Boğaz'a Dökülen Gözyaşları

 

BOĞAZ’A DÖKÜLEN GÖZ YAŞLARI

 

 

Bir yıldız kayar, gökyüzünden; mavi sulara izi düşer; bir kadının gözyaşı trajik yazgının acısı olarak dökülür. Aşk yüzündendir tüm bunlar. Bu kadın Aşk-ı Memnu (1900) romanının kahramanı Bihter’dir.

Bana göre modern romanımız, Halid Ziya Uşaklıgil’in (1866-1945) Aşk-ı Memnu’su ile başlar; Bihter’in iç çatışması, kişiliğinin evreleri, anlatım zamanının bozulması gibi... Örneğin romanın başındaki günü, iki kez yaşarız, hem Adnan beyin bakışından gün gelişir ve olayların akışı sürer; hem Bihter’in bakışından görürüz, Adnan beyin başlangıç noktasına (zamanına) geri döner anlatıcı, bu kez olaylar Bihter’in için akar.

 

Yasak Aşk/lar

Aşk-ı Memnu“yasak bir aşkı” anlatır. Bir belirti olmadığı için romanın yazılış yılı, romanın zamanıdır. Yeni bir yüzyılın kapısı açılmıştır. O yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve Padişah II. Abdülhamit’in baskı dönemidir.

Romanın kahramanı Bihter, kendisinden yaşça çok büyük olan ve iki çocuklu dul kalmış Adnan beyle evlenir. Evlenmesi biraz da annesi Firdevs hanım yüzündendir. Bu aile Melih Bey takımı diye adlandırılır. Eğlence yerlerinin, baloların en istenilen kişileridir, Firdevs hanım ve iki kızı. Kocasını aldatan Firdevs hanımın kötü ününden dolayı Bihter’e bir türlü kısmet çıkmamıştır. Ablası Peyker ise silik bir adam olan Nihat ile güç bela evlenmiş, bir çocuğu olmuştur.

Adnan bey bulunmaz bir fırsattır. Zengin, soylu, adı saygıyla anılan biridir. Batının kültürel değerlerini daha çok bilinçli seçmiş biridir. İlkgençlik çağındaki kızı Nihal’in mürebbiyesi Matmazel de Courton ve evindeki yaşam biçimi bunun göstergesidir. Melih bey takımında ise, daha çok bu yaşam biçimine özenti vardır. Bihter bu evliliği kabul eder, annesinin itirazına karşın; çünkü Firdevs hanımın, gizli gizli Adnan’a ilgisi vardır.

Her şeyden önce şunu söylemem gerekir. Adnan beyin yalısı İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında, Firdevs hanımın kızları ve damadıyla oturduğu yalı ise Anadolu yakasındadır. Yazar bunun üstüne gitmez ama, herhalde bu, gezinti sırasında iki ailenin sandallarının karşılaşması için değildir. Bu bilinçli bir seçim olmasa da, yazarın bilinçaltındaki diye okunabilir kanısındayım. Romanın tipik özelliklerinden biri olan karşıtlık böylece başlar, bu, hem bu romanda hem sözünü edeceğimiz öteki romanlarda aşama aşama kendini gösterir.

Bihter’in yalıya gelişi kişiliğinin gelişiminin birinci evresidir. Bu evreler ile birlikte giden iç çatışması, olay örgüsünü de belirleyen ana öğedir. Bihter’in üç evresini gözlemleriz. İlki Adnan beyin eşi, evinin kadını olmak, Adnan’ın çocuklarına annelik yapmak. Bu birinci evre onun iç çatışmasının bir başka uzantısıdır. Bu çatışma da annesi gibi olup-olmamaktır; yani kocasını aldatacak mıdır? Hayır annesi gibi olmayacaktır!

İkinci evrenin başlangıcı ise bu çatışmanın doruk noktasıdır. Çünkü Adnan’da aşkı bulamamıştır, genç bedeni “cinsel açlık” çekiyordur. Bunu, topluca pikniğe gidilen günün akşamında, odasında tek başına pencereyi açmış, bir anlamda rüzgârla sevişme sahnesinde buluruz. Bu sırada Adnan bey kapıyı açar (karıkoca bitişik odalarda yatmaktadır, arada kapı vardır); karısını o halde görünce, sevişmek ister hatta biraz da mizacına yakışmayacak bir şekilde ısrar eder. Bihter günün yorgunluğunu ileri sürerek kapıyı kapatır ve ilk kez kilitler. Bu kilitleme, aslında Bihter’in ikinci evresinin bir anlamda başlangıcıdır; dolayısıyla ardından aşk gelecektir. Kapıyı kapaması yeterliydi; çünkü Adnan bey kişiliği bakımından eşini zorlamayacak, kabalık yapmayacaktır. Hatta o küçük ısrarı için bile binlerce özür diler.

Rüzgârla sevişmesinin bir nedeni de, piknikteki bir sahnedir: Çapkın yaradılışlı kocasının yeğeni Behlül, bohem bir yaşama biçimini seçmiş, ahlaki değerlere önem vermeyen bir gençtir. Ona göre tüm evli kadınlar eninde sonunda kocalarını aldatır. Bu yüzden bir yandan Firdevs hanımla cinsellik dışı flört ederken bir yandan da Bihter’in ablası Peyker’e kur yapar. Peyker’in de biraz eğilimi vardır ama Behlül tam ensesinden öpecekken, Peyker birden vazgeçer, çünkü o babasına benzemektedir, öfkelenerek kızkardeşine “Ben kocamla aldatmak için evlemedim” der. İşte bu sözler ve Behlül’ün cesur hamlesidir biraz da kapının kilitlenmesinin nedeni.

Aylar geçer, Bihter’in mutsuz olduğunu öte yandan, evdekilerle çatıştığını, herkesi karışısına aldığını görürüz. Karlı bir günde, bir vesiyle, Behlül’ün odasına gelir ve yasak aşk başlar. Bu da Bihter’in ikinci evresidir: Kocasında aradığı aşkı bulamayan, genç bedeninde cinsel açlık çeken Bihter’in aşkı ve cinselliği Behlül’de bulması. İç çatışma aslında sonlanmış, bir bakıma annesi gibi olmuştur. Belki de bu kalıtımsaldır, anlatıcı bunu bize zaman zaman söyler. Ama aşkın, yasak da olsa mutlu günleri olduğu için, bu iç çatışma bastırılmış gibidir.

Romanın anaekseni yasak aşk ve onun taşıyıcısı olan Bihter’dir; öte yandan ikinci bir eksen üzerinden de yol alır roman. Bu da, Batı kültür ve sanatını, mürebbiyesi Matmazel Courton’dan alan evin kızı Nihal’dir. Nihal piyanoda Wagner, Rubinstein, Donizetti’nin eserlerini mükemmel bir biçimde çalarken, öte yandan Bihter, ki üvey ana-kızın çatışması giderek artmıştır, bir akraba düğün evinde ud çalmaktadır. Ayrıca düğün evi de Nihal’i şaşkına çevirir. Nihal için biçilen yaşam biçiminin tam karşıtıdır.

Bihter’in üçüncü evresi ise, felaketinin başlangıcı olur. Behlül, Bihter’i bırakır, eskisi gibi Pera’da yabancı şarkıcılarla gönül eğlendirmeye başlar. Öte yandan, kızlarının gençliğini kıskanan ve kadınsal yalnızlığına katlanamayan Firdevs hanım adeta kızından intikâm alırcasına, Behlül ile Nihal’in evlilik fikrini ortaya atar. Şaka yollu başlayan bu ilişki, Nihal için saf olan bir aşka dönüşür; Behlül de her zamanki şipsevdiliğiyle, kabullenir. Bihter yıkılır. Annesine çekmiş, ahlaksız bir kadın olarak görmektedir kendini. 

Bu üçüncü evredir ve âşığı tarafından terk edilen bir kadın olarak her şeyi göze alacaktır. Bihter ile Behlül’ün yasak aşkı ortaya çıkar, ki bunu yapan da, romanın yan karakterlerinden evin halayığı (zenci çocuk) ve Nihal’in gizli âşığı Beşir’dir. (Aslında yasak aşkların romanı da diyebiliriz, Aşk-ı Memnu’ya... Romanın adının da söylediği gibi, yasak bir aşkı anlatır; ancak, yalnızca ana karakterlerinin değil, öteki karakterlerin de açığa çıkmayan birbirlerine olan gizli aşkları, ilgileri vardır.)

Bunun üzerine, işte ikinci kez oda kapısı kilitlenmiş, Bihter yine aynanın karşısında, ahlaksız kadına, arzularını yaşayamamış gençliğine bakar. Aynadaki bir anlamda Anna Karanina, Madam Bovary’dir. Bihter’in elinde tabanca vardır; Adnan bey kapıyı zorlamakta, önce öfkeden kudurmuş ama âşık olduğu karısının niyetini anladığı için, daha sonra yalvarmaya başlamıştır.

 

Sonbaharın Trajik İmgesi

Bu sahnede durup, zamanın izinden gidelim. Aşk-ı Memnu romanıyla benzerlikler kurulabilecek, Mehmet Rauf’un Eylül(1901) romanının kadın karakteri  Suad, Süreyya ile beş yıldır evlidir. Eylül, ilk psikolojik roman olarak tanımlanır. Karakterlerin bakış açısından anlatılır ve Necib ile Suad’ın psikolojik durumları derinleştirilir.

O yaz (yine bir tarih belirlemesi yoktur, demek ki yazıldığı zamanda geçmektedir), evli çift Boğaz’da yalı kiralar. Yakın arkadaşları Necib, davet edilmesi üzerine sık sık yalıya gelir. Süreyya daha çok tekneyle gezer, Suad’ı deniz tuttuğu için Necib ile yalıda kalır. Birlikte piyanonun başındadırlar. Aşk-ı Memnu’da Behlül’ün Nihal’e getirdiği gibi, Necib de Suad’a ünlü bestecilerinin Batı’dan yeni gelmiş notalarını getirir. Suad çalar, iki genç insan piyanonun eşliğinde, aşka doğru sürüklenir. Bu bir yasak aşk olmakla birlikte imkânsız bir aştır da. İki insanın yalnızca parmaklarının ucu birbirine değer. Ne sevişmek ne öpüşmek ne sarılmak vardır.

Aşkından psikolojisi iyice bozulan Necib, Suad’ın eldiveninin tekini çalar. Suad bunu rastlantısal olarak öğrendiğinde, öteki tekini de verir! Dertleşmekten, acı çekmekten öteyle gidilmez. Hem birbirlerini görmeden yapamazlar hem de Süreyya’yı düşünürler. Suad iki erkek arasında kalacaktır. Kocasını, aldatamayacak kadar çok seviyordur, tabii ki burada o yılların ahlaki değer yargıları da egemendir; öte yandan yaşamında ilk kez aşkı Necib’in varlığında tatmıştır. Necib’in tutkulu aşkı, onu bu duruma getirmiştir de diyebiliriz.

Romanın adı Eylül’dür. Eylül ayı sonbaharı imlemektedir, yani ölüm kapıdadır; kış gelecektir. Ama eylülde aynı zamanda yaşam da vardır. Ya da sararmakta olan yaprakların, yavaş yavaş kuruyan bitki örtüsünün yanı sıra, yine doğanın içinde yaşam belirtisi olan bitkiler, çiçekler de vardır. Bunlar doğanın son direnişidir. İkilem vardır; eylül, Suad’ın da ikilemi, karşıtlığıdır. Çünkü artık, Necib birlikte kaçmayı teklif etmiştir. Suad, ahlaki değerlerden çok, Süreyya’yı düşündüğü için kabul etmemiştir. Sonbaharın ortalarında evli çift baba evine döner. Bu ahşap bir bağ evidir. Bir gün Necib ziyaretlerine gelir.

O gece, bir İstanbul tipikliği olarak konakta yangın çıkar; ailenin fertlerinin hepsi bahçeye çıkar, bir tek Suad içerde kalmıştır. Bu durum anlaşılınca, Süreyya ile Necib içeri girer, Süreyya duraklar, Necib alevler içindeki odaya korkusuzca dalar; ve odanın tavanı çöker. Suad belli ki bile isteye alevlerin içinde kalmıştır, Necib ile birlikte olamıyorsa ölmek daha iyidir; Necib ise deliler gibi âşık olduğu kadını kurtarmak ya da onun yanında yanmak için gözünü kırpmadan kendini alevlerin içine atar; ve her ikisi de alevlerin içinde, bu aşkın alevidir, bir anlamda buşur.

 

Ayşe’nin Aşkı

İki kadının öyküsüyle yüzyıl başlar, modern romanın kapısı açılır. Osmanlı, çöküşe doğru yol alır. Tabii ki birçok roman var bu süreçte, ama Kurtuluş Savaşı sırasında yazılan Halide Edib Adıvar’ın Ateşten Gömlek (1922) romanı birtakım özellikleriyle dikkati çeker.

Birincisi, Kurtuluş Savaşı sırasında, savaşa tanık olan biri tarafından yazılmış ve yayınlanmış ilk romandır, bildiğimiz kadarıyla, dolayısıyla bir başka açıdan bakarsak, bu anlamda da ilk anti-emperyalist içerikli romandır da diyebiliriz.

Yunan ordularının İzmir’e çıkışından Sakarya Savaşı’na kadar sürer. Dolaylı da olsa roman “ben” anlatıcıya geçmiştir. Yalnızca son bölümde, üçüncü tekil şahıs anlatıcının olay örgüsünü bağlayan bir bölümü vardır. Romanı biz Peyami’nin günlüklerinden okuruz. Günlük, mektup, bulunan evrak, anı defteri gibi öğeler klasik roman özelliği içerse de, “ben” anlatıcı özelliği önemlidir.

Kısaca değinmek gerekirse iki erkek arasında kalan, kocası ve çocuğu İzmir’de işgal sırasında öldürülmüş Ayşe karakteri romanda baskındır. Ona âşık olan iki erkek vardır. Biri bir zamanlar onu reddetmiş olan uzak akraba, kendi değimiyle silik bir hariciyeci Peyami, öteki “ulusal kurtuluş” için çırpınan, binbaşi İhsan’dır. Ayşe ve İhsan’ın birbirlerine olan ilgisi, sevgisi, bir anlamda özgürlüğe olan aşkla koşut gider. Ama Ayşe, düşman ordusu denize döküldüğünde, İhsan ile evlenecek, İhsan’ın aşkına karşılık verecektir. Peyami ise, Ayşe’ye olan aşkından dolayı bir bilinç dönüşümü yaşar. Başta, İstanbul’un İngiliz ordusu tarafından işgaline bile pek tavır almazken, Ayşe’yi tanıması, ona âşık olması, onu bilinçli bir yurtsever yapmış, onlarla birlikte Anadolu’ya geçmiş, Kurtuluş Savaşı’nda görev almış; hatta romanın sonunda, bir ayağı kesilmiş, kafasındaki kurşunun alınmasını beklemektedir.

Hemşire olarak görev yapan Ayşe ile İhsan bir çarpışmada ölür, ölürken birbirlerine koşar; ikisinin yakınlığını kıskanan ama İhsan’ı dost olarak seven, Ayşe’ye deliler gibi âşık olan Peyami de ameliyat masasında ölür.

Romancı, yukarıda da söylediğim son bölümde üçüncü tekil şahıstan anlatıcıyı yeğleyerek, Peyami’nin yazdıklarının bir “sayıklama” olduğunu ortaya koyar. Bu yanılsama türüğü, bir anlamda bu üç insanın öyküsünün tüm ulusun da öyküsü olduğunu gösterirken, “Ateşten Gömlek” adı, ulusun kanlı gömleğini imlerken öte yandan Peyami’nin Ayşe’ye olan aşkını da gösterir.

 

Doğu-Batı Arasında Neriman

Peyami Safa (1899-1961) Doğu-Batı tartışmasını, Fatih Harbiye (1931) romanında Neriman’ın aşkı üzerinden yapar.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki modernleşme projesinin “hızlı ve sert” oluşunun sorgulanması vardır; ki artık kimi romancıların Batılılaşma sorunsalının taşıyıcısı olacaktır bu sorgulama. (Bu romanda biraz şematiktir.) Neriman’ın açmazı, içine düştüğü ikilem ancak idealize edilerek verilir. Fatih Doğu’yu, kendi kültürünü, değerlerini gösterir, ifade eder; bu arada nişanlısı olan Şinasi klasik kemençe çalmaktadır. İkisi de konservatuarın Türk müziği bölümünde okur; ut çalan Neriman’ın aklı, Pera’da, Taksim’de, Beyoğlu’ndadır...

Neriman, Fatih–Harbiye tramvayına atlayıp Beyoğlu’na çıkar, orada Macit ile buluşur, Macit onu, yaklaşmakta olan ve oldukça popüler bir baloya davet eder. Macit, adeta Avrupalı bir centilmen’dir. Neriman’ın önüne bambaşka, cazibeli bir sayfa açar. Cazbantlar, Batı tipi pastanelerde buluşmalar vb. Neriman iki erkek, dolayısıyla iki kültür arasında kalır: Bir yanda Fatih, nişanlısı, babası (ki o Maksim’in canzbantı eşliğinde modern danslar yaparken babası o sırada evde Mesnevi’yi kim bilir kaçıncı kez okumaktadır), mahallesi, Osmanlı’dan taşınan gelenekler, değerler ve bunu ona sürekli anımsatan ve hatta baskı yapan çevresi. Öte yanda ise Harbiye, Beyoğlu ve Macit ile simgeleşen yeni bir yaşam, yani bir anlamda romancıya göre modernleşmenin olumsuz yüzü...

Neriman’ın çatışması böylece iki kültürü simgeleyen iki erkek arasında kalışıyla oluşurken, olay örgüsünün gelişimini sağlayan baloya gidip gidememe, baba ile de bir çatışmayı getirir. Neriman’ın ruhsal sıkıntısı, o dönemdeki yeniliklere pek açık olmayan ya da yukarıdan gelen bu yenilikleri pek içine sindiremeyen ama bir yandan da yeni bir yaşamı yeni bir ülkeyi kabul de eden halkın sıkıntısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunu Huzur romanında da “derinleştirilmiş” bir şekilde görüyoruz.

Balo meselesini sonuçlandırmadan kısaca bana göre çok önemli bir roman olan yazarın 9. Hariciye Koğuşu ’na (1930) değinmek gerek.

 

Yaralı Çocuk!

Romanı, 15 yaşında ve uzun yıllardır kemik hastalığı çeken anlatıcıdan dinleriz. Sürekli defterine yazmaktadır, dolayısıyla “ben” anlatıcı da olgunlaşmaktadır. 1915’in yazıdır ve kahramanımız sekiz yaşından beri sol dizindeki yaradan dolayı hastaneleri ikinci evi bilmiş  ve bu “süreç” ile okuma/öğrenme edimi onu bilgeleştirip, olgunlaştırmıştır.

O günler yalnızca anlatıcının geçirdiği zor günler değil, imparatorluğun da geçirdiği zor günlerdir. Çöküş sürecini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu ilk dünya savaşının içindedir. Her ne kadar roman, anlatıcının “psikolojik çözümlemesi” üzerine inşa edilmişse de yer yer betimlemelerle yaşanan topumsal atmosfer verilir. Özellikle İstanbul’un kenar mahallelerinin romanın başındaki betimlenmesi, son derece inandırıcı olmakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü gibi de pekâlâ okunabilir.

Şöyle de diyebiliriz, kahramanımızın hastalığıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş süreci (dekadans) koşut gitmekte, dahası hastalıklı kemik diz, biraz da imparatorluğun “durumu”nu simgelemektedir (arka planda “verilmiş” ol­sa da). Ve onun Nüzhet’e olan aşkı vardır, bu imkânsız bir aşktır. Nüzhet ulaşılmaz olandır, çünkü.

Hasta genç (anlatıcı) sağlığı için Erenköyü’ndeki uzak akraba Paşa’nın köşküne gi­der. Paşa’nın kızı Nüzhet 19 yaşındadır, yaşam doludur. Anlatıcının köşke geldiği o gün ve gecesi, küçük yaştan beri birbirlerini tanıyan bu iki genç insanın arasındaki ilişki bir başka düzleme sıçrar. Bu imkânsız aşkın, bir de “karşılıksızlık” durumundan söz edilebilir. Çünkü belli ki Nüzhet’in duyguları, anlatıcaya göre çok daha “değişiktir”.

Nüzhet anlatıcının olgunluğundan ve bilgeliğinden etkilenmekte, belki ona biraz acımaktadır, belki de onu çeken hastalık durumudur. Bu hastalık, pekâlâ bir çekim ala­nı olabilir. Nüzhet her ne kadar “ciddi adam” sevmezse de, hayatın tüm güçlüklerine yetişkin biri gibi direnen ve onunla mücadele etmesini bilen biri vardır karşısında. Üstelik küçüklüğünden beri tanıdığı biri! Üstelik kendisine tutkuyla âşık olduğunu “gördüğü” biri. Belki de en önemli çekim bu olsa gerek!

Öte yandan Nüzhet’in kimliği de önemli. Nüzhet “yaşam dolu”. Yani anlatı­cının tam karşıtı, aslında. Belki bunu da bir çekim alanı olarak düşünebiliriz. Bir de o ünlü kahkahaları var. Kahkahaları kişiliğinin de en tipik özelliklerin­den biri. Ne var ki sonu olmayan, bir öykü bu. Anlatıcı ile Nüzhet ilişkisi duygusal bir bilmecedir aslında. Romanın en önem­li özelliklerinden biri, anlatıcının ağzından dinlediğimiz “psikolojik” çözümlemelerdir.

Nüzhet’i, Doktor Ragıp istemiştir; ve aile de kız da bu evliliği istemektedir. Bunun üzerine bir akşam yemeğinde daha çok Paşa ile olmak üzere anlatıcı, siyasi bir tartışmaya girer; ardından da ertesi gün kendi evine döner. Böylece Nüzhet’i tamamen “kaybetmiştir”! Bundan sonrası, sanrılar, kâbuslar ve ayağının kesilip kesilmeme sorunudur. Artık Nüzhet yoktur. Sonunda bir dizi operasyonun ardından ayak  kurtarılmıştır. Çektiği acılar ayağındandır ama, kalbinden olmadığını kim söyleyebilir!

Tekrar Neriman’a dönecek olursak, Neriman baloya gitmez. Ruh durumunun inişli çıkışları, yaşadığı bunalım son derece inandırıcı anlatılmıştır; bana göre romanın en başarılı yeri, sonlardaki, Neriman’ın psikolojik çözümlemesinin yapıldığı bölümdür. Böylece Doğu (Fatih) kazanır romanın sonunda. Aklı Macit’te kalan Neriman, roman tarihimizde daha birçok kalbi kırılmış kadın kahraman gibi yerini alır. Neriman daha çok Suad’a benzemektedir. Ancak baloya gitmeme kararı da, dolayısıyla romancının yukarıda değindiğim modernleşme sorunsalına yanıtı gibidir...

 

Bir Rüyada Gibi

Huzur bir “uyku” halidir; rüya da Mümtaz’ın sık sık gördüğü, “içine düştü­ğü”dür. Mümtaz için yalnızca rüya değildir görülen; düşler ve hayaller âle­min­dedir o. Bütün ömrünce “ân”ı yaşamaktan uzak, ya geçmişin olaylarını kim bilir kaçıncı kez yaşadığı bir düş âleminde ya da geleceğe ilişkin hayaller içindedir. Ancak rüya her zaman renkli değildir, kuşkusuz aşktır renkli olan ama rüyalarda kâbuslar ve sıkıntılar da yer alır. Mümtaz’ın rüyalarında olduğu gibi.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) Huzur (1949) romanı, ele aldığı sorunsalı, konusu, temaları, üslubu, anlatıcının gizlenmiş kimliği (ki anakarakter olduğu işaret edilir), Mümtaz’ın ruhsal betimlemeleri açısından, roman tarihimizin dönüm noktalarından biridir; bir başka değişle ömrümüzün romanı, bize has bir romandır. Roman Batı’dan alınan bir ağaç fidesi gibidir; ekilmiş ve tutmuştur. İşte tuttuğunu Huzurromanının varlığıyla anlıyoruz, bana göre.

Berna Moran’ın tanımıyla huzursuzluğun romanıdır, Huzur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu başyapıtı, James Joyce’un Ulysses’i gibi bir günde geçer. Zaten Huzur’un bir yerinde de bu roman kahramanı M. Bloom’a da gönderme yapar, anlatıcı (s. 329). Romanın kahramanı, Edebiyat Fakültesi asistanlarından Mümtaz da bir gün içinde İstanbul’u dolaşır. Bu gün, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı günün bir öncesidir (31 Ağustos 1939). Romanda üç temel (Mümtaz’ın da sorunsalı olan) tema Mümtaz’ın zihninden bize akar: Baba figürü olarak benimsediği ve kendinden yaşça çok büyük  amcasının oğlu “İhsan’ın hastalığı”, “Nuran’dan ayrılık” ve “savaş korkusu”.

Romanın İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz başlığını taşıyan dört bölümü vardır; ama aslında, tüm bir roman neredeyse Mümtaz’ın zihninden/bilincinden aktarılır. Yaygın kanıya göre roman Nuran ile Mümtaz’ın aşkı ya da ömrümü­zün yani bizim romanımızdır. Öte yandan, Doğu-Batı sorunsalı da romanın çok önemli eksen­lerindendir.

Eleştirmenler ve edebiyat tarihçileri Tan­pınar’ın “estetik mükemmelliği arayış”ında hemfikirdir; zaten kendisi de birçok yazısında, söyleşisinde bunu açık açık dile getirmiştir. Onun için sanat yapıtı estetik bir bütündür. Kuşkusuz, yalnızca biçimsel mükemmelliği aramak değildir amacı; “tez”leri olmasa da anlamlar peşinde koşar. Bu anlamları taşıyacak olan biçimler de olmalıdır. Nitekim anlatıcı çoğunlukla Mümtaz’ın zihninden anlatır; ve zaman zaman metinde bir “anlatıcı figür” olmaktan çok, neredeyse romanın “görünen” kahramanlarından biri gibi konuşur. Anlarız ki aslında bu, Mümtaz’dan başkası değildir.

Mümtaz kimliği, yazarın kendisiyle de özdeşleştirilmiştir. Romanda Tanpınar’ın yaşamından kesitler, duygular vardır. Büyük bir olasılıkla da İhsan, Tanpınar’ın hocası Yahya Kemal Beyatlı’dır. Zaten romanda Tanpınar, Yahya Kemal’in adını birkaç kez anmış, bir iki dizesine de yer vermiştir.

Her ne kadar zaman zaman Mümtaz ile çakışsa da anlatıcı bir başka “drama­tik kimlik/kişi”dir. Kültürel değerlerle yüklü, bilgi dağarcığı geniş, geçmiş ile yeninin kaynaşmasını isteyen, biraz bilge, biraz filozof, yani hikmet burcunda doğanlardandır. Bu özelliğiyle, “ortaya çıkmayan” ama düşünceleriyle ve akta­rı­mıyla tanık olduğumuz bu dramatik kimlik, herhalde biraz da (belki daha da fazla) Tanpınar’ın kendisidir. Ama öte yandan romanın bir “kurmaca” olduğunu unutmadan!

Tanpınar bir “tez roman” yazmamakla birlikte özellikle Doğu-Batı kültürle­rinin çatışmasını, yüzyıllarca süren bir imparatorluğun çöküşünün (dekadans) ardından yeni kurulan, kurulmak istenen toplumu ve o toplum içindeki insanın durumunu tartışır biraz da. Özellikle de İhsan’dır bu düşüncelerin merkezi. İhsan yeni toplumun yeni insanın nasıl olması gerektiği üzerine dü­şünceler üretir, öğütler verir. Kültür, “musiki” vardır; unutulmaması gerken eski makamlar, “gelenekselleşmiş” toplumsal tindir, “sanat”tır. Eskiyi unut­mamak, yeniyi onun üzerine inşa etmektir bir bakıma İhsan’ın görüşü. Öte yandan Mümtaz’ın da hayata bakışı vardır bununla koşut giden: haz almak, güzel ola­na ulaşmak, yaşamı estetik kılmak.

Huzur da bir aşk romanıdır aslında, Doğu-Batı  sorununun, kültür değerlerinin yer yer tartışılmasına; savaş korkusunun ve durumunun toplumsal izlerinin yer almasına karşın: Nuran ile Mümtaz’ın aşkıdır. İstanbul kadar coşkun, İstanbul gibi karmaşık. Aslında romanda aşk ve İstanbul iç içedir, özellikle Boğaz. Nitekim Mümtaz, Nuran ile geçen günlerini anımsa­­dığında zihninden sık sık şunu geçirir: “Birbirimizi mi, yok­sa Boğaz’ı mı seviyoruz?”

Aşkın özneleri Mümtaz ile Nuran’dır ve mekân İstanbul’dur. Osmanlı kütüründen miras kalmış yapıları gezerler; bu sah­­ne­ler anlatıcının o enfes şiirli diliyle betimlenir. Özellikle Üsküdar, camileriyle, medreseleriyle karşımıza çıkar. Ve Boğaz; erguvanın yurdu Boğaz, maviliğiy­­le bir roman “kahramanı”na dönüşür. İstanbul betimlenirken, belli bir çevre, bir yaşam-yaşayış biçimi de anlatılır.

Huzur bir günde geçer ama geçmişe dönüşlerle yol alır. Bu geçmiş de Mümtaz ile Nuran’ın aşkının yaşandığı bir önceki yaz­dır. Romanın geçtiği günse, yalnız Mümtaz için değil (çünkü İhsan ağır hastadır), yalnızca Türkiye için değil, dünya için de önemli bir gündür. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına bir gün vardır çünkü. Mümtaz’ın yol boyu gördüğü, konuştuğu insanların gözlerinde ve bilinçlerinde korku ve endişe vardır. Savaş düşüncesi benlikleri sarmıştır.

Mümtaz geçen yazı, aşkla geçen ama sonu hüsranla biten yazı anımsamayı sürdürür. Anlatıcı bazen de Nuran’ın zihnini izler; ge­liş­meyi onun açısından da görürüz. Aşk tek taraflı değildir, Nuran da Mümtaz’a âşık olmuştur. Belki onun için de aşkın özünde, İstanbul, Boğaz ve “musiki”yi paylaşmak vardır.

Ama Nuran klasik Türk müziğinin yanı sıra, türküleri, halk havalarını ve oyunlarını da gayet iyi bilir. İstanbul ile Anadolu’nun kültürel bir sentezinin dişil sembolü gibidir. Belki de zaman zaman metinde gizlenmiş bir İstanbul imgesidir!

Mümtaz eskiye bağlıdır, asıl onun içindeki çatışma eski ile yeninin çatışmasıdır. Hem Batı’nın müziğini sever, dinler hem Doğu’nunkini. Ama bazen bu bir kimlik çatışmasına dönüşür; sorular, yanıtı güç sorular, “kim” olduğuna ne yapması gerektiğine dair peşi sıra gelir. İşte o zaman soluğu İhsan’ın aydınlatıcı aklında arar. Yine de Mümtaz daha çok geçmiştedir.

Mümtaz’da bir evham, geleceğe ilişkin didikleyici bir sorgulama vardır hep. Pek haksız sayılmaz ama bu eylemi onu, “ân”ı yaşamaktan uzaklaştırır. Zaman zaman bu evham yoğun­­laşır. Kendi yaşamının bir kısırdöngü olduğu düşüncesine kapılır. Dolayısıyla Nuran’ın kendisinin yaşamından, düşüncelerinden bıktığını “kurar”. Bu kuruntu, endişe de uyanıkken görülen “Nuran’ı yitirme” kâbusuna dönüşür.

Aşk o yaz sürüyordur, Boğaz ile birlikte, İstanbul ile birlikte; aşk onlar için “hayatın içlerinde gülümseyen yüzü”dür. Ne var ki romanın bir başka önemli karakteri, adeta çöküşün sembolü olan Suad’ın iki âşığın birlikte oturduğu evde intihar etmesi, Nuran ile Mümtaz aşkını da sona erdirecek ama Mümtaz bu bitişin getirdiği bunalım ve psikolojiden kurtulamayacaktır. Romanın başından sonuna kadar, psikolojik gel-gitleri, iniş çıkışlarıyla bu kez romanımızın erkek karaterleri arasında vazgeçilmez yapar Mümtaz’ı.

Romanın sonunda, doktorun evindeki radyodan çalan Beethoven’un “viyolonsel konçertosu”, Batı-Doğu sorunsalını bir kez daha gündeme getirir. Romanın yazıldığı yılda, Cumhuriyet çeyrek yüzyılı doldurmuş, bu hızlı toplumsal dönüşüm içindeki bireyin psikolojisi Mümtaz’da ete kemiğe bürünmüştür. Yine Batı-Doğu izleği, bir aşkın bitişiyle sürecektir. Son mutlu değildir, İhsan krizi atlatmıştır ama, İkinci Dünya Savaşı da başlamıştır. Roman böylece 1 Eylül 1939 günü, radyonun savaşın başladığını duyurmasıyla biter.

 

Hep Yapayalnız

Bir sıçramayla, kısa da olsa yaşadığımız yüzyılın yani Bihter’den yüz yıl sonra yazılmış bir kadın kahramana, Handan Sarp’a değineceğim. Selim İleri (doğ. 1949) Yarın Yapayalnız’da (2004) kırık bir kalbi, yalnızlaşmış, gerek mesleki, gerek sosyal, gerekse de “ahlak” açısından yalnızlaşmış bir soprano­nun kırık kalbini anlatıyor. Bana göre bu romanın “anlatıcısı” hem kendisinin (İleri’nin) hem romanımızın dorukların­­dan biridir…

Modern romanın en önemli özelliklerinden biri olan ben anlatıcıyı burada çok farklı biçimlerde buluyoruz. Zaman zaman “olay”ın içine giren “ben” anlatıcı, aynı zamanda romanın da yazarı. Ama bir başka anlatıcı da­ha var ki o da romanın ana karakteri olan Handan Sarp. Roman boyunca kendisiyle didişen, sancılar içinde kıvranan; iç ve dış çatışmalarla yaşayan yaşı geçmiş bir diva.

Handan Sarp sevgilisinden ayrılıktan sonra kaleme aldığı, kalp acıla­rıyla dolu, adına “sayıklamalar” dediği notlarını bir roman yazmak için Selim İle­ri’ye verir. Ayrılığın acılı, hüzünlü aryasıdır bir bakıma bu notlar. Selim İleri de hayran olduğu bu sopranonun notlarını ve kendisiyle söyleşilerini bize (oku­ra, okuyana) aktarır, dolayısıyla “roman zamanı” da bu süreye yayılmış olur.

“Ben” anlatıcı Selim İleri’dir; ama metin içindeki dönüşüm, karşımıza ikinci bir anlatıcıyı Handan Sarp’ı çıkarır. İleri’nin ağzından da (kaleminden de) olsa, ikinci bir anlatıcı çıkar karşımıza; böylece iç içe geçmiş iki anlatıcı vardır me­tinde: biri erkek, Selim İleri (gerçek ama kurgu olmadığını kim söyleyebilir) öteki bir kadın, Handan Sarp (kurgu ama gerçek olmadığını kim söyleyebilir).

Anlatıcı Selim İleri’ye gelince, öncelikle romanın yazarıdır ama; aynı zaman­­­da da (ki benim okumamda bu daha önemli olmuştu) romanın anlatıcısıdır. Yani, Selim İleri’yi hem bildiğimiz günümüz yazarlarından “Selim İleri” olarak da algılayabiliriz hem de romanın içinde “Selim İleri” adlı bir yazar olarak da algılayabiliriz.

Handan Sarp da Bihter gibi yasak bir aşk yaşar. Terzi Elem ile yaşadığı aşk toplumun asla hoşgörmeyeceği bir aşktır. İki kadın arasındadır bu kez hummalı aşk. Birkaç yakın arkadaşının dışında tüm çevreden saklanır, saklanmak zorundadır. Handan Sarp, daha önce erkeklerle de olmuştur ama ya onu “tüketmişlerdir” ya da Elem’in verdiği hazzı vereme­mişlerdir. Elem yeni bir sayfadır ve ona gururunu ayaklar altına alacak kadar âşık olur. Bu anlamda Bihter’e benzemektedir. Bihter de “mutlu” olmak, aşkı tatmak ister. Onunki de yasak aşktır.

Bu aşk, toplumun değerleri açısından son derece yasak, ayıp hatta günah olarak bile adlandırılabilir. Kuşkusuz ki Bihter ile Handan Sarp arasındaki en büyük ayrım aşkın sonundadır. Handan Sarp terk edildikten sonra intihar etmeyi denemiştir ama yüzüne gözüne bulaştırmıştır.

Bihter’in Behlül ile olma “biçim”iyle yakınlık kuracak olursak, diyebiliriz ki Handan Sarp da cinsellik açısından (başka açılardan da) erkeklerde aradığı­nı bulamamıştır. Elem, farklı bir sınıftan olsa da, zaman zaman onu küçümsese de, onun çevresi ve yaşama biçimiyle alay etse de ona delicesine âşık olmuştur. “Haz”zı yaşamıştır; belki de kendi yaşam “gerçeğine”, “güzel-olan”a ulaşmış­tır. Yaşamanın varlıksal nedenini bulmuştur. Handan Sarp ile Elem arasındaki sınıfsal farkın yanı sıra, tabii ki bağımsız değil, biri soprano yani Batı sanatını icra eden biri; öteki, bir terzi yardımcısı, mahalledeki türbeye mum yakarak adak adayacak, sıradan bir düğün salonunda evlenecek, aile kuracak biri. Yine Batı-Doğu karşıtlığını, çatışmasını görüyoruz, bir başka biçimiyle.

Ne var ki terk edilen Handan Sarp intihar edemez, beceremez; acılarını sayfalarca yazar (sayıklamalar)...

 

Aynanın Karşısında

Yazının başına dönecek olursak, yani yüzyılın başına yani Aşk-ı Memnu’ya dönecek olursak: Bihter elinde silah, aynanın karşısındadır, Adnan bey kilitli kapının gerisinde yalvarmaktadır; aşk yüzünden yıkılmış kadın, yani büyük “günahkâr” o yılan gibi uzanan soğuk namluyu kanayan kalbinin üstüne getirir ve tetiği çeker.

Handan Sarp’a uzanan bu hüzün­lü şarkı, kırık kalplerin öyküsü, benzersiz kalp ağrıları, çağdaş roman sorunsalının doğal ve önemli taşıyıcılarındanken; modern roman da bana göre kurşunu kalbine sıkan Bihter ile başlar...

 

 

 

Bkz.

Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman I-II, İnkilâp Kitabevi, 5. basım 1987.

Rauf Mutluay, 100 Soruda Türk Edebiyatı, Gerçek Yayınları, 1981.

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, 1983.

Selim İleri, Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, YAZKO Yayınları, 1981.

Nihayet Arslan, Türk Romanının Oluşumu-Dış Gerçeklik Açısından Bir İnceleme, Phoenix Yayınları, 2007.

Atilla Birkiye, Roman’tik Bir Yolculuk, Plan b Yayınları, 2005.

 



 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş