmekteyim.

 

 

 

 

(Nisan 2004, Kaçak Yayın)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş