EMEK İÇİN GEÇMİŞTEN GELEN İKİ YAZI

 

EMEK BİR “LÜKS”TÜR

 

Belki de “lüks” sözcüğü biraz garip kaçtı. Ama sözcüğün daha çok halk arasındaki yaygın kullanışıyla anlaşılmasını isterim. Hani derler ya “Tek lüksümüz falancadır, filancadır” onun gibi. Kimilerinin tek lüksü akşam eve geldikten sonra, televizyonun karşısına geçip ayaklarını bir pufun, bir taburenin vb. üzerine uzatarak televizyon izlemek, kahve içmek; ya da yemeğe kadar, birazcık dinlenmektir. İşte böylesinden bir lüks’tür...

İstanbul Film Festivali'nin Açılış gecesi Emek’in tehlikede olduğunu, şirketin el değiştirdiğini ve yılların Emek sinemasının belki başka bir şeye dönüşeceğini öğrenince doğrusu beynimden vurulmuşa döndüm. Birden neşem kaçtı. Bu keyifli sinemada, İstanbullular’ın nadir kalan lükslerinden biri olan bu tarihi sinemada artık film izleyemeyecek miydik? Ya da son kez mi, İstanbul Film Festivali açılıyordu? Bir daha Festival açılışları Emek’te yapılmayacak mıydı?

Bir sorununuz olduğunda, kibarlığıyla hemen çözmeye yönelen sinema müdürü Hikmet Bey’i artık bize yardım eder göremeyecek miyiz? Ya da Hikmet Bey’in biz İstanbullu izlerlere “iyi” şeyler sunmasını; "buyur edilmenin" keyfini bir sinema tutkunu olarak ve sinema tutkunları olarak artık yaşayamayacak mıyız?

Açılış’ın sunuşunu yapan Can Gürzap gecenin sonunda Emek’e ilişkin “tehlike”yi duyuruyordu. Gürzap’tan önce de Kültür Bakanı Fikri Sağlar bir başka konuda dikkatimizi çekmişti. Basında da yer alan sözlerinden bir yumağı şöyle: “...çöplükler kalmasın ve demokratik irademiz çöplüklerde değil sandıklarda olsun.” Bu bir başka konuydu ama doğrusu gelecek’e ilişkin bir başka “uyarıyı” da içeriyordu. Tıpkı Gürzap’ın sözleri gibi.

Can Gürzap’ın sözlerinin ardından bir film şeridi geçti gözlerimin önünden: Yıllar önceydi. Sanıyorum atmışların başıydı. İlkokula başlayıp başlamadığımı anımsamıyorum. Emek’e ilk gelişimdi. Hala kızım Yurdun İmre Denizhan (ressam Yurdun) beni Emek’e getirmişti. Burt Lanchester’in oynadığı ünlü film Alcatras Kuşçusu’nu izlemiştik. O filmden birkaç sahne aklımda kalmıştı. O sahneler ve Emek’e ilk gidişim, çocukluğumun en önemli anıları olarak belleğimde yer edivermişti. Hâlâ oradadır.

Şimdi ise, hemen hemen her İstanbullu sinemaseverin gönlünde taht kurmuş olan Emek son gösterimlerini mi yapıyor? Umarım bir formül bulunur. Bizler de alıştığımız salonun rahatlığından ve göregeldiğimiz konukseverlikten eksik kalmayız. Bu kadarcık bir lüksümüz olmasın mı?

Emek gerçekten ayrıcalıktır biz İstanbullular için. Emek’siz bir İstanbul, İstiklal Caddesi düşünmek güçtür. Hatta olanaksızdır. Sinema sanatının sunuluşundaki estetik gelenekselleşme doğrusu bir tek Emek’te kalmıştır. Her ne kadar modern sinemalar açılmışsa da —keşke daha çok açılsa—, Emek’in yeri ve konumu başkadır. Hiçbir yerde, film izlerken ruhunuz Emek’teki kadar huzurlu olamaz. Hiçbir salonda kendinizi Emek’teki kadar “mutlu” ve güvenlikli duyumsamazsınız.

Evet, Emek gerçekten bir lüks’tür ve bu lüksü her İstanbullu yalnızca bir sinema bileti karşılığında yaşayabilir. Asıl sorun “seçmesini” bilmektir!

İnsanın aklına ister istemez “Acaba demokrasi de mi bize lüks?” gibi bir soru geliyor. Belki ilgisizce ama seçimlerden sonra, konu az çok Beyoğlu, sinema sanatı, İstanbul falan olunca, bu soruyu sormamak olanaksız. Emek bir lüks’tür, demokrasi ise —herhalde— bir lüks değildir, olmaması gerekir. Ama sonuçta bizim hem Emek’e hem de demokrasiye gereksinmemiz vardır? Yok mudur sayın İstanbullular!

 

(25.4.1994/Cumhuriyet; Perdelerden Caddelere Dökülüvermiş, Çınar yay. 1995.)

 

 

 

 

EMEK, YİNE...

 

Sinemasız bir dünya olamayacağı gibi, Emek’siz İstanbul olmaz; diye bitirmiştik geçen yazımızı; yani, Emek yine.

Emek, çünkü İstanbul'un pırlantasıdır. Türkiye’de Emek gibi bir sinema salonu yoktur; benzersizdir. Emek Sineması’nı ayakta durur görmek; bizim için daha tükenmediğimizi; değerlerimizin henüz tükenmediğini ifade eder.

Emek anlamı derinlerde olan, biricik bir kültür yapısı ve yaşama biçimidir.

Bundan birkaç yıl önce Emekli Sandığı, Emek Sineması’nın da içinde bulunduğu yaklaşık  dört bin metre karelik bloğu Kamer İnşaat’a (yap-işlet devret biçimiyle) yirmi beş yıllığına vermişti.

Bu inşaat şirketi bu bina bloğunun üzerinde “değişiklik” projesiyle bir işmerkezi yapacaktı. Bu haber basında, Emek Sineması’nın da yıkılacağı yolundaki haberlerle birlikte yer almıştı.

Doğal olarak bu haber üzerine, duyarlı İstanbullular, aydınlar, sanatçılar tepkilerini dile getirmişti.  Emek Sineması’nın yıkılma olasılığının konuşulmasına bile –hakkı olarak– katlanamıyorlardı.

Yıllar geçti; Emek hiç aklımızdan çıkmadı. Böyle bir olasılığın basından edindiğimiz bilgisinin beynimizi ve yüreğimizi tırmalayan burgacı, çeşitli vesilelerden sonra, durumu daha açık görmeye itti beni, benim gibileri.

Uzun lafın kısası (ki ben genellikle, tarafımdan yazın yaşamına sokulduğuna inandığım “özce”si sözcüğünü kullanıyorum), öğrendik ki Emek Sineması’nın yıkımı söz konusu değil.

Projenin mimarı Halil Onur ile önce telefonla görüştük. Emek’in eskisi gibi korunacağını (döşemeleri değişecekmiş, vb.) öğrendikten sonra, doğrusu içimi derin bir huzur kapladı.

Ama Halil Onur, ısrarla beni bürosuna çağırdı. Projeyi görünce iyice rahatladım; Halil Onur ile benzer düşünceleri paylaşmak beni memnun etti.

(Eklemem gerekir, bu bloğun İstiklal Caddesi’ndeki cephesi de aynen korunacağı gibi, içinde yeni kültür birimleri de yer alacakmış.)

Peki o yıkılacak, haberleri nasıl, nerden çıkmıştı. Belki bunun şimdi pek önemi yok ama; Halil Onur haklı olarak, henüz projeyi bile görmeden böylesine haberler çıkmasına, yazılar yazılmasına; hatta bunun ünlü mimarlarca yapılmasına içerlemiş. “Kimse, sizin dışınızda açıp da bir şey sormadı yazmadan önce” diyordu.

“Kabahati”n birazını da  kendinde buluyordu. Belki bir basın toplantısıyla bu durum açıklanabilirdi. Kuşkusuz işin en garip yanı, projeyi görmeden, proje hakkında yazılanlardı!

Bir başka boyut ise bu blokta  yer alan, yıllarını orada geçirmiş kiracıların durumu. Yapı bittikten sonra, Halil Onur, Kamer İnşaat’ın eski kiracılara öncelik tanınacağını belirtiyor. İşin burası biraz karışık kuşkusuz; gerçi bizi de pek ilgilendirmiyor.

İlgilendiren nokta, Emek’i yıllarca işletenlerin, yönetenlerin kalıp kalmayacağı. Her ne kadar bu ticari bir anlaşma, bir iş de olsa bizi yakından ilgilendiriyor.

İlgilendiriyor çünkü; Emek’in işletmecisi İsmet Kurtuluş, yıllardan beri (özellikle o seks furyasında) Emek’i ayakta tutmanın savaşımını veriyor.

Sinemaya girdiğinizde, sizi güleryüzüyle karşılayan Hikmet Dikmen de bir müdür olarak, farklı bir  anlayışıyla, seyircinin hemen her derdine koşuyor.

Özcesi, Emek'in kiracı sorunu sıradan bir ticari sorun gibi gözükmüyor. Bence Emek’i bugüne getirenlere,  “öncelik” tanımak bile gereksiz. Çünkü Emek hiçbir şeyle kıyaslanamaz; çünkü Emek Sineması’nı onlarsız, İsmet Kurtuluş’suz, Hikmet Dikmen’siz düşünmek bile çok güç...

İstanbul Emek’siz kalmayacak; dileriz eski “sıcaklığı”ndan da yoksun kalmaz. Oktay Rifat'tan iki dize:

“Yine zamansız türküsüyle başlıyor akşam, başlıyor dalgalı bayraklarla deniz çizgisinde camlar,

İstanbul yine.”

 

(“Işıldak ve Yelpaze”, 5.12.1996/Cumhuriyet.)

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş