Gezi Kimin Gezisi?

GEZİ KİMİN GEZİSİ?


Şu gün, şu saat, şu an, Taksim Meydanı’nı polis yine bir “savaş” alanına çevirdi. Gezi Direnişi’nin 12’nci günü ve akşamüstü, meydan giderek doluyor, İstanbul’un dört bir tarafından Taksim’e, Gezi’ye günlerdir olduğu gibi bir dayanışma akıyor. Umarım bu akşam ve sonrası barışçıl bir biçimde geçer.

Bu noktaya nasıl gelindi? Mesele kuşkusuz birkaç ağaç değildi; o birkaç ağaç ve çok daha fazlası vardı. Nedenler çoktu; özünde bireyin yaşam alanına müdahale ve kısıtlama vardı. Anımsanacağı gibi 31 Mayıs sabahı polis insanlığa sığmayan bir şiddet uyguladı ve sürdürdü. Baştan böylesine bir şiddet olmasaydı, sanırım bu noktaya gelinmezdi. Yine baştan özellikle Başbakan kuşatıcı ve sakin olsaydı, yine bu noktaya gelinmezdi.

Yıllardır olmasını düşündüğüm, teorik olarak olması gerekir dediğim kitlesel patlama oldu. Bunun birçok nedeni ve etmeni var. Ancak pratiğini kırk yıl düşünsem aklıma bile gelmezdi, hayal bile edemezdim. Hele de bu şekliyle. Tanımlayamadığım, pek anlayamadığım bir direniş, tepki gösterdi gençler. Bu direnişin, isyanın ama bu barışçıl direniş ve isyan, taşıyıcı gücü o gençler! Helâl olsun onlara!

Zaman zaman gidip televizyona bakıyorum, nasıl olduysa bir-iki televizyon kanalımız bugün birazcık “haberciliğini” anımsadı. Günümüzde, özellikle Gezi direnişçilerinin sosyal medyadaki etkinliklerini örnek göstererek söylersek, kolay kolay olayları saklayamıyorsunuz, çarpıtamıyorsunuz. Her ne kadar saklasanız, çarpıtmak isteseniz de “gerçek” bir şekliyle ortaya çıkıyor! Geçmişte de böyle olmamış mıydı? Vietnam Savaşı’nda, Körfez Savaşı’nda, “gerçek” eninde sonunda ortaya çıkmamış mıydı?

Polis birkaç gündür sakindi ama Başbakan’ın son kutuplaştırıcı konuşmalarının ardından sertleşti! Zaten Başbakan’ın son konuşmalarını anlamak güç. Aslında onun siyaseti açısından anlaşılır bir şey ama sınırı Avrupa’da olan bir ülke açısından anlamak güç. Direnen o gençlerin masumiyeti karşısında, o konuşmalara “isyan” etmemek de olanaksız!

Kuşkusuz tatsız, istenmeyen olaylar da gerçekleşmedi değil, bu on iki günde. Ama bunun nedenleri neydi. Öncelikle şunu belirtmek gerek. Bu kadar kalabalığın içinde genele uymayan görüntüler olur. Örneğin marjinal olarak tanımlanan, daha çok sert tepki vermeyi benimseyen gruplar, dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da olur. Bu gruplar çoğunluk değil azınlıktır. Zaten çoğunluk da bu grupların eylemini benimsemiyor ve benimsemez. Benimsemez çünkü kendi tepkisinin, eyleminin renginin bozulmasını istemez, doğal olarak.

 

Üç temel neden

Tatsız diye tanımladığım olayların üç temel nedeni vardı bence. Birincisi yukarıda sözünü ettiğim o marjinal grupların varlığı; ikincisi toplumsal öfke, bunu açmak olanaklı, ekonomik sisteme, statüye, iktidarın politikalarına, kısıtlamalara vb. olan öfke; üçüncüsü o 31 Mayıs sabahı ve onu izleyen birkaç gün polisin aşırı ve insanlıkdışı şiddeti, zaten bu da başat neden oldu. Kuşkusuz polis de emirleri birinden, o birisi de birilerinden alıyor. Ama polisin kışkırtması, provake etmesi, o günlerde olduğu gibi bugün de sürdü, sürmekte. Polisin bu aşırı şiddetini gördüğünüzde kendinizi bir iç savaşın içinde duyumsuyorsunuz. Nitekim ölümler, çok ağır yaralanmalar oldu, bunları sıralamaya gerek yok, internete girdiğinizde gerçeği görüyorsunuz. Ama o görüntüler sizi kalpten yaralıyor, üzüntü bir kenara, bu kadar insafsızlık olur mu, diyerek isyan ediyorsunuz! Etmemek elde mi?

 

Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın istifasını ister mi?

Daha önce Facebook sayfamda ve Twitter hesabımda paylaşmıştım, Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın istifasını ister mi? Bunun olmayacağını biliyorum ama bir şeye dikkat etmek gerek, başından beri İstanbul’una sahip çıkan kitle, polisin şiddeti karşısında kendi olanakları çerçevesinde direnirken Başbakan’ın ve hükümetin istifasını haykırıyordu! On beş ağacı korumak için yola çıkılan eylem, birden iktidar karşıtlığına dönüştü. Ama Başbakan ve özellikle de İçişleri Bakanı’nın niyeti, bu meseleleri güçle çözmek. O güç de polis copu, polis plastik mermisi, polis biber gazı, polis toması, polis tazyikli suyu, vb.

Günümüzde demokratik tavır alıştan söz ediyorsak, tepkinin yeri yalnızca sandık değil. Sivil İtaatsizlik diye de bir eylem biçimi, adından da anlaşılacağı gibi “tepki gösterme” biçimi var. İşin absürt yanı, seçim ve parti yasamız epeyce antidemokratik! Birkaç ağacın kesilip kesilmeme sorunundan ülkenin ve dünyanın gündemine oturan bir boyuta ulaşmasında, herhalde hükümetin beceriksizliği yatıyor. Ama sağduyulu kimi milletvekillerinin (tek tük çıkıyor sesleri) yanı sıra bir “şahinler” grubu da var. Onlar ister istemez bu beceriksizliğin üstünü, zaten siyasi yaklaşımlarına uygun düşen şiddet ile örtmek istiyor! Televizyon kanallarında belki yukarıdan gelen direktiflerle olaylar manipüle edilebilir (az da olsa bir-iki kanalın gerçek arayışını belirtelim); peki ya dünya!

 

Büyükşehir yalnızca ona oy atanların belediyesi mi? 

Tüm bunlar bir yana, olayların da kıvılcımı olan Gezi Parkı kim tasarrufunda, Başbakan’ın mı, Büyükşehir Belediyesi’nin mi? Büyükşehir Belediyesi yalnızca ona oy atanların belediyesi mi?  Bölge koruma kurulunun kararı doğrultusunda bu Topçu Kışlası’ndan vazgeçseler ne yitirirler? Ya da böyle bir karar onların artısı olmaz mı?

Şiddetin, bütün bir semti etkisi altına alan biber gazının bir an önce bitmesini, bitirilmesini dilemekten başka ne isteyebiliriz. Bu öncelik. Tabii ki akılcı bir uzlaşmanın olmasını da. Çünkü korkum, çok daha kötü olayların gerçekleşmesi! Ama bunları bitirecek ya da gerçekleştirecek olan herhalde kentini seven İstanbullular değil. Bunun adresi çok açık. Ama o adres ne hikmetse ben kapalıyım diyor!

Önce bu direnişteki, dayanışmadaki başta gençler olmak üzere binlercesine, bana, “bizlere” yıllar önce yapamadıklarımızı, gerçekleştiremediklerimizi “gösterdikleri” için çok çok teşekkür ve son bir soru: Gezi Parkı kimin?

(Kitap.radikal.com.tr, 11 Haziran 2013)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş