Gezi

14 ŞUBAT YAKLAŞIRKEN

 

Gezi

 

O’nunla Gezi’nin bahçesinde buluşuyorum; sonbahar sonu kış başlangıcı ama hava çok güzel, güneş içimizi ısıtıyor. Bir başlangıç mı? Aşk mı? Kimseye söylemediğim bir aşk, aslında birbirimizi ne kadar da az görmüşüz, sanki ilk karşılaşma gibi, evet, güneş ısıtıyor ama yüreğimdeki buluşmanın heyecanı daha çok. İyi ki Gezi’yi seçmişim, tam yeri, yalnızca ona söylediğim başka kimseye söylemediğim… ve bir ömür boyu ne kadar kaldıysa yalnızca onu öpmeyi düşündüğüm bir kadın… yalnızca o! Yıllar önce miydi, sanki dün gibi. Hem çok geçmiş hem çok yakın!

İlki ne zamandı anımsamıyorum; kuşkusuz Gümüşsuyu’na taşındıktan sonra sıklaştı; son üç dört yıldır daha da sıklaştı. Aslında bir mekânın müdavimi olmak benim için hem çok kolay, küçük bir ayrıntı birden beni sarıverir; hem de çok güçtür ki bu daha sık yaşadığım bir durum.

Gezi, tam Gümüşsuyu denilen (İnönü Caddesi) yolun başında, Taksim Meydanı’nın kıyısında. İkinci katından meydanı görmek olanaklı, insanın içini açan bir görüntü bu, zaten Gezi de insana huzur verir. İnsanı rahatsız edecek lüks bir yer değildir ama hiç bilmeyenler için ucuz ve fiyatlar açısından vasat bir işletme olmadığını da vurgulamalıyım. (Bu arada belirtmeliyim “Gezi/İstanbul” olarak geçer.)

Gezi’nin ürünleri tazedir ve tadı damağınızda kalır. Kenya kahvesi sert olduğu için benim sık içtiğim bir kahve. Birkaç yıl önce bir lezzet ustası Hacı Salih’in bünyesine katıldığının özellikle altını çizmeliyim. Yani yemekler de enfes. Gerçi bu durumu biraz garipsiyorum, benim bildiğim pastanede yemek falan olmaz. Şimdi işler değişti, neyse konu bu değil; yine de Hacı Salih’in mutfağı olunca, akan sular duruyor. Zaten 2002’den beri de farklı bir mekân. Pastane, kafe, restoran işlevlerini farkı biçimde sürdürüyor.

Girişte “pastane”, arkaya uzanan oturma bölümü ve yukarıdaki ön ve arka bölmeler. Ne var ki bölümlerde her ân servis olmuyor; niye olmuyor anlamıyorum ama olmuyor işte! İkinci katın ön tarafında cam kenarındaki masalar Taksim manzaralıdır. Oysaki o bölüme servis 12.30’da başlıyor. Servisin olmadığı gibi siz üst kata çıkmak için küçük bir yaygara çıkartmak durumundasınız.

Diyelim, sabah sevgilinizle buşacaksınız, bir kahvaltı, çörekler poğaçalar vb. çay ve de benim gibiyseniz kesinlikle sert bir kahve (Kenya). Ya da yalnızca çay kahve içip konuşacaksınız, bir yandan da müzik çalıyor (ki müzik her zaman rahatlatıcıdır, burada); ve meydana bakacaksınız ama olmuyor çünkü üst kata o saatlerde çıkamazsınız, diyelim benim gibi edepsizlik yapıp çıktınız, servis yok, çay kahve yok! Doğrusu anlamıyorum, neyse…

Güzel bir buluşma yeridir Gezi. Atmosferi ilk kez için de uygundur. Aşkta mekân ve atmosfer epeyce önemlidir.

Yazar Selim İleri’ye de sık sık rastlayabilirsiniz. Tabii ki bahçesinde, çünkü çok sigara içer. Böylece hemen hemen her mekânın küçüklü büyüklü bir bahçesi var; oldu. Evin dışında pek yazı yazamam, bazen notlar aldığım olur; ne var ki bu bahçede son zamanlarda not almanın yanı sıra yazmayı da seviyorum. Ayrıca görüşmelerimi, benimle yapılacak söyleşi randevularını da burada veriyorum. Gerçi üst kat, alt kat servis sorunu çıkıyor!

Gezi’nin bahçesi epeydir var ve yaz ikindilerinde çok güzel olur. Sıcaklık biraz azalmış, hafiften bir esinti sizi rahatlatıyor, güneş karşıki Sular İdaresi duvarının üstünden kızıllığıyla batıyor. Kimisi için manzaradan çok bir serinliği ifade eder ya da her günkü bir doğa durumu; hatta doğa durumundan bile çıkmış olabilir. Oysa ne güzel bir görüntüdür! Romantik, içimde tanımsız bir kıpırtı; ister günlük bir olay, ister sıradan bir doğa olayı olsun, buluşmanın tam saatidir.

Gezi’deki buluşmalarım ancak “sıradan” olmayan, ileride bir anı diyebileceğim buluşmalarım giderek artıyor. EB ile buluşmam bir roman olabilir. Dahası buluşamamam. Sanırım 2007’nin sonbaharından beri buluşmaya çalışıyoruz; eh yaklaşık iki buçuk yıl olmuş. Özel bir durum yok yani duygusal bir durum yok ortada; hoş ve genç bir kadın, gazeteci. Yıllar önce stajyerken tanımıştım. Şimdi kalemi kuvvetli, bir iş meselesi, yarı iş yarı yârenlik; ama bilinçdışımdan tabii ki sorumlu değilim!

Bu kez de gelmese, bir kez daha onu aramayacağım, diyorum. Eskisi gibi değil, artık cep telefonları bu buluşma/buluşamama sorununu çözüyor; hiç bakmak istemesem de bakıyorum, bir mesaj “beş dakika sonra yanınızdayım”! Eh bu kez buluşacağız demek, ben yine üst kattayım ama cam kenarındaki masalar dolu, biraz geriye doğru bir masada oturuyorsam da Meydanı görüyorum ve Kenya kahvemi söylemişim. “Geliyorum”, mesajı da geldi; bu iyi işte…

Eskiden böyle mi? Saatlerce beklersin, ya gelmezse! Hele de ilk buluşmaysa! Beş dakika mı, on dakika mı, yarım saat mi, ne kadar bekleyeceğini bilmiyorsun. İletişim de kuramıyorsun. Gerçi eski beklemelerin başka bir tadı, heyecanı vardı. Ardından ne şiirler ne şarkılar yazılırdı: bir kadın her zaman beklenir…

ŞM ile buşuyorum, yaz gelmiş İstanbul’a, Gezi’nin bahçesinde oturuyoruz, bir öğle sonrası buluşması. Güzel bir tasarının peşindeyiz, onu konuşacağız. Epeycedir tanıyoruz birbirimizi. İlk gördüğümde etkilenmiştim, çok güzel bir kadın. Aklının aydınlığını da hemen algılıyorsunuz. Aslında, kadının aklına, zekâsına âşık olmuyor muyuz?

O zamanlar, içten gelen, kabaran bir duygu vardı. Bunu henüz ŞM’ye açmamıştım, çok sık da görüşemiyorduk; gerçi zeki bir kadındır kesinlikle anlamıştır! Yine yaz ve Soras’dayım, yıllarca gittiğim yazlık, küçük baba evi. Bir gürültüyle uyanıyorum, henüz gün ağırıyor; çok şiddetli bir yağmur, ardı ardına gelen gökgürültüsü, çakan şimşekler ve çevreye, özellikle de denize düşen yıldırımlar. Gözü açık görülen bir kâbus sanki! Evde yalnızım, yalnızlık hep tercihimdir ama çok tedirginim ve korkuyorum. Kendimi bildim bileli gökgürültüsünden tedirgin olurum; bu bambaşka, ömrümde böyle bir şey yaşamamışım. Bir doğa olayı olsa da çok tedirginim ve korkuyorum. Ama korkum, hani kafama bir yıldırım iner de… ŞM’ye duygularımı açıklayamam; insan tuhaf işte!

Kafama yıldırım inmiyor, keskin doğa olayı da diniyor; çay demliyorum, dışarda bulutların ardında güneş ancak etkisini hiç duyumsatmıyor, yaz ıslaklığı… kâğıdı kalemi alıp bir mektup yazıyorum, yaşadıklarımı, tedirginliğimi, korkularımı, duygularımı, kabaran yüreğimi… İstanbul’a döndüğümde ŞM’ye gönderiyorum. Postaneden dar beyaz zarfı, içindekiyle birlikte göndermek hâlâ güzeldir. Ses çıkmıyor, ben de sormuyorum; aşk karşılıklı olmalı diyorum, kendi hüznümü içime gönmesini biliyor ısrarcı olmak istemiyorum. O sıralar ŞM’nin evine hırsız girdiği için taşınıyor ve bundan dolayı mektubun eline geçmediğini düşünüyorum, yıllarca öyle biliyorum. O mektuptan esinlenerek “Rüzgârlı Adada, İmroz’da Seni Bekliyorum” başlıklı lirik bir deneme yazıyorum. Önce Kaçak Yayın adlı dergide çıkıyor sonra Ben Hep Seni Yazdım adlı kitabıma alıyorum ama bunları ŞM’ye hiç söylemiyorum. Mektup eline geçmedi ki!

Geçenlerde, ortak bir dostumuzla sohbet ederken konu konuyu açınca, aşklar, yalnızlıklar birbirini kovalayınca, ŞM’nin o mektubu aldığını, okuduğunu öğreniyorum. Boğaz’ın mavisi gibi kırılıyorum…

Artık Gezi’den çıkıp buluşma yerlerini sırayla gezebilirim; sonra dönüp dolaşıp yine Taksim Meydanı… Meydanlar bir ülkenin, toplumun modernlik göstergesidir; Avrupa sınırları içindeyseniz…

 

(İstanbul’da Âşıklar İçin Buluşma Yerleri, Özgür yay. 2010)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş