Bir Sonbahar Kadar Yalnız

 BİR SONBAHAR KADAR YALNIZ

 

Bir sonbahar kadar yalnızım.

Bir yazsonu; işte 21 Eylül ve sonra takvimdeki sonbaharın başlangıcı. Yaşamımızdaki, sonbaharlardan biri daha... Kırılan ışıklar, yüreğinize birer hüzün okları olarak saplanır.

Belki de Eros’un intikam oklarıdır bunlar.

Bir İstanbul griliğinde, eflatunun mavi sularda dans ettiği bir Boğaz yalnızlığında yürürken, başıma bir yaprak düştü, sararmıştı.

Sanki bir Attilâ İlhan dizesi gibi avuçlarımdaydı:

“Elde var hüzün”.

Bir sonbahar kadar yalnızdım ve Attilâ İlhan’ın şiirleri, kederli bir gecede başucumdaki ışığın aydınlattığı bir yatakta, yalnız bedenimi ve umarsız bir aşkla sarsılan ruhumu sarmıştı:

 

hayat zamanda iz bırakmaz

bir boşluğa düşersin bir boşluktan

birikip sıçramak için

                             elde var hüzün

 

Hep sonbaharı yaşadık. Yaşadık ama yıllarca farkında olmadık. Gözlerinizin önünden doğduğunuz yerin güzellikleri, cinayetlere kurban gidiyorsa; değerleriniz, romantizm, edebiyat, aşk, “zamana yenik düşüyorsa”, başka hangi mevsimi yaşabilirsiniz?

Belki de tek bir mevsim vardı bizim için, o da sonbahar. Ötekiler, birer yanılsamaydı. Belki de hepsi sonbaharın çeşitli görünüşleriydi!

Neden olmasın, biz adlandırmadık mı onları!

Ama şimdilerde kimse pek sonbaharı falan takmıyor. Niye?

Artık yağmurlu bir sonbahar hüznünü yaşayamayacak kadar mı duygusuzlaştık!

Yağmur bize bir sonbahar hüznünü yaşatmıyorsa, bunda doğanın bir suçu yok!

Yoksa, çok mu şiirsiz kaldık!

Yoksa, çok mu aşksız...

Her şey Eylül ile başladı. İşte geldik 21 Eylül’e. Belki de en güzeli, sararmış yaprakların, unutulmuş sokakları kaplayan hışırtısında yollara düşmek...

 Sonbahar, umutsuz aşkların mevsimidir; ayrılıkların, biten aşkların, imkânsız aşkların mevsimi.

Sonbahar yağmurları, aşk acısını yüreğinde duyumsayanların gözyaşıdır. Aslında sonbahar bulutları onlar için ağlar; Oktay Rifat’ın dizelerini çağrıştırır:

 

Sonbaharın bu en kanlı yemişi,

Yokluğun düşüyordu ellerime.

 

Yine bir sonbahar; rutubet kemikleri sızlatır; hele İstanbul’unki. Artık kalınca bir şeyler giyinmenin zamanı geldi. Aslında ceket mevsimidir sonbahar. Cebinizde bir şiir kitabı, belki Hayyam’ın rübaileri, gömleğinizin yakası açık, Aşiyan’da “hürriyete doğru” yürürsünüz.

Bulutların gökyüzünü kapladığı günlerde denize bakıp özgürlüğünüzü duyumsarsınız. Denizi içinize çektikçe daha da özgürleşir, özgürleştikçe de hafiflersiniz. Yüreğinizin taşıdığı yükü denize bırakır, bulutlara doğru yükselirsiniz bir ân...

Çünkü her bir bulutun aşağıdan bakıldığında uzun bir öyküsü vardır.

Bu düş atmosferinden sizi, elele geçen bir çift çıkartır. Ya sizin aşklarınız! İmkânsız aşklarınız!

Mevsim sonbahar değil mi?

Yüreğinizdeki aşk acısı, kendi öykünüzü yaşatır. Sonbahar hüznü, artık bir kedere dönüşmüştür. Gözlerinizden, sevgiliye ulaşmanın umudunu veren Boğaz’ın sularına, yine, yazılmamış bir şiirin iki dizesi dökülüverir:

 

Beni saçlarında öldür,

Öpemediğim dudaklarına hasret kaldım.

 

(Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2008)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş