Bir "Tanrıça'nın İzinde

BİR “TANRIÇA”NIN İZİNDE

 

“–Gözlerini iyice kısmış, uzun kirpiklerinin arasından kim bilir hangi mehtaplı geceden çalınmış bir ışık çizgisiyle bana baktı.” 

 

Romanın ikinci bölümünde, anlatıcının tutkulu ama içine kapanık ısrarlı iz sürüşü, Sabiha’yı “yüceltilen” bir karaktere dönüştürüyor.* Kuşkusuz romanın anlatıcısı Cemal’in açısından böyledir ama; öteki karakterlerin Sabiha’ya olan ilgilerine, tutkularına, özlemlerine, hayranlıklarına bakarsak, deyim yerindeyse, romanın gizlenmiş tanrıçası da diyebiliriz. Gizlenmiştir çünkü Sabiha ikinci bölümde ki bu romanın üçte ikilik bir kısmıdır, adı çok sık geçmesine karşın iki kez ortaya çıkar!

Sahnenin Dışındakiler Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1950 yılında tefrika edilen ancak kitap olarak ölümünden sonra, 1973’te yayınlanan romanıdır. Mahur Beste ve Huzur ile “akrabalığı” çok yakındır. Roman, mütareke yıllarının İstanbul’unda geçer ve bir mahalleden şehrin geneline doğru genişler. Bu mahalle de Saraçhane’dedir. Cemal’ın akrabaları, sokağındaki, çevresindeki komşuları romanın kişileridir. Öte yandan Tanpınar yoksul ve yoksun bir İstanbul anlatır bize Cemal’in bakışından. Geriye dönüşlerle Dünya Savaşı’nın sıkıntısını, fakirliğini; avantacı savaş zenginleri ile onların düşkün yaşamlarını, İngilizler’le, Fransızlar’la iş kotaranlarını; ve “sahnenin dışındakiler”i yâni Anadolu’ya yardım edenleri de kurtuluş fikirleriyle anlatılır. Ayrıca, bazı karakterler siyasete ve saraya yakınlıkları-uzaklıklarıyla betimlendiği gibi Cemal’in de gerçek yaşamdaki “yazarın kendisini anımsattığını” belirtelim.

Cemal, babasının görevi dolayısıyla henüz Dünya Savaşı başlamamışken İstanbul’dan ayrılmıştır. Altı yıl sonra, 1920’nin Eylül ayında geri döndüğünde yirmili yaşlarındadır ve o günler İstanbul’un en buhranlı günleridir. Böylece İşgal altındaki o günkü İstanbul’u dolaşırken, şehrin kederini de gözlemler. Öte yandan geçmiş, çocukluk günleri, komşuları İhsan ağbisi ve tabiî ki Sabiha ile geçen ânlar bir bir ayrıntılarıyla anımsanır. Sabiha’nın bıraktığı iz derindir. İlkgençlik aşkıdır ve hiç unutulmayandır.

Sabiha’nın babası Süleyman Bey Avrupa görmüş biri olmasına karşın, daha çok çevrenin etkisiyle 12-13 yaşlarındaki kızını çarşafa sokar. Bu sahne biraz Aşk-ı Memnu’daki Nihal’in “tantanalı çarşafa girme” bölümüne benzemektedir. Kumaş seçerlerken Beşir, Bihter ile Nihal’e nasıl fikrini söylüyorsa, Cemal de biraz öyledir: “… genç kızların çarşafa girme hâdisesi çok sessiz sedasız geçerdi. Bununla beraber Sabiha’nınki öyle olmadı. Hiç olmazsa bizim evde, kahkahalar arasında ilk çarşafını giydi. Annemle ne kadar dost olduklarını yukarda söylemiştim. Bu çarşafın seçilişi, dikilişi hep onun nezareti ve yardımıyla olmuştu. Ben de bu vesile ile ilk defa kadın giyinmesinde estetik müşavirliği yapmıştım.” (s. 37)

 

Onlar da Sevecektir!

Anne-babasının tartışmalarından usanmış olan Sabiha, huzuru Cemal ile arkadaşlıkta bulur. Son derece zeki olduğunu da, ilkgençlik çağına giren bu iki çocuğa ders veren İhsan’a (o zamanlar yirmili yaşlarında) sorduğu, kadın haklarıyla ve siyasî konularla ilgili sorularında görmek olanaklı. Ancak bu derslerde Cemal, İhsan’ı öz ağbisi gibi sevmesine karşın kıskanır. Sabiha’ya duygularını açıklayamaz; bunun farkında olan Sabiha bir gün evleneceği ya da seveceği kişiyi onun da sevmesini ister ve “söz” alır. Burada Sabiha her ne kadar Cemal’e söylüyorsa da “siz” der, sanki İhsan’ı hattâ başkalarını da katar!

Verilen bu söz, ilişkilerinin sınırını belirlemiştir doğal olarak. Cemal’in ikinci bölümdeki Sabiha’yı arayışındaki “mit”in kaynağı, ilkgençlik yıllarında açıklanamayan duygulardadır. Erkeklere eş bulup başgöz eden halası Sakine’nin İhsan’ı evlendirme gayretini kıskanan Sabiha, kendi akranı olan akrabası Leylâ’yı önerir. Halası da, “o daha çocuk, senin kadar” gibisinden bir yanıt verir. Buna içerleyen Sabiha durumu Cemal’e anlatır. Sabiha’yı betimlemesi de Cemal’ın yüreğindekini göstermez mi?

 

“– Leylâ, küçük mü Allahaşkına? diye sordu. Sen tanıyorsun işte! Artık bize küçük denir mi? –Gözlerini iyice kısmış, uzun kirpiklerinin arasından kim bilir hangi mehtaplı geceden çalınmış bir ışık çizgisiyle bana baktı.”  (s. 99.)

 

Cemal’in babası, Anadolu’ya tâyini çıktığında oğluna, eğitimine İstanbul’da devam etmesini önermişse de Cemal bunu kabul etmemiştir. Onun bu kararının nedeni, hiç kuşkusuz ki Sabiha’nın istediği “söz”den dolayıdır.

 

Tutkuyla Arayış

İki bölümden oluşan romanın olay örgüsünün Sabiha odaklı olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi olayların büyük kısmı Sabiha’dan bağımsızdır, genel, siyasî, toplumsaldır ancak Cemal’den dinlediğimizden olsa gerek, sonunda gelip Sabiha’ya ulaşır; ya da ondan başlar. Birinci Bölümde, çocukluk ve ilkgençlik yıllarındaki Sabiha ama gün geçtikçe daha da parlayan Sabiha; ikinci bölümde de Cemal’in aradığı Sabiha. Üstelik Cemal, İstanbul’a gelir gelmez kendisini (İhsan’dan dolayı) Anadolu’ya gizlice subay kaçıran bir grubun içinde bulur ve verilen işleri de kotarır.

Cemal kendisine verilen görevleri yerine getirirken, hep Sabiha vardır aklında. Ne var ki bu akış içinde tanıdıklarına bir türlü, Sabiha’nın ne yaptığını, nerede yaşadığını soramaz. Bir süre sonra birilerinden, evlendiğini, annesinin öldüğünü, kocasının onu aldattığını ve babasını avucu içine aldığını, işgalcilerle iş çevirdiğini vb. duyar. Açıkçası Sabiha’nın mutsuz ve can sıkıcı bir yaşamı olduğunu öğrenir. Ancak ona verdiği bir söz de vardır. Onun sevdiği kişiyi onlar da sevecektir! Böylece Cemal için Sabiha’ya ulaşma, gizli bir tutkuya dönüşür.

Dönemin İstanbul’u semtleriyle, sokaklarıyla önümüzdedir. Başından sonuna kadar büyük bir sıkıntı vardır. Bir buhran! Çok doğaldır, İstanbul işgal altındadır; Cemal’in çocukluk günleri hem geçmişte kalmış hem de o şehir kaybolup gitmiş ve yoksullaşmıştır; ve de Sabiha yoktur. Cemal bir akşam, dönemin gözde eğlence mekezlerinden Garden Bar’a bir tanıdığıyla birlikte ünlü bir “raks trubunu” izlemeye gider. Orada Sabiha’nın kocasını görür, yanındaki şık giyimli bir Rus kadınla içki içmektedir; başka tanıdıklarına da rastlar. Çoğu eğlence için gelmiştir belki ama kimileri de toplanmanın en güvenli yeri olduğu için oradadır. Ancak yedi erkeğin özel bir durumu vardır:

 

“… Yanımda oturan Muhlis Beye, onları işaret ettim. Muhlis Bey yan gözle baktıktan sonra, Yahya Kemal’in o günlerde meşhur olan manzumelerinden birinin ilk mısra’ını yüksek sesle okudu:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç!

Hakikaten Sabiha’nın hayatına girmiş yedi insanın yedisi de, orada idik.

O gece erkek ruhunun garip bir tarafını daha öğrendim. Sevdiğimiz kadının sevdiği ve bize tercih ettiği erkeğin ihaneti hepimizi mustarip ediyordu.” (s. 240)

 

Sahneye Çıkan İlk Kadın

Sabiha “sahne”de değildir; onu arayan Cemal’se, İhsan ve ötekilerle birlikte “sahnenin dışındakiler”dendir! Kuşkusuz bu arayışın sonunda Sabiha bir gün ortaya çıkacak, kendisini gösterecektir; bu da beklemedik bir zamanda olacaktır. Ama merak duygusunu sürdürerek sayfalarca gizlenmiş “tanrıça”nın ortaya çıkışını, “Sabiha” adının anlam katlarında “ilâhî” bir anlamın bulunduğunu da belirterek romanın okunuşuna bırakalım!

Tanpınar’ın hınzırlığı mı, yaratıcılığı mı demek gerek? Romanda yalnızca adı bir kez geçen ve hiç “görmediğimiz” Afife, Cemal ile Sabiha’nın ilkgençlik yıllarındaki hem komşuları hem de Dârülbedâyi’den arkadaşlarıdır. Ne var ki “sahneye çıkacak ilk Türk kadını” Sabiha’dır! Sayfalar boyu “sahne”ye bir türlü çıkamayan Sabiha, Cemal’in kendisine zarf içinde bırakılan bir el ilânından öğrendiğine göre “Kadıköyü’nde, Kuşdili’nde Nuri Adil kumpanyasının vereceği” temsilde, gerçek(ten) sahneye çıkacaktır!

 

*Burada Dante’nin İlahi Komedya’da Beatrice’yi yüceltmesiyle, aramasıyla paralellik kurulabilir ama bu başka bir yazının konusu.

Bkz.Sahnenin Dışındakiler, A. H. Tanpınar, Dergâh yay. Ekim 2005.

 

(Notos, Şubat-Mart 2015)

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş