Dolunaysız Bir Yazı

DOLUNAYSIZ BİR YAZI

 

Her yazı dolunaylı mı olmalı, sorusu gelebilir aklınıza, başlığı okuduktan sonra. Bu yazının başlığı “Bir Kısa Dinlencede Dolunaysız Bir Yazı”ydı. Kısa bir dinlencede olduğumuzu nasıl olsa bir şekilde anlatırız diye başlığı kırptık.

Aslında “Perşembe yazımın” ne başlığı buydu ne de konusu. Her yazının bir yazılma süreci olduğuna göre, bir öyküsü de var demektir. Bunun da şöyle:

İstanbul’un sıcak günlerinden bunalıp ama iş-güç meselesinden dolayı kenti terkedemediğimden bir türlü denizin serinliğiyle buluşamadım, bu yıl. Ancak bıçak kemiğe dayandı ve 1972’den beri her yaz gidesürdürdüğüm Saros’un yolunu tuttum geçen Cuma.

Zaman zaman Saros’un insanı yürekten yakalayan güzelliklerini de perşembeleri yazageldim. Hüznünü, denizin olağanüstü temizliğini ve dayanılmaz çekiciliğini yazageldim.

Akşamüzeri kahveli bağaltı sohbetlerini, sabahın erken saatlerinde ağ atmalarını ve dönüşteki buz gibi denizini, özellikle de kumsaldaki gençlik ateşlerini yazageldim.

Ve tabii ki Saros’a, o rüzgârlı körfeze, gençlik aşklarının yaşandığı, aşkların ve hüznün bırakıldığı körfeze düşen dolunayı yazageldim.

İki günlük Saros kaçamağında geceler dolunaysızdı. Yıllardır, hep aylı günleri hesaplayıp Saros’a gider olmuştum. Bu kez denk düşmedi. Ama ilk kez bunu önemsemedim.

Oysa, gençliğimin tiril tirilliğini kumsala bir şiirin coşkun dizeleri olarak bırakır ve dolunayın şarkısını içime çekerken, körfezin rüzgârlı dalgalarını hep yüreğimde duyumsamıştım.

Yayla Köyü sahilinde, rüzgârlar ile soğuk suların öpüştüğü yerde, doğanın güzelliği hep esin kaynağım olmuştu. Hem yazımın hem yaşamımın…

Ama bu kez… Saros, benim için artık ânın yaşanagelen güzelliği değil, “geçmişin güzel anısı” olarak kalacak. Yalnız benim için mi…Yıllarca körfezin şarkısını söyleyen “bizim sahil sakinleri” için de…

Birçok görkemli doğa parçası gibi, hem insan hem yapı açısından bir felakete dönüşmüştü. Üstelik birkaç yılda. Çarpık bir kent kuruluyordu, dünyanın sayılı körfezlerinden birinin kıyısında.

Dolunaylı geceler de olsa, artık eski güzellikler olmadığı gibi, karşımızdaki bir felaket ve rezalet görüntüsüydü. Her şey rant için…

Sonuçta Pazartesi dönecektim. Ne var ki tüm “yeni çirkinliklere” karşın annemin yaprak dolmasından, sardalyanın lezzetinden, bizim sitenin hâlâ varlığını sürdüren geniş yeşilliğinden ve geceleri ıslık çalan ağaçlardan, birkaç dostun sohbetinden, denizin bana kalan sabah ve akşam cazibesinden dolayı dönüş günümü erteleyip durdum.

Bildiğimiz, güzelliğinde büyüdüğümüz Saros’da, deniz, doğa, ayçiçeği tarlaları olmasa da birkaç gün daha kalmalıydım. Ancak yazımı nasıl gönderecektim. Neredeyse unutageldiğimiz kalem-kâğıtla yazmanın keyfine vardıysam da, nasıl gönderecektim.

Bu yazıyı okuyabiliyorsanız; her türlü maddi ve manevi bozgunluğun içinde, “medeniyetin nimetlerinden” yararlanmışım demektir. Kim bilir belki bunda da bir “mutluluk bulmalı” insan…

 

(Cumhuriyet/2000;Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş