Bir Telefon ve Geçmişten Gelen "Özlemin"

“pazartesi yazıları”

 

Bir Telefon ve Geçmişten Gelen “Özlemin”

 

Geçen hafta bir telefon; yıllardır görüşmediğimiz bir arkadaşım, Mehmet Kök arıyor. Aslında Kök kardeşimin arkadaşıdır ama bizim de “geçmiş” hukukumuz vardır.  O gün, Kök’e bir arkadaşı bir kupür uzatmış, gazeteden kesilmiş, sararmış bir köşe yazısı. Mehmet bunun için arıyor, yazı benim 2 Eylül 1999 Perşembe günü, Cumhuriyet’teki “Işıldak ve Yelpaze” köşesinde yazdığım yazı. Tabii ki çok sevindim, küçük mutluluklardı yaşadığım o ân, günün sıkıntısını alan.

Yazının başlığı “Özlemin…”di. 1999 Kasım’da çıkan Aşkım Bir Yağmur Damlası Gül Yaprağında adlı kitabımda yer aldı; sonra Aşkım Kırmızı Bir Gül’de (2003); şimdi ise Yaşamın Kendisidir Aşk adlı kitabın ikinci basımında (Özgür yay. 2008) yer alıyor; ne var ki bu basımda bir dizgi hatası oldu ve başlık “Özlemim” olarak çıktı. Sanırım anlam açısından pek bir şey değişmiyor: “sana” olan özlem bendeki değil mi?

Şimdi, parmaklarımla dokunuyorum o kupüre, bir pazartesi sabahı. Yazdığım bütün yazıları kesip saklarım, bilgisayarda da var ama; zaman zaman o kâğıtlara ben de bakarım, anılar gözlerimin önünde ve geçmişten gelen “özlemin”:

 

 

İstanbul’un tüm caddelerini, sokaklarını yürüyorum; her adımımı ağır ağır atıyorum, zaman geçmeli; zamanı yürüyerek geçirmeye çalışıyorum, gökyüzünde gülüşüne rastlıyorum, bir sokağın köşesinde omzumdaki dokunuşuna rastlıyorum.

Kuleli’nin ışıkları henüz yanmamış, Boğaz’ın sırtlarında yüzün.

Tüm anılar bırakıldıkları yerde duruyor; kentin ışıkları kırılmaya başladı, güneş erken batıyor, akşam erken çöküyor kentin üstüne.

Yürüyorum ne kadar yürüyebilirsem o kadar yürüyorum.

 

Boğaz’ın bir kıyısından telefon ediyorum; tam da anıların bırakıldığı bir yerden, sesimi duyurmak imkânsız.

Yürüyorum, nesnelere, insanlara bakıyorum, yalnızca bakıyorum; derinliklerini, nesnelerin ve insanların öykülerini o bakışla okuyamıyorum; oysa kısa da olsa bir geçmiş kesitinde, bir kitap yazacak kadar okurdum o yüzleri.

Belki de yalnızca tek bir şeyi görmek için bakıyorum; tek bir şeyi…

Belki de yaşamımda yakaladığım en güzel şeyi, en güzel estetik özneyi görmek için bakıyorum.

Yürüyorum, dolunayın ışığının düştüğü yerden sola dönüyorum, dalgalar sessizliğime eşlik ediyor, kıyıya çarpıyor, ama bana olan saygılarından ses çıkarmıyor.

 

Dalgaların sessizliğinde, yalnızlığımla kentin içinde ne kadar yürünebiliniyorsa yürüyorum; tüm yürüyüşüm zamanı geçiyor; zamanı katediyorum, metreleri katettiğim gibi…

Ağır ağır yürüyorum, ne kadar ağır yürürsem o kadar üstünlük sağlıyorum zamana.

Her köşebaşı saatime bakıyorum, yalnızca birkaç dakika geçmiş bir önceki bakışımdan.

Sonsuzluğa yürümüyorum, yürüdüğüm yer belli; kaçınılmaz, bir masanın başında noktalanacak.

Bir yandan yürüyüşüm hiç bitmesin istiyorum –çünkü hem zamana üstünlük sağlıyorum hem de bırakılmış anılara bir kez daha bakıyorum–bir yandan da masamın başında olmak istiyorum, artık.

Çünkü kalem ve kâğıtlar beni bekliyor. Yürüyüş bitiyor ister istemez, zamanı yenmek, zamana karşı egemenlik sağlamak güç, çok güç…

 

Bu kez ellerim yol alıyor beyaz kâğıtlar üstünde, genç bir kızın saflığı kadar beyaz olan kâğıtlar üstünde.

Ellerim ise ayaklarımın tersine çok hızlı, onları durdurmak imkânsız. Biri kalem tutuyor ve hızla yazıyor, öteki ona yardım edip sayfaları düzeltiyor, sonra çeviriyor. Ama kalem tutan elimin hızına hiçbir şey yetişemez, beynimin hızı bile.

Hızla yazıyor, hiçbir şey ona yetişemiyor; yetişemez, çünkü sana yazıyor…

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş