Bir Gün Belki Beyaz Oy!

BİR GÜN BELKİ BEYAZ OY!

 

 

Seçimler, kuşkusuz ki demokrasinin önemli taşıyıcılarından biri. Ne var ki seçimlerin sonucu her zaman “doğru” ya da o toplum için yararlı bir sonuç mu? Bu da demokrasinin açmazlarından biri! Çoğunluğun istediği şeye saygı duymak gerek, hatta azınlığın isteğine de saygı duymak gerek ama çoğunluk büyük yanlışlara da imza atabilir!

Bizim partiler ve seçim yasasının son derece anti-demokratik olduğunu yıllardır yazıp duruyorum, başkaları da yazıyor hatta yıllar öncesinden bile çoğu parti temsilcisi de söylüyor ama kimse değiştirmeye yeltenmiyor, Makyavelizm’in bir çeşidi olarak hepsi kendi işine yaramasını bekliyor!

Üstelik oy kullanmayana da ceza var. 12 Eylül döneminin faşist uygulamalarından biri. Bildiğim kadarıyla bu güne kadar kimseye uygulanmadı. Yirmi yıldan fazla oldu, peki niye kaldırılmıyor. Çünkü anti-demokratik ve komik. İnsanın oy kullanmama gibi bir hakkı da olabilir.

Hep bir gerekçe vardır, bir türlü de anlayamam. İşte oy vermezseniz ya da şunu desteklemezseniz “şunlar” gelir. Ben niye siyasi olarak benimsemediğim bir partiye oy vereyim. Özellikle de genel seçimlerde. Üstelik, bizim seçim sistemi “iki aşamalı” değil! Ayrıca “şunlar” gelsin ne demek!

12 Eylül Anayasası’na bu ülkede yüzde doksanın üzerinde oy çıktı, olacak şey değildi ama oldu! Tersi olsaydı, acaba ne olurdu? Ya da 1983 seçimlerinde, halkın büyük çoğunluğu boş oy kullansaydı ya da sandığa gitmeseydi. Bırakın yirmi beş yıl öncesini, son seçimlerde, herhangi bir seçimde halkın büyük çoğunluğu boş oy kullansa ya da sandığa gitmese!

Neyse bizde böylesine tepkiler olmaz, olmaz çünkü yaşam biçimi olarak bu toplumun insanına uymaz; o zaman bir romana geçelim!

 

Saramago ve Görmek

 

Saramago, son romanı Görmek’te yukarıda değindiğim seçim-seçmen-oy-iktidar-iktidar olmak gibi sorunları, gerçekliğin adeta “parodi”sini kurgulayarak, ironik bir biçimde işliyor. Can Yayınları’ndan iki hafta önce çıkan kitabı dilimize Aykut Derman çevirmiş.

Portekizli José Saramago, yaşayan en ünlü ve önemli romancılardan biri. 1998 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazar iki yıl önce İstanbul’a da gelmişti ve Türkçe’de çok sayıda romanı yayınlandı. Kendisi de bir süredir, Kanarya Adaları’nda yaşıyor.

(Görmek 2004 yılında yayınlanmış.)

Bir ülkede belediye seçimleri olur, bu ülkenin her ne kadar seçim de olsa demokratik bir rejimi olduğunu söyleyemeyiz. Seçimlerde, başkentteki halkın yüzde yetmişinden fazlası beyaz oy yani boş oy verir. Kuşkusuz ki bu iktidara büyük bir tokattır.

Ama hükümet hemen bir ikinci seçim yapar ve iktidardaki sağ parti ile merkez parti yüzde sekizer, sol parti de yüzde bir oy alır. Seçmenlerin yüzde seksen üçü beyaz oy yani boş oy kullanmıştır, her ne kadar başbakanın, devlet başkanının halkı seçimlere teşvik etmesine ve boş oy kullanan “şeytan”a uymamalarını söylemesine karşın!

Bu nutuk biçimleri ne kadar da tanıdık. Zaten roman genellikle demokrasisi geri kalmış, genişleyememiş ya da baskı altındaki ülkeleri çağrıştırıyor. Bundan sonrası, zaman zaman bir film gibi de okuyabileceğimiz bir serüvene dönüşüyor.

Sertlikten yana olan iktidar hemen uygulamaya koyuluyor, “hain”leri ortaya çıkarmak istiyor ve bunun planlarını yapıyor. Ama hükümetin içinden iki “dürüst” politikacı istifa ediyor. Hükümet başkenti boşaltıyor, bakanlıklar, polis, asker, vb. hiçbir devlet kurumu kalmıyor; başkent başka bir kente taşınıyor! Üstelik başkentin etrafı askeri birliklerle çevriliyor, dışarı çıkan olsa öldürülecek! Bir çeşit tecrit, bir çeşit ceza…

Bu noktada roman bana Albert Camus’ün Veba’sını anımsatıyor; veba yüzünden bir kent tecrit edilmişti ama bu romanda veba salgınına eşdeğer olan, aslında halkın büyük çoğunluğunun dayanışması. Ama Memet Fuat’ın deyimiyle söylersek çağdaş Makyavelizm, devreye giriyor, zaten devreden hiç çıkmıyor.

Hükümet, gizli ajanlarıyla her türlü kirli oyuna başvuruyor. Belediye başkanı da, ajanlarca metroda patlatılan bombadan ve yirminin üstünde insanın ölmesinden sonra istifa ediyor. Öte yandan, hükümetin önlemlerine karşın halk yaşamını bir güzelce sürdürüyor. Bu iktidarı daha da kızdırıyor. Bir günah keçisi bulmak için her türlü “gizli” yola da başvuruluyor!

İş bir kadının başına patlıyor! Üstelik yazarın sinemaya da uyarlanan (sanırım önümüzdeki aylarda izleyeceğiz) ünlü Körlük (1995) romanındaki kadın karakter bu! Görmek’te, bu romana önemli göndermeler var. Üstelik belleğim beni yanıltmıyorsa, Körlük’ten de Görmek’e yani ileriye dönük bir-iki gönderme var. Demek ki, bu romanın en azından fikrini çok önceden ya daKörlük’ü yazarken oluşturmuş.

Neyse, gerisi romanda! Kesinlikle okunmalı!

 

(Referans Gazetesi, 6.9.2008)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş