Elveda Edebiyat

ELVEDA EDEBİYAT

 

Umutsuz bir başlık gibi gelebilir kimilerine. Ne var ki 80'lerin edebiyatına dönüp baktığımızda, ilk yıllarındaki yükselen çizginin 80'lerin sonunda düştüğünü görmek de olanaklı ve çizgi kendi içinde "istikrarlı" bir biçimde aşağıya doğru iniyor: "Elveda Edebiyat". Umutsuz, güvensiz ve birçoklarını kızdıracak bir hoşça kal...

 

Son on yıl, ülkemizin tarihinde en hızlı "değişim"lerin yaşandığı bir dönem oldu. Nitekim dünyada da en hızlı değişim ve dönüşüm dönemi oldu. Şu farkla ki, dünyanın eksenindeki Avrupa'da, bir öncekine göre daha fazla özgürlük ve daha fazla yaşam olanağı arar ve bulunurken, biz de "doğu"ya doğru yol alarak bir öncekine göre çok daha az özgürlük ve çok daha az yaşam olanağı arar olduk. Birçok "doğu”, üçüncü dünya ve arka bahçe ülkelerinde olduğu gibi. Ama yeryüzündeki değişim ve gelişim ister istemez bize de yansıdı, bazı alanlarda ileriye dönük değişimler, bazı noktalarda da ileriye dönük hareketler gelişti.

 

Televizyon çağında, iletişim çağında edebiyat neye karşı mücadele edecekti ve neyi yakalaması gerekecekti. Eskisi gibi değil artık, sürecin biraz gerisinde kalındı mı, yetişmek olanaksızlaşıyor. 80'ler daha önceki baskı dönemine benzemiyor. Bu kez, kültür alanında bilinçli bir "ikâme" de söz konusuydu. Türk Dil Kurumu'nun başına gelenler, televizyondaki programların içeriği ve dili, eğitimdeki İslamcı düşünceye dönüklük, sayabileceğimiz birçok olaydan yalnızca üç tanesi.

 

Edebiyatın karşısında, yeni kültür "ikâmesi", politik baskılar, okullardaki eğitim, ekonomik yoksulluk gibi etmenler yükselirken en göze çarpan rakibi de televizyondu. Televizyonun gerek bilinç olarak seçilmiş yayım içeriği, gerekse iletim aracı olarak kendi varlığı, okumaya karşıt bir konumdaydı. Özellikle 80’erin ilk yarısında, hatta sonlarına doğru da kitaba karşı sevgisizlik ve düşmanlık içindeki etkinliği yığınları kitaba karşı korkuturken, görsel bağımlılığı da, yine yığınların okuma "alışkanlıklarına" (ne kadar varsa) vurulan büyük bir darbeydi. Nereden nereye geldik, ister istemez hüzünlenerek de olsa tabii biraz da ironinin kapısını çalarak "elveda edebiyat" dedik.

 

80'lerin başında edebiyat dergilerinin, belki de politikanın geriye çekilmesiyle, yükselişi söz konusuydu. Nitekim, Yazko Edebiyat dergisi, yalnızca telif yazı ve ürün yayınlamasına karşın bir dönem on binin üzerinde gerçek bir satışa ulaşmıştı. Bu Türkiye tarihinde hiç de yabana atılmayacak bir şeydir. Ardından gelen Gösteri, Sanat Olayı, Bilim Sanat, özellikle Yarın, 83 sonrası Varlık, Yazko çeviri, Üç Çiçek gibi edebiyat ve sanat dergileri bir tartışma ortamı yaratarak ve de gündem belirleyerek edebiyata sürekli kan verdi. Edebiyatın yükseliş çizgisi bakımından bu oldukça önemliydi; ve bence 80'lerin sonlarında "elveda edebiyat" dedirten de bu kan vermenin, özellikle 80'in ikinci yarısından sonra tükenişiydi.

 

80'li yıllardan söz ederken "yeni doğanlara" yönelip, şu veya bu şekilde "doruk" olanlardan ya da bizce "doruk" olması gerekenlere, ancak kuşbakışı deineceğiz.

 

İlk çıkış genç şairlerden geldi. Yeni Türkü yayınevinde toplanan şairler, ki 80 öncesinde de şiirleri yayınlanıyordu, ilk kitaplarıyla dikkatleri üzerlerinde topladılar: Ozan Telli, Barış Pirhasan, Ahmet Erhan, Adnan Özer, Turgay Fişekçi. Çok değişik şiir kollarından gelmelerine karşın, hemen hemen tek ortak yanları aynı yayınevinde kitapları çıkmış olmalarıydı. Bu kuşaktan sayılabilecek ve gerçekçi doğrultuda toplanabilecek ve "genç" şair olarak dikkatleri çeken, Yaşar Miraç, Erdal Alova (ikisinin de daha önce kitapları yayınlanmıştı), Hüseyin Haydar, Hüseyin Ferhat, Adnan Azar, Ali Cengizkan'ı da eklemek gerekir. Bu topluluğun bir başka özelliği de, Hüseyin Ferhat'tan başkasının özenle düzyazıya yönelmemesiydi.

 

Bunların ardından özellikle politikaya ve bağlanmaya tepki duyan, daha çok poetika sorunlarına yönelen ve yazan bir başka ekip geldi. Tuğrul Tanyol, Metin Celâl, Haydar Ergülen, Adnan Özer, Mehmet Müfit' in de aralarında bulunan bu ekip, Üç Çiçek seçkisi
etrafından toplanmakla birlikte, onların da şiirsel anlamda ortak damarları yoktu. (80'lerin sonunda da Enver Ercan’ın kendine özgün bir yer edindiğini, Küçük İskender'in özgünlük peşinde koştuğunu da belirtelim.)

 

80'lerin başında şiir kitapları bir yılda çok rahatlıkla üç bin satarken, 89'da bir derginin 71 kitabevinde yaptığı araştırmaya göre satılan kitapların sonunda yer alıyordu. (Aslında o araştırmada son sırada dini yayınlar görülüyor. Ancak dini yayınların daha çok "pazarlama" yöntemiyle satıldığını düşünürsek, şiirin son sırada yer aldığını söyleyebiliriz.)

 

Benzer bir şekilde dergilerdeki poetika tartışmaları, şiir üzerine yazılan kuramsal yazılar (özellikle eski kuşaktan Özdemir İnce'nin "İmgenin Serüvenleri" yazı dizisini belirtmek gerekir) azaldı. Edebiyat dergilerindeki şiir gündemi birdenbire düştü. Aynı şekilde edebiyat dergileri de gündemden düştü. Bir-iki binlik satışlara kadar indi. Son zamanlardaki Fanatik ve Şiir Atı dergilerini birer arayış, tutunma, can çekişme olarak tanımlayalım.

 

80’lerin basında doruktaki şiir yerini 84/85'li yıllarda romana bırakıyordu. Romanda Orhan Pamuk birdenbire kendini dorukta buldu. Orhan Pamuk'un öyküsü tam bize göre. Cevdet Bey ve Oğulları, 80 öncesinde ödül almış, 80 sonrasında Karacan Yayınları’nda
yayınlanmış, ancak Can Yayınları’ndan yeni basım yapınca ve Orhan Kemal Ödülünü alınca (sanıyorum ödül öncedir), Orhan Pamuk da doruk oldu. Ama o sıralarda yanında birkaç yeni romancı daha vardı. İlk iki yapıtıyla çok özgün bir anlatım yakalayan Latife Tekin ile Ahmet Altan ve Mehmet Eroğlu'ydu. Bizce, Pamuk ve Tekin'in doruğa çıkışı haklı bir tırmanıştı. Nitekim Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm adlı ilk kitabı peş peşe basım yaptı; aynı şekilde ikinci kitabı da. Ancak Tekin benzer özgünlüğe sonraki kitaplarında ulaşamayınca, aynı ilgiyi gerek basından gerekse de okurdan bulamadı. Bu arada iki noktayı belirtmeden geçmeyelim. Birincisi Orhan Pamuk'un üçüncü romanı Beyaz Kaleyirmi günde yeni basım yaptı (Adalet Ağaoğlu’nun Hayır’ı on iki günde tükenmişti). İkincisi Ahmet Altan'ın Sudaki İz romanı çoğunlukla yanlış yönden eleştiri aldı. Yani roman estetiğinden çok politik öğeler ağır basıyordu.

 

Hiç kuşkusuz 80’lerin romancısı Orhan Pamuk demek pek yanlış olmayacak. Ama, yine de 70 sonrasındaki romancı ve hikâyeci zenginliği, bir-iki yıl dışında doruğa çıkma açısından 80'lerde oldukça geriydi.

 

Hikâye ise, belki türün getirdiği bir özellik olarak, güçlükleri vardı, yapay çıkışların dışında bir türlü doruk ve gündem olamadı. Yine de Nursel Duruel, Erendiz Atasü, Murathan Mungan, Gülderen Bilgili, Mahir Öztaş ilk başta sayılabilecek adlar. Bunlara son dönemdeki etkinlikleriyle birlikte, Buket Uzuner, Berrin Kırımlıoğlu ve Ayfer Tunç’u da eklemek gerekir.

80'lerin eksik görülen yanlarından biri de deneme, eleştiri, günce, gibi düzyazı türlerinde yeni doğanların azlığıydı. Eskiler bu türde daha çok yapıt verdiler ama bu türdeki kitapların az satması da bir başka çelişkiydi. Enis Batur (80 öncesinden), Gürhan Tümer, Haldun Armağan deneme, Feridun Andaç, Mümtaz İdil, Hasan Bülent Kahraman eleştiride dikkati çeken ve sıkça ürün veren adlar arasındaydı. (Bu arada, daha önceki bir yazıda da belirttiğimiz gibi, eski kuşaktan Onat Kutlar’ın Yeter ki Kararmasın adlı kitabı bizce, düzyazının doruğuydu.)

 

Kuşkusuz 80’li yılların edebiyatında değinilmesi gereken birkaç olgu daha var. Bunların başında cezaevi gelmekte: Daha önceki hiçbir dönemde bu kadar kişi işkenceden geçirilip cezaevine tıkılmamıştı. Yine daha önceki dönemlere benzemeyen bir edebiyat, yazma tutkusu da içeride yaşanmamıştı. Bunun sosyolojik nedenleri bir yana, ister istemez bir "hapishane edebiyatı" oluştu. Hiç kuşkusuz bu basit ve yapay bir adlandırmaydı. Hiçbir zaman bir "köy edebiyatı" olamayacağı gibi bir hapishane edebiyatı da olamazdı ve olamadı. Yalnızca yapay bir doruk yaratıldı ki, bu da edebiyat adına oldukça tehlikeli bir kanala yol açtı. Burada, yanlış anlaşılmayı kesmek için şöyle bir belirleme yapalım: köy edebiyatı da hapishane edebiyatı da bence konu ve tema olarak ele alınabilir. Bir ekol, bir sanatsal çizgi olamaz, ayrıca olmamalı. Sanatsal çizgi ancak romantizm, gerçeküstücülük, gerçekçilik gibi konu ve temaya bağlı değil, çok daha geniş bir boyutta, sanatsal yöntem ve estetik ideolojisine bağlı olarak ortaya çıkar.

 

Bunların arasında ilk akla gelen adlar da yine şairlerdi: Nevzat Çelik, Emirhan Oğuz, Mehmet Çetin; romanda da Öner Yağcı. Ancak yapay doruk daha çok Nevzat Çelik'in üzerinde toplandı ve yine yanlış bir doruk oluştu. Gerek sanatsal estetiği, gerekse imge
ve poetika açısından, ne yazık ki birçok 80 dönemi şairinden düzey olarak daha geride olmasına karşın, bu sorunları tartışan ve şiirinde de "ciddi"ye alan şairlerden çok daha fazla "sattı". İşte işin bir başka acı yanı da fazla "sattı"ydı.

 

Bizim Ülke gariplikler ülkesidir ve bir başka gariplik de Kadının Adı Yok'tur.Kitabın ilk basımlarında tür olarak "deneme" yazarken, daha sonraki basımlarda roman yazması oldukça garip olmakla birlikte kırk basıma ulaşan kitabın, o saatten sonra muzırcılar tarafından dava açılması da bir başka gariplikti. Asıl garip olanı da yapıtın ne deneme ne de roman oluşuydu. Ama gariplikler bitmezdi, Duygu Asena da o yıl Nokta dergisinin edebiyat doruğuydu. Burada söz konusu olan Duygu Asena ve benzeri yazarlara en küçük bir kısıtlama önermek değil ama "Sezar’ın hakkını Sezar'a vermek" gerekir.

 

Garipliklerin biri de, bu yıl TÜYAP Halk Ödülünün Emin Çölaşan’ın almasıydı ama bir yandan da tartışılması gereken bir ölçüydü. Yazar ve gazeteci kavramının gündeme gelmesi, yazarlığın hangi bağlamda ele alınacağıydı. Nitekim 80 sonrasında görece politik serbestliğin başlamasıyla birlikte, 12 Eylül ve dönemin "kahramanları"na yönelik, özellikle gazetecilerin kaleme aldığı kitaplar çoksatar ve çok okur buldu. Türün yayınevleri tarafından saptandığı, genellikle de "güncel dizi" adıyla yayınlanan kitaplar satışa çıkar çıkmaz tükeniyordu. (En son örneği de Hanedan’dır.) Bu paradoksal bir durum. İlk önce ne olursa olsun kitap okurunun genişlemesini getirmiştir. Diğer yandan da yakın tarihe ilişkin, baskıcı döneme ilişkin yararlı ve özellikle ilk dönemlerde yürekli bir eleştiri ve bir alan savunmasıdır. Ama paradoksaldır dedik, Emin Çölaşan'ın Turgut Nereden Koşuyorkitabının 240 bin satması (ülkemizde bu sayılar net değildir, daha fazla da olabilir) bir rekoru getirirken, yaratmanın ana türü diyebileceğimiz, şiir kitaplarının (usta şairlerimizin bile) bir yılda bir-iki bini güç bela satması çok acı, ama çelişik bir örnektir.

 

Çağımızın hızlı bir değişim içinde oluşu ve birçok köklü ve niteliksel değişimlerle birlikte yeni bir yüzyıla girişiyle, edebiyatçının da ister istemez bu değişimleri yakalaması ve kendisini ona bağlaması ancak kendi adına bir kopuşu engelleyebilir. Ama sorun tikel değil, geneldir ve akla gelen ilk soru görselliğin alabildiğine "iletim"in kendisi oluşu sürecinde, edebiyatın ne şekilde iletimin bir yerine ekleneceğidir. Yanıt güçtür ve gelecek için ahkâm kesmek hiç de gerçekçi değildir. Yine de gidiş için, ama şu güne yönelik bir-iki noktanın altı çizilebilinir.

 

Her şeyden önce türler arası ilişki, daha da geniş bir boyuta ulaşmıştır. O halde yaratım sürecinde, türlerin özelliklerine önem verirken, bir yandan da "günlük yaşam"a yönelmek ilk akla gelenler arasındadır. Bu bizi basitliğe değil tersine boyut genişliğine
götürür ve yeni yeni alanlar sağlar. Çünkü aslolan bu ürünün edebiyat (estetik) ölçütlerine göre yapıt olmasıdır. Ne politikaya, ne ideolojiye ya da bunların tam tersi olarak politika ve ideolojiye tavır alışla. Yine eklemek gerekir, çağ edebiyatın önüne geniş bir zenginlik koymaktadır.

 

Bir başka gidiş de deneme'nin başat bir konuma gelebileceğidir. Çünkü, ister istemez demokratik alanın genişlemesi, düşünce boyutunun da genişlemesine, farklı düşüncelere daha da açık oluşunu ve verimliliği getirebilecektir. Göbeğinden düşünceye bağlı olan deneme için de bu bir olanaktır. Ancak aşması gereken görsellik cağının özellikleridir ki, bizce imgeye dolaylı da olsa şiire doğru bir dayanak araması gerekmektedir. (Aslında benzer özellikler diğer türler için de geçerli olabilir.)

 

90'ların müjdesini vermek yerine, günümüzdeki başka bir saptamayı yapacak olursak, o da şudur: edebiyatın itici-gücü olan sanat / edebiyat dergileri, gündem belirlemenin uzağına düşmekle birlikte, artık bir söylem değişikliğine de gereksinimleri vardır. Yerleşik söylem, kısır bir döngü oluşturmuş, çember gittikçe daralmış birçok başka etmenle birlikte okur da başka çıkış noktalarına (hatta yazarlar da) yönelmeye koyulmuşlardır.

 

Günümüzde kalarak söylersek, dergilerin söylem değişikliği de yeterli gözükmemektedir. İletim’in çok daha kolay yoldan gerçekleştiği gazete ve haftalık haber dergilerindeki edebiyata verilecek ağırlık birinci sıradadır. Bunun iki ana nedeni vardır: Birincisi çok daha fazla kitleye yalnızca "bakmak" anlamında bile olsa ulaşır. İkincisi, televizyonla rekâbete girme olanağı çok daha fazla vardır. Bu yüzden Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfaları çok daha önem kazanmıştır. (Nitekim, yeni verilecek haftalık kitap eki, bu anlamda oldukça olumlu bir girişimdir.) Benzer şekilde diğer gazetelerin de örneğin Güneş’in kültür sayfaları önem kazanmaktadır. Ama asıl önemli olan bu "sorun"u duyumsamaktır. Yine, Sokak, 2000’E Doğru, Nokta, Tempo vb. dergilerin de bu kervana bir başka açıdan katılmaları gerekir.

 

Gazeteleri ve haftalık dergileri önümüze koyduğumuzda, hiçbir açıklama yapmadan, Cumhuriyet, Sokak ve 2000'e Doğru’nun öneminin ve işlevinin ötekilerine göre çok daha farklı olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bu ötekilerde olumlu yaratımlar olmaz anlamına gelmemelidir.

 

Son olarak şunu ekleyelim bizde okuyucunun çoğunluğunu gençlik oluşturur, entelektüeller oluşturur. 2000 yılında, hava kirliliğinden, kanserden ya da 12 falancadan sağ kalırsak, 1990’lı yıllarda edebiyata "merhaba" demek isteğiyle...

 

 Sokak/1990

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş