“… Daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum.”

“… Daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum.”

 

İyi akşamlar… Hepinizi sevgiyle selamlıyorum…

Bir dehâyı, şiirleriyle büyülendiğimiz bir dehâyı, öte yandan büyük haksızlıklara uğramış, yıllarca hapiste yatmış yine de yazmayı, direnmeyi, yaşamayı bırakmamış bir dehâyı konuşmak için bir araya geldik, toplandık. Söz konusu dehâ olunca, onun hakkında ne kadar konuşsak azdır; zaten yetmez çünkü dehânın zenginliği bize sonsuza kadar konuşma olanağı verir. Ama ne yazık ki uzun yıllar ülkesinde, ülkemizde, konuşulması yasaktı, sakıncalıydı, konuşanın başına bir şeyler geliyordu. Neyse ki o günler geride kaldı, şimdilik… Bu anlamda, bu toplantıyı gerçekleştirenlere, emeği geçen kişi ve kurumlara, bu vesileyle, bugüne kadar Nâzım Hikmet için bir şeyler yapmış, yazmış, araştırmış, bulmuş yâni bu konuda şu veya bu şekilde katkısı olan herkese, her kuruma binlerce teşekkür. Onun adına olan en küçük bir katkı bile edebiyatımıza, kültürümüze önemli bir katkıdır; evrensellikten söz ediyorsak ki öyledir, evrensel bir katkıdır da…

Genel bir yaklaşım vardı N. Hikmet’in Türkiye Komünist Partisi ile olan bağı göz ardı edilirdi, görmezden gelinirdi; gerçi bunun haklı nedenleri de vardı. 141-142 gibi yasalar uzun yıllar varlığını sürdürmüş, barıştan, eşitlikten söz eden bile soruşturmaya uğramış, içeri atılmıştı. N. Hikmet çok genç yaşta parti üyesi olmuş, kısa bir dönem ihraç edilmiş; ölümüne kadar TKP için çalışmış. Son yıllarında da TKP’nin etkili organlarından dış büroda görev almış. Zaten hep önemli görevler üstlenmiş. Dehânın siyâsî alanda da ataklığını, öncülüğünü, özverisini görmek olanaklı. İnandıkları uğruna, insanlığın daha âdil bir geleceği için mücadele, onun için hiç kesilmeyen bir yaşam türküsü. Parti onun hayatında çok çok önemli bir yer tutuyor; şiiri gibi, aşkları gibi, çocukları gibi, dostları, sevdikleri, yakınları gibi… 1931’de şiir kitaplarından dolayı çıkarıldığı mahkemede “Evet, ben bir komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum” diyor.

Aslında birbirinden ayrılmaz tüm bunlar. Saat 21-22 Şiirleri’ni anımsayalım. En alışıldık sözcüklerle tanımlarsak, dâvası ile aşkını iç içe anlatır; bireysel olanla genel olan, duygusal olanla nesnel olan, aynı şiirde birliktedir. Erotizm, aşk, özlemle yüklü dizeler ile dünya görüşünü taşıyan dizeler bir ırmağın melodik akışıyla okunur. Birçok şiirinde vardır da, “Masallar Masalı”nda da vardır; hani şu, bir su başını, kensidini, kediyi, güneşi konu edindiği şiirinde, bir metodoloji olarak benimsediği maddeci diyalektiği görürüz. Düşünce, en yalın ve çarpıcı bir biçimde şiirsel olanın içindedir. Şiirsel olan da suyun akışı gibi berrak ve kusursuzdur.

İzninizle yıllar öncesine gitmek istiyorum. 23 yıl olmuş. 1991’in son günleri ya da 1992’nin ilk günleri olmalı. TRT-2 televizyon kanalında, Ayla Erdemli’nin yapımcısı olduğu 25. Kare adlı programın edebiyat danışmanıydım. Mâlûm yıllar DYP-SHP koalisyonu var, Evren gitmiş, Özal Cumhurbaşkanı, Kültür Bakanı Fikri Sağlar, TRT Genel Müdürü de yanılmıyorsam Kerim Aydın Erdem. Kimileriniz anımsayacaktır renkli bir kültür programıydı 25. Kare, akşamüstü yayınlanırdı. Danışmanlığın yanı sıra, dergi, kitap tanıtıyordum, yazarlarla da kısa söyleşiler yapıyordum. O sıra Adam yayınları N. Hikmet külliyatını tamamlamak üzere; şiirler çoktan tamamlanmıştı. Programda N. Hikmet’ten söz etmek istiyoruz doğal olarak ama yasak. Biz de kararlıyız. Yalnız N. Hikmet değil, Rıfat Ilgaz (ki hayattaydı), Sabahattin Ali, Orhan Kemal gibi değerlerimizi de tanıtmak, onlardan genişçe söz etmek istiyoruz.

İlk kez burada topluluk önünde anlatıyorum; zaten çok az kişiye söz etmişimdir. Olay şu, aslında absürd, bir Kafka, Beckett, Aziz Nesin anektodu! N. Hikmet’in 90. yaşı dolayısıyla 15 Ocak 1992’de bir yayın yapacağız, bir anlamda vurdu-kaçtıya getireceğiz. O gün Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’nda Nhåzım Hikmet Vakfı şairin sergisini açıyor. Kitap kapakları, birkaç özel eşyası, tablolar, fotoğraflar, benzer objeler yer alıyor. Adam yayınlarından da yeni bir kitap çıkmış. Ben de sergi mekânında, o kitap vesilesiyle bütün yapıtlarından, şiir kitaplarından, şiirinden söz edeceğim. Evet, yayından on beş-yirmi gün önce olmalı, Kültür Bakanı’nın danışmanlarından Hasan Bülent Kahraman ile bir toplantı yapıyorum. N.  Hikmet ile ilgili kısa da olsa bir yayın yapacağımızı hattâ öteki yazarlarla ilgili de yapmak istediğimizi söylüyorum. O da Bakan’a ileteceğini, TRT Genel Müdürü ile yapacağı toplantıda gündeme getireceğini falan söylüyor. Benim açımdan böyle sonrasının ne olduğunu, nasıl geliştiğini bilemiyorum.

Bakan sanırım gündeme getirdi ve etkili oldu. 10 dakikalık bir vtr çektik önce Ankara’ya gönderdiler, şimdi anımsamıyorum hangi yolla olduğunu link mi, uçak mı, aynı günün akşamı yayınlanacaktı; aksi bir durum için Ayla Hanım yedek bir bant da hazırlamıştı; neyse ki denetime takılmadı ve bildiğim kadarıyla ilk kez TRT’de N. Hikmet adı geçti, kitaplarından söz edildi, fotoğrafları gösterildi. İlk o gün oldu diye biliyorum, tabiî ki yanılıyor da olabilirim ama öncesinde oluğunu doğrusu pek hatırlayamıyorum. Bir şeyi yarıştırmak ya da birincilik kapmak değil de 20. yüzyılın son adımındaki hâlimiz, söylemek istediğim; söz konusu olan da bir dehâ, büyük şair N. Hikmet. Böylece yasak delindi, bir hafta sonra TRT-1’deki Nazlı Ilıcak’ın söyleşi programında Erol Evgin Karlı Kayın Ormanı’nı söyledi. Daha sonraki günlerde de gerçekten Rıfat Ilgaz ile bir söyleşi yapmıştım, inanamamıştı, çok duygulanmıştı. Artık hürdük böyle yayınlar yapmaya ama bu da hazin bir hürriyetti, doğrusu…

N. Hikmet’in hayatı hasret ile dolu; vatanına, sevdiklerine, İstanbul’a. Birçok şiirinde de okuyoruz zaten bu temayı; 1927 Kasım’ında bir “hasret”i var, son derece ilginç, etkileyici, ondan söz etmek istiyorum. Önce kısaca ve yine izninizle bir tanıklığımı anlatacağım; belki kişiseleştiriyorum ama dehâmız evrensel bir dehâ. Geçtiğimiz Temmuz ayında iki gün Bologna’da kaldım. Son gün yarım saatlik bir zaman vardı, sonra trene yetişecektik. Şu Avrupa’nın en eski üniversitesini dolaşayım dedim, dolaştım da, çok güzel, çok etkileyiciydi. Ne var ki bir duvarda gördüğüm bir şey karşısında donakaldım, şaşkınlıktan ve heyecandan! Birkaç dizeydi ve altında N. Hikmet imzası vardı. Koskocaman bir duvara renkli boyalarla yazılmıştı. Hayatımda ilk kez yanımda fotoğraf makinası taşımadığıma pişman oldum ya da şu akıllı telefonlardan (neyse artık aldım bir tane, ne olur ne olmaz). Bir-iki sözcüğü şavulladım; sonra sözlüğe baktım, yanılmıyorsam “Vatan Haini” şiirinden birkaç dizeymiş gördüklerim. 2014 yılında, şu yeni-liberal ve dijital çağda, Bologna’lı gençler N.Hikmet’in dizelerini o kocaman duvara yazmışlardı.

1927’deki hasret’ine dönecek olursam, yine şairin hayatında uzun süre ortaya çıkmayan bir olayla karşılaşıyoruz. N. Hikmet Kasım 25 olmalı, Odesa’dan İlyiç adlı bir vapurla İstanbul’a hareket ediyor. Parti üyelerinin çoğu Ekim ayında tutuklanmış, hücreler dağılmış, iletişim ortadan kalkmış; N. Hikmet onun için geliyor, olanak bulursa yeniden düzenleyecek, derleyip toparlayacak. Vapur gelip Sirkeci rıhtımına yanaşıyor, 2 gün İstanbul’da kalıyor ama N. Hikmet’in gemiden çıkıp çıkmadığı belli değil. O sıra Moskova’da olan ve TKP’nin dış bürosunda çalışan Hasan Ali Ediz’e iki mektup yazıyor. Bu mektuplar Tüstav’ın 2007’de yayınladığı Büyük Kırılma adlı kitapta yer aldı. Durumunu anlatıyor. Vapur, yolcuları; Türkler’in de olduğunu, bu yüzden yalnızca tuvalet için kamaradan çıktığını, yapacakları gizli yazışma biçiminden falan söz ediyor. İkinci mektupta kısaca da olsa kamarasından gördüğü manzarayı, Kızkulesi’ni, Sarayburnu’nu, Üsküdar’ı, Karaköyü betimliyor…herşey uzaktan eskisi gibi işte… diyor. Hasreti sürüyor. Sonraki yıllarda bitmeyen bir hasret yaşayacaksa da bu kez çok farklı, görüyor ama dokunamıyor, içine çekemiyor!

Anlaşılan İstanbul’a ayak basamamış; ne yazık ki bir yıl kadar sonra İsmail Bilen ile Karaköyü limanına, elleri birbirine kelepçeli olarak inecek! Şayet gemiden inseydi, sanırım bu izlenim bir şekilde yazılırdı; en azından parti belgelerinde olurdu. Mektupları da büyük bir olasılıkla söz ettiği vapurdaki Ruslar’la Sovyet Konsolosluğu’na gönderdi, onlar da Moskova’ya iletti; ya da yanında geri götürdü. İnseydi, illegal mücadaleye katılsaydı, ne olurdu, tutuklanır mıydı, tutuklanmaz mıydı? Kuşkusuz bilinmez!

N. Hikmet’in “Hasret” adlı bir şiiri var, aslında iki tane aynı adla var da; ben 1927 yazdığından söz ediyorum. Bu şiirin altında yalnızca tarih var. 1927 olarak. Daha önce dergilerde yayınlanmamış, ilk kez 1930 yılında basılan Varan-3kitabında yer almış. Bu şiir sanki o günlerin şiiri. Belki öncesi, belki sonrası ama o günlerin hasretini imliyor.

Şiirde işlenen denize olan özlem teması, bana aynı zamanda yurda, daha çok da İstanbul’a olan özlemmiş gibi geliyor; deniz ile İstanbul sanki özdeşleşiyor:

 

Denize dönmek istiyorum

Mavi aynasında suların:

boy verip görünmek istiyorum.

 

Diyor. Şimdi de sözünü ettiğim bu “Hasret” şiirini ve ötekileri etkileyici bir güzellikte besteleyen Vedat Sakman’ı sahneye çağırıyorum; ve sizlere de çok teşekkür ederim, beni dinlediğiniz için…

 

(Faruk Şüyun’un yönettiği, Beşiktaş Belediyesi’nin 12 Ocak’ta düzenlediği Akadlar Kültür Merkezi’ndeki Nâzım Hikmet anma gecesindeki konuşma metni. Şairin gerçek doğumgünü 17 Ocak’tır.)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş