Elveda Şemsiyesi, Fahriye Abla'nın Balkonu ve Mehmet Müfit

ELVEDA ŞEMSİYESİ, FAHRİYE ABLA’NIN BALKONU VE MEHMET MÜFİT

 

 

Geçen sonbahar sonu ya da kışa doğruydu, bir buluşmamızda Selim İleri, İbrahim Yıldırım’ın Varlık’taki hikâyesini okuyup okumadığımı sormuştu, İleri hikâyeyi çok beğenmişti; hikâye derginin Temmuz (2011) sayısında çıkmıştı; dergiyi aldığımda, onu sona saklamıştım, edebî bir haz alacağımı bilerek. Ne var ki bir türlü okuyamamıştım. İleri’nin önerisinden sonra ertesi gün okudum, çok beğendim hikâyeyi: “Elveda Şemsiyesi”.

 

Nişantaşılı Anlatı

Hikâyede birinci tekil şahıstan anlatıcı, annesinin dayısı Şeref’i anlatıyordu ama o da dayı diyordu; arka planda da eski Nişantaşı vardı. Epeyce ilginç, sıra dışı ve gizlerle dolu, suskun, ölünceye kadar kanayan meçhul bir aşkın yarasını kalbinde taşıyan yalnız bir adamdı Şeref Dayı.

Yıldırım’ın son romanı Nişantaşı Suare birkaç ay önce yayınlandı (Doğan Kitap, 2012). Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Nişantaşı anlatılıyor. Yine birinci tekil şahıstan bir anlatıcımız var; bu anlatıcı adeta modern bir meddah. Nişantaşı için verilen bir gecede anlatıyor; semti irdeleme, değişimle hesaplaşma, bir bakıma da “nostaljik monografi”. Romanı da yine edebî haz alarak okudum, ne var ki burada değinmek istediğim, yukarıdaki “Elveda Şemsiyesi”nin romanın son bölümü olarak karşımıza çıkması. Romanda yine anlatıcının Şeref Dayı’sı var; ve belleğine, anılarına iyice kazınmış. Romanın başında Şeref Dayı’dan söz ediyor ve onun hüzünlü ve sıra dışı öyküsünü sona saklıyor.

Kuşkusuz romandaki aynı adla yer alan son bölüm (IV.) ile daha önce hikâye olarak yayınlanan metin arasında bazı farklar var: romanın gerçekliğine, ilişkisine, mantığına uygun olarak. Örneğin hikâyedeki ve bir anlamda “şemsiye”nin de açılımı olan görmediğimiz ve belli ki dayının meçhul aşkı Lale’deki küçük isim değişikliği ya da isimlendirme vb. Şimdi, çok önemsediğim ancak yanıtının şu veya bu olmasının da çok “önemli” olmadığı edebî soru şu: Önce hikâye mi yazıldı, oradan yola çıkılarak bir roman oldu; dolayısıyla, romanın çatısı sona konulan “hikâye”den el alarak genişleyip kuruldu. Yoksa yazılma sürecinde, romanın tasarısında, kurgusunda, olay örgüsünde, karakter zincirinde vb. yer alan öykü, bu yazma sürecini bekleyemeden kendini bir hikâyeolarak dışarı mı attı? Dışarıda tek başına var olabilecek değişikliklerle!

 

Eleştiride Yöntem

Mehmet Rifat’ın son kitabı Entelektüel Anlatıyı mı Savunuyorum? (YKY, 2012), “Anlatı Kuramı ve Roman Örgüsü”, “Eleştiri Çizgisi”, “Figürler” ve “Söyleşilerle Yorumlamak” bölümlerinden oluşuyor. Son bölümdeki Necmiye Alpay’ın yaptığı söyleşide, M. Rifat şöyle diyor:

“Açıkçası, ister gösterge eleştirisinde kalalım isterse de metni değişik açılardan sorgulayalım, eleştirel etkinlikte temel sorun benim açımdan bir yöntem sorunu: Yani ‘tutarlı’ olmak, ‘tümükapsayıcı’ olmak ve ‘yalın’ olmak. Tutarlılık ne demek? Bir kavram Marx’tan alacağım; bir kavram Sartre’dan; sonra Kristeva çıktı, bir de ondan alırım; ardından dilimize Bahtin’i çevirdiler ondan da bir iki kavram aktarırım; sonra Derrida Fransa’da ve Amerika’da meşhur oldu, ondan da alayım; modernizm-sonrası ya da sömürgecilik-sonrası söylemler şimdi revaçta onlar da eksik kalmasın; psikanaliz kuramları da gündemde onlardan da bir iki fiyakalı kavram edinirim! (...) Yani şunu demek istiyorum: Eleştirmen metne bakarken kendi söylemine de bakmayı bilmeli, kendi yöntemsel/eleştirel aygıtını da kendi oluşturmaya çalışmalı. Gösterge eleştirisi bu açıdan kendini de kurmaya çalışan bir tasarı olmayı istedi hep, istiyor.” (ss.151/52)

Bizde gösterge eleştirisini “kuran”, yöntem olarak benimseyen ve bu doğrultuda son derece verimli olan bir eleştirmen M. Rifat. Buradan da bir yere sıçramak istiyorum, yıllar önce yayınlanan Gösterge Eleştirisi (Kaf yay. 1999) adlı kitabının “‘Fahriye Abla’nın Anlatısal ve Söylemsel Kimliğine Bir Yaklaşım” başlıklı bölümünde, Ahmet Muhip Dıranas’ın ünlü şiirini çözümlüyor. Anımsanacağı gibi şiirin ikinci öbeğinin ilk iki dizesi şöyle:

 

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,

Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;

 

Fahriye Abla’nın Balkonu

Balkon için şunları yazmış M. Rifat: “Balkon, içten dışa taşmanın bir göstergesi. Ama bu dışarıya taşma, taşma eyleminin gücünü azaltan, onun hızını gizlemeye çalışan bir başka öğeyle birlikte görüntüleniyor: ‘Sarmaşıklarla’. Küçük bir evin balkonuna, kolayca ulaşıp ‘sarılan’, onu ‘örten’ bir öğeyle (sarmaşmak: birbiriyle kucaklaşmak).” (ss.188/89)

Geçtiğimiz Ocak’ta Deniz Durukan’ın yayına hazırladığı Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a-Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi adlı –sanırım– daha önce benzerini görmediğimiz bir kitap yayınlandı (Everest yay. 2012). Yine adından anlaşılacağı gibi “modern” şairlerimizin kadına bakışı, şiirlerinde ele alış biçimleri inceleniyor. Kitabın bir başka özelliği de kadın şair ve yazarların bu yazıları kaleme alması. Önsöz’ü şöyle bitiriyor D. Durukan:

“Yazılı tarihte kadınlar her ne kadar arka planda olsalar da, kendi sivil tarihlerini yazmak için yola çıktılar bile!”

Burada da daha çok ilgilendiğim şu balkon meselesi. “Büyümenin Şiiri” başlıklı yazısında da D. Durukan “Fahriye Abla”yı ele almış ve sözünü ettiğim iki dize için şunları yazıyor:

 

“Şiirin ikinci bölümünde yer alan, Fahriye Abla’nın yaşadığı evi tasvir eden ‘kutu gibi küçücük bir evdi, sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;’ dizelerindeki çağrışımlar, bir yandan Fahriye Abla’ya duyduğu cinsel isteği, diğer yandan (geçmişe dönme arzusunu göz önüne alırsak) örtük biçimde de olsa anne rahmi kavramını imler.” (s.66)

 

Buna kadınsı bir bakış, dişil bir çözümleme diyebilir miyiz? Özellikle “ana rahmi” tanımıyla; ancak sanki “balkon” bozuyor, ben de M. Rifat’a katılıyorum, içe çeken bir şey değil de sanki dışa açılan bir imge “balkon”. Öte yandan yine D. Durukan şiir için “... çocukluktan ergenliğe geçen bir delikanlının geçiş sürecindeki sancılarının, cinselliğini keşfetmesinin ve cinselliği yaşama arzusunun tezahürüdür bir anlamda” (s.65) yorumun yapıyor.

Aslında bu şiiri çözümlerken ya da üzerine konuşurken “anlatıcı” (ya da şiiri söyleyen) hep eril olarak düşünülüyor. Oysa bu dişil olarak da ele alınabilir (M. Rifat da yazısında belirtiyor); kuşkusuz o zaman anlam başka bir yere kayar. Öte yandan Cemal Süreya bir yazısında şöyle diyor: “Ahmet Muhip Dıranas’ın bile ‘Fahriye Abla’ şiirini mizah olsun, şaka olsun diye yazdığı söylenir.” (Şapkam Dolu Çiçekle, YKY, 3. basım, 2011, s.140.) Dolayısıyla Cemal Süreya’dan Mehmet Müfit’e geçilebilir.

 

Anlamlı Bir Dönüş

Herşey Dün Gibiydi (İki Eski + Üç Yeni Kitap) kitabıyla M. Müfit yıllar sonra yeni şiirleriyle birlikte. Sanırım bir yıl kadar önceydi dergilerde şiir yayınlamaya başladı; ardından da içinde üç yeni kitabın olduğu toplu şiirler (YKY, 2012) geldi. Konuşma dilinin egemen olduğu, günlük yaşamla boğuşan; hani M. Müfit deyince ceketi omuzunda, bir ıslık ağzında, işte o şiir/şiirler. Bu kez sanki daha uzun soluklu. Bu arada tahminden de öte diyelim, M. Müfit’in çekmecesindeki yeni şiirleri de hevesle bekleyelim. Beklerken de “Sözlü Tarih”ten küçük bir alıntı:

 

nah bilirdim ben bunları-

kaçmasaydım okuldan, kırmasaydım dersleri

kuş sevdasına düşmeseydim eğer

hem de bir ermeni arkadaşımla beraber

kim diyebilir bana, bir üsküdar

baştan aşağı ermeni semtidir, 1915’ten önce

hiçbir kitap yazar mı bunu

ermeniden bir dostun olunca, dinlersin tabii

hayatı düz okurken anlayamayacağın

tüm çıplak gerçekleri

 

(“Kalemin Ucu”, Özgür Edebiyat, Temmuz-Ağustos, 2012)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş