Hayallerin Aldatıcı Oyunu

HAYALLERİN ALDATICI OYUNU…

 

“Hep o pembe soluk perdeler. Güneş bu küçük pencereden hiç ayrılmaz. İçerisini görmek mümkün değil. Ama hayal etmesi kolay. Herhangi bir apartman mutfağı işte. Tabaklar, tencereler, havagazı ocağı, kirli bulaşıklar. Bu mutfağı ötekilerden ayıran tek özellik, duvardaki çiviye asılı duran yemyeşil naylon önlüktür. Rüzgârın hafifçe oynattığı perdelerden içeriye kaçamak göz atan, bu önlükten yayılan yeşil rengin o daracık, rutubetli, loş yere umulmadık bir değişiklik, bir güzellik kattığını duyar. Hemen onu giyecek olan, ona bürünüp havagazının başında yemek pişirecek, patlıcan, köfte kızartacak kadın hayal edilir.”

Oktay Akbal’ın Suçumuz İnsan Olmak (1957) adlı romanı böyle başlar. Üçüncü tekil şahıs anlatıcıdan dinlediğimiz roman buruk bir “gönül” öyküsüdür. Bu gönül serüveni, alıntıdan da anlaşılacağı gibi o pencere aralığından Nuri’nin gözüne çarpan yeşil renkli önlük ve o önlüğü takacak kadının hayaliyle “başlar”. Kış sonudur ve Ankara’ya ilkbahar da yaklaşmaktadır.

Edebiyatımızda çok farklı bir yeri vardır Akbal’ın; öncelikle yaşamını yazar hikâye ve romanlarında. Gerçi yaşanan bire bir romana girmez, değişir, dönüşür; tabii ki her yaşanan da yazılmaz. Kendisi de bunu çok açık bir biçimde dile getirir. Bu anlamda Akbal’ın değil ama romanın karakterleri Nuri ile Nedret’in peşine düştüğümüzde, hayali kurulanın gerçekleşme ânındaki kırılganlığından açıkça söz edebiliriz pekâlâ.

Beklenmedik Bir Sabah

Bir bakanlıkta çalışan, evi ve işi arasında mekik dokuyan, gençliğini çoktan geride bırakmış olan Nuri, karısı, iki çocuğu ve karısının annesiyle tekdüze bir yaşamın içindedir.  Bu yeknesak yaşama o kadar uyum sağlamıştır ki mahallerindeki yeni yapılan apartmanı bile fark etmemiştir. Tâ ki “baht dönüştürücü” o sabaha kadar! Gençliğinde kurduğu hayallerin gerçekleşmemesi bir yana, bu sıkışmışlıkta, karısına olan arzusu yok olmuş, kabaca evliliğin getirdiği günlük sorunlarla beraber tabii ki aşk da raf kalkmıştır. Yanı sıra bir memur olarak, ailesini bürokrasi şehrinde geçindirmek vardır.

Yoksunluk ve yoksulluk, işte o önlüğün sahibi kadın Nedret’te de vardır. Kendisinden on sekiz yaş büyük bir adamla, bir bakıma zorunluktan yâni “kurtulmak”, açık bir alana çıkmak için evlenmiş 21 yaşındaki genç bir kadındır. Genç kız hayallerini o önlüğüyle bodrum katındaki mutfakta, bulaşık yıkarken, yemek yaparken, belki de romantik bir şarkıyı mırıldanırken tekrar tekrar yaşamaktadır ki başka da yapacak bir “eylem”i yoktur. Dar gelirli bir ailenin genç evkadını olarak bu çemberin içinde yaşaması gerekmektedir: Evliliğin bağlayıcılığı, toplum–çevre, yetişme biçimi, gelenek, klasik değerlere bağlılık benzeri etmenler sayılabilir. Kocasıyla aralarındaki uçurum her ne kadar bir şikâyet konusu değilse de “kafasının içinde geçenleri, gene kafasının içinde biçimlendirdiği bir dünyada yaşatmanın sırrını” bilen ve aşkı hiç tatmamış genç bir kadındır Nedret! İşte onun çıkış kapısı gibi görünen ya da öyle sandığı, hayal ettiği kişi Nuri’dir: Henüz tanımadığı ama o mutfak penceresinden kendisine bakan adam… Kuşkusuz “yemyeşil önlük”ün betimlenişi ve üzerine yüklenen anlam, anlatının bir başka lezzetidir.

Aslında sıkışmış yaşamlar bu görüntünün sayesinden özgürlüğüne kavuşacak mıdır yâni hayaller gerçekleşecek midir? Hayal olan öte yandan toplumsal, ahlâk vb. açısından “yasak”tır, ayıptır. Ne var ki Eros’un oku yayından fırladığında kim durdurabilir? İster istemez aynı mahallede oturmanın getirdiği karşılaşmalar başlar. Sinemada, çarşıda, sokakta. Ne var ki yanlarında eşler, çocuklarla birlikte. Belki daha öncede vardır bu tür karşılaşmalar ama; Nuri’nin önce yemyeşil önlüğü fark etmesi, sonra o sarışın kadını görmesi, sarışın kadının da kendisine bakan adamı görmesi, işte o ân, bir başlangıç noktasıdır.

Olay örgüsü ilerlerken Nedret ile Nuri doğal olarak anlatının önümüze koyduğu “olanak” doğrultusunda tanışır. Sevim, Nedret’in ortaokuldan arkadaşıdır, zengin bir doktorla evlidir. İstanbullu Nedret’in neredeyse şehirdeki tek tanıdığıdır. Dışa dönük, özgür ve yaşamdan tat almasını becerebilen bir kimlik olarak karşımıza çıkar. Nitekim ressam Nedim ile evlemeden önceki ilişkisi bir şekilde sürmektedir. Nedim de Nuri’nin üniversite arkadaşıdır. Nuri şiirler yazarak hayallerini kurgularken, birdenbire kendini sıkışmış bir hayatta bulmuştur. Akademili Nedim ise sanat yolunda yürümüştür. Nedim’in açtığı sergi, uzaktan birbirlerinin ilgisini çeken iki insanın, böylece tanışmasına neden olur. Dahası, kendi gençlik yıllarındaki hayallerin kadını-erkeği mi acaba, sorusu zihinlerine de düşmüştür.

 

Kalbin Atışı İstanbul

Bu ikinci bir basamaktır dolayısıyla bir “yol” da görünmüştür. Sıkışmış yaşam, belki de “yasak” olanın çekiciliği, yaşanmamış arzular kadın ile erkeği birbirine doğru çeker. Yaz kapıdadır, Nedret İstanbul’a kocasının bir akrabasının yanına gidecek, bir süre orada kalacak daha sonra kocası gelecektir. Ankara sıcağından kurtulmanın bir yoludur ama öte yandan Nuri ile olmanın da başka bir şansıdır. Aslında benzer bir durum Nuri için de geçerlidir. Karısını ve çocuklarını, önceden karısının bir akrabasına gönderecek sonra kendisi İstanbul’a gidecektir. Nuri planı yapmış, aynı kompartımandan biletleri de ayarlamıştır. Her ikisi de gitgeller yaşamasına karşın, trenin içindedir artık, üstelik gecedir, kuşetler açılmıştır; o karanlıkta yalnızca eller kavuşur.

Sonunda İstanbul’dadırlar; aşkın kentidir, hayatın, eğlencenin, gazinoların, plajların şehridir ama asıl önemlisi –ikisi için de– bıraktıkları hayallerin kentidir, kalplerin attığı yerdir. Şimdi o hayallerin gerçekleşmesi vardır. Aşk kapıdadır. Öte yandan “aşk” mıdır; yoksa tekdüzeliğin, bir mahkûm örneği gibi sıkışmışlığın kapısını kırmak mıdır? Bir-iki buluşmadan sonra, Nuri’nin yine ataklığını görürüz; zaten romanı daha çok onun zihninden izleriz. Cinsel arzu yükselmiştir, adamdan kadına doğru. Nuri bir arkadaşının Beyoğlu’ndaki bir dairesinin anahtarını almıştır. Ancak Nedret’e bir sergiye gitmeyi önermiştir. Bir apartmanın dördüncü katındaki garsoniyere girdiklerinde Nedret, aşktan çok kendini serüvenin yol alışına bırakır: “Şu evli, iki çocuklu adamla bu garsoniyere onu çekip getiren akımın adı aşk mıydı?”

 

Aşk Özlemleri

Romandaki bu birkaç sayfa, sıkışmış yaşamlarından çıkmanın yolunu arayan, hayallerine dönmek isteyen iki insanın iğretiliğini anlatmakla birlikte, bir yanılsamanın da ortaya çıkmasıdır. Nitekim iki bedenin aynadaki görüntüsüyle bu fikir daha da güçlenir. Nerdet erkeğin cinsel arzusuna boyun eğmiş, yalnızca serüveni serüven yapan çekiciliğinin etkisiyle bedenini de teslim etmek üzereyken, kapı zili çalar. Bu beklemedik kişiyle, anlatısal rastlantıyla cinsel birleşme de yarım kalır. Durumun “çirkinliği” ortaya çıkar! Kapıyı açmaz Nuri. Dışarıdaki (kimdir ?) zili çalmaktan vazgeçip gittikten sonra, büyü de ne kadar varsa, bozulur: “Aşk falan değildi bu. Geç kalmış aşk özlemlerinin, hayallerinin aldatıcı oyunuydu.”

Dolayısıyla Nedret yine İstanbul’daki tatil günlerini bitirdikten sonra, kendisini almaya gelen kocasıyla birlikte, o bodrum katındaki mutfağına dönecektir: Yemyeşil önlüğün duvardaki çivide asılı duran. Benzer bir durum Nuri için de geçerlidir. Kim bilir o da sabahları yalnızca aralık pencereden bakabilecek, belki de pencerenin perdeleri hep çekili duracaktır. Sonu için ahlâkçı denebilirse de, Akbal’ın anlatıcısı romantik bir anlatıcıdır, başka yapıtlarında olduğu gibi. Anlatı ise, parmakların ucundan kayan bir “gönül” öyküsüdür; erkek ile kadının “niyet”lerinin farklı gibi görünmesine karşın. Oktay Akbal buna suçumuz insan olmak demiş.

 

(“Romantik Yolculuklar”, Notos, Ekim-Kasım 2013)

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş