Hayır'sız Adada Şimdi Bizim Dört Fakir

HAYIR’SIZ ADADA ŞİMDİ BİZİM DÖRT FAKİR

 

 

 

Can Yücel şiiri daha çok sokağın şiirdir, zeki söyleyişlerle birlikte. Siyasidir; baştan sona muhalif bir şiirdir. Şiirinin rengi “en güzel şaribi”dir. Bir şair üzerine söylenecek her zaman çok şey vardır; iyi bir şairse bu daha çoğalır, hele de Can Yücel ise daha da çoğalır. Onun şiir coğrafyasına çıktığınızda, yolunuzu şaşırırsınız.

Niyetim bir şiiri çözümlemek değil; bu yazının “yöntemsel” bir sorunu da hiç yok. Çözümleme yöntemlerine karşı olmaktan değil, benim eleştirmen olmamamdan kaynaklanıyor bu tavır.

Niyetim Can Yücel’in bir şiirini anlamlandırmaya çalışmak da değil; şiiri izlemek, şiir üzerine düşüncelerimi söylemek ya da “düşünce” üretmek. Yazının “yöntemsel” sorunu olmadığı için, –her zamanki gibi– “deneme” tercihim. Ama bu da “özgür deneme”!

“Hayırsız Ada” şiiri yazımın konusu. Şiirin şu veya bu tarihte yazılması önemli değil; –bulmak güç değil ama– yazıyı yazdığım zaman bilmiyorum. (Hatta hangi kitapta olduğunu da anımsamıyorum.) Zaten şiiri izlerken bunlar ortaya çıkacak. Şiirin gerçekliği beni ister istemez nesnel gerçekliğe, dönemin toplumsal gerçekliğine şu veya bu şekilde götürecek. Bazı bağlar kurmak, çağrışımlara, imgelere kapılıp şiirin içinde yürümek…

        

 

         ***

Şiiri söyleyenin (“anlatıcısı” da denebilir) şairin kendisi olup olmadığı genellikle bir tartışma konusudur. Büyük bir olasılıkla –hele hele ele aldığımız şiir göstermektedir ki– şairin ağzındandır ama biz “söyleyen” olarak tanımlayacağız.

 

 

Bir haftadır yok yere dolaşıp duruyordum

Bir haftadır içimde bir kırlangıç fırtınası

Siyahın biri konup biri kalkıyor

Şişli’den taa Rami’ye kadar

Her sokağın ayrı bir kanat çırpışı var

Yeni Cami önlerindeydim sonra

Vapur düdüklerinden anladım

Bir haftadır seni ararmışım meğer

 

Şiirin başlangıcı böyle. Başlangıçta yalın ve anlatımcı bir biçemle karşılaşıyoruz –ki bu şiirin sonuna kadar sürüyor. Bir haftadır sokaklarda dolaşan Söyleyen, “seni ararmışım” diyor. Bu “sen” ilk bakışta –şiiri eril olarak algıladığımız için– kadın (sevgili). Ama soyut bir “şey” de olabilir; örneğin özgürlük gibi. Vapur düdüklerinin anımsatması son derece haz verici bir imge. Pekâl⠓sevgili” vapur ile gidilecek bir yerde olabilir. Ya da vapur bir yere gidilen “araç” olduğu için, yine sevgili anımsanabilir. Kırlangıç fırtınası nisan başlarında olan bir fırtınadır. Fırtınada bir “olumsuzluk” var. Genellikle coşkunluktur, “içimde fırtınalar kopuyor” gibi. Kırlangıç fırtınasının burada başka anlamı/anlamları da olabilir (halk arasında). Kentin içinde siyahın (kırlangıç) her yerde olması (konup kalkması) da pek hayra yorulmamalı. Bir de “içinde” olması, sanki huzursuzluk veriyor, Söyleyen’e.

 

 

Köprü üstünde Arif’e rastladım

Patiska ararmış fakir

Birlikte Kadıköy’e geçtik

Kardeşliği mavişliği üstünde denizin

Bir yanı ışık bir yanı İstanbul

Şu kahraman harp gemileri de olmasa

Arif patiskayı unuturdu ben seni

Oturur kalırdık Mühürdar’da

Altıyol’da Şadi çıktı karşımıza

O da şeker peşindeymiş

Üç kişi koyulduk yola

 

Arif ile Şadi, gerçek yaşamda birebir karşılığı olan kişiler olabilir (büyük olasılıkla da öyle zaten) ama benim yazımı çok ilgilendirmiyor. Biri patiska, öteki şeker arayan iki kişi. “Seni” aradığını bir kez daha belirtiyor, Söyleyen. Şeker ile patiska aramak, ister istemez yoksulluğu çağırıştırıyor. Üç arkadaşın pek de öyle parlak değil anlaşılan maddi durumları. Zaten “Patiska ararmış fakir” diyor. Kuşkusuz ki buradaki fakir birinci anlamda değil ama, ikinci anlamı birinci anlam olarak görünse de bir “şaşırtmaca” var. Aslında ikinci anlamının üzerinden birinci anlamını algılıyorum. Böylece aslında “üç fakir” yola koyuluyor. Bir şey daha eklemek gerek: “Sen” olmayınca da –şimdilik sevgili olarak düşünüyorum– ortaya bu kez “yoksunluk” da çıkıyor! Yoksul ve yoksun üç kişi (erkek): Arif, Şadi ve de Söyleyen.

 

Yol boyu çamdır püfür püfür

Dallarda fingirdek kızlar

Teri Mur’ları görünür.

 

Bu öbek, şiirde biçimsel olarak farklılık gösteriyor. Çünkü, öteki dizeler alt alta sürerken, bu öbek sağa doğru. Orhan Veli’nin “Hereke’den çıktım yola” dizesini anımsatıyor. Zaten bu öbek bir yol türküsü gibidir ve bir anlamda yine bir türkü içindeki nakarattır sanki. Ama burada bir hinlik de var hani: şiiri yazan Can Yücel olursa. Kızların “Teri Mur”ları ilk bakışta koltuk altları gibi algılanıyorsa da  fingirdek olduğu için kızlar, cinsellikle ilgili bir “şey” düşündürüyor bize.

O zamanlar –tarih sorunu çok önemli değil– Türkiye’ye ünlü bir kadın oyuncu gelmiş (sanırım, adının söylenişi Teri Mur); boy boy poz vermiş basına. Meğerse bu güzel sanatçı eteğinin altına iç çamaşırı giymezmiş ve bizim sıkı basın fotoğrafçıları da bunu belgelemiş! Dallara çıkan fingindek kızların da görüldüğü yerleri böylece iyice anlaşılmış oluyor!

 

Suadiye’de bir eşitliktir başladı

Adam başına değil

Adım başında bir villa

Biz de Panço Villa’yı bulduk

Ahçıymış villaların birinde

Dilber dudağı yapmış o gün

 

Zenginlerin oturduğu yerdir villa. Bu sözcüğün çağrıştırdığı bir özel (kişi/kahraman) ad var: Yirminci yüzyılın başındaki Meksika devriminde önemli rol oynayan ünlü devrimci Panço Villa. Burada karşılarına “gerçek” biri mi çıkıyor; yani gerçekten aşçılık yapan biri mi? Yani dördüncü bir “emekçi” mi çıkıyor?  O dönemlerde sinemalarda oynayan ve bu ünlü devrimcinin yaşamını anlatan “Panço Villa” adlı bir film var. Yoksa o filmin afişiyle mi karşılaşıyorlar bir yerlerde? (Bu afişi sahaflarda bulmak olanaklı.)

 

Ednan Beğendi pişirmiş ama

Canı özgürlük çekmiş

İlle de özgürlük dedi

Yetişmez dedik buralarda yemezler onu

Tereotu nane maydanoz

Nutuk otu dersen o başka

 

Panço Villa’nın “özgürlük otu” arayışı, herhalde adının çağrıştırdığından olsa gerek! Mutfağımızın ünlü yemeklerinden hünkârbeğendi, Ednan beğendi oluyor burada. Hünkâr, Osmanlı döneminde padişahlar için kullanılan, “sultan” anlamına da gelen özel bir ad. Padişah da astığı astık, kestiği kestik anlamına geliyor, çoğunlukla. Demek ki atmış öncesi bir toplumsal döneme gönderme var ve baştan beri algıladığımız gibi sapına kadar siyasi bir şiir bu okuduğumuz; izini sürdüğümüz. Belli ki ellili yılların ikinci yarısı; altmışlara doğru merdiven dayanmış. Baskı döneminin artması, özgürlüklerin giderek kısıtlanması, faşizan uygulamalar, ülke kasasının boşatılması, yolsuzluklar, haksızlıklar, vb.

(Şiirde Adnan Menderes dönemi var. Belki daha sonra yazıldı bilmiyorum [yukarıda da dediğim gibi çok önemli değil; zaten istenirse tarihi bulunur]. Ednan Beğendi’nin Ednan’ının Adnan Menderes olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ama öte yandan, şiirle karşılaşan bugünün genci, yirmili yaşlarda diyelim, kuşkusuz ki yakın tarihimizi şu ve veya bu şekilde bilmiyorsa bu bağlantıyı kuramayacak. Hünkârbeğendi bağlantısını kurabilirse ne mutlu bize! Şiirin her dizesini, her sözcüğünü şairin “düşündüğü” biçimiyle anlamamız gerektiğinden değil, burada söylediğim. Ama bu tür bağlantıları kurduğumuzda şiir daha da “açıklık” kazanacak.)

Daha sonraki dizelerin taşıdıkları anlam/lar çok açık. Ezen-ezilen, yöneten-yönetilen çatışması ön planda. Görüldüğü üzere, yine anlatımcı bir söyleyişle, yine “yolculuk teması” çerçevesinde ilerliyor şiir; didaktik değil, ironik…

 

Vazgeç dedik bu sevdadan dinletemedik

Takıldı gâvurun oğlu peşimize

Dön babam dön dolaş babam dolaş

Ne sen ne patiska ne şeker ne özgürlük

Anlaşıldı dedik vehpinin kerrakesi

Bizimkisi boşuna zahmet

 

“Ne sen ne patiska ne şeker ne özgürlük” dizesi Nâzım Hikmet’in bir şiirini çağrıştırıyor. Ya da bu dizeden oraya gidiyoruz: “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları’ndan” başlıklı şiirin 3. bölümüne. Bilindiği gibi şiir “Bugün pazar./Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.” Dizeleriyle başlar ve son öbeği de şöyledir:

 

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben...

Bahtiyarım...

 

“Hayırsız Ada”nın daha sonra yazıldığı açık. Demek ki Can Yücel o çok sevdiği şaire “gönderme” yapıyor, “anıyor”, “selam söylüyor”; belki de şairin bilinçdışı kendi dizelerinde bu biçimiyle ortaya çıkıyor. Tema “özgürlük” olunca uyuşuyor; bu güzel bir alışveriş. “Gâvurun oğlu”nun da peşlerine takılmasıyla, “şimdi” dört fakir oluyorlar. Tabii ki “gâvur”da bir aşağılama yok (zaten aralarına katılmış); adamın adı onun “yabancı” olduğunu imliyor!

 

Nasıl olsa tarihi karanlığımız da bastı

Yürü dedim Arif yürü kardeşim Şadi

Yürü be Panço Villa

Şuradan bir sandal araklarız

Ver elini Hayırsız

 

Ben Şadi Arif bi de Panço Villa

Hep Hayırsız’dayız şimdi

Ne sen ne patiska ne şeker ne özgürlük

Martıları seyrediyoruz artık

O şekere patiskaya özgürlüğe

O sana benzeyen güzelim martıları

 

Güzelim martılara benzeyen, sen! Özgürlük olarak da anlayabiliriz, pekâlâ buradaki “sen”i. Benzemek ama, benzemenin ötesinde özdeşleşmek de var sanki. Kadın ve özgürlük; yani âşık olunacak bir “şey” ama yüce bir “şey” (değer). Kadın da olabilir özgürlük de. Her ikisi birden de olabilir. Bir kez daha “Ne sen ne patiska ne şeker ne özgürlük” dizesi geçiyor. Özgürlüğü hukuk çiğnenerek elinden alınan Nâzım’a selam, bir kez daha. Yine haklı/haksız, yöneten/yönetilen çatışması var.

 “Hayırsız”ı nasıl okumamız gerekiyor? Hayırsız’da ilkbakışta olumsuzluk var. Hayırsızın teki gibi. Vefasız gibi. İkinci bir anlamı “hayır” yok, her şey serbest yani. Yani özgür bir ada. Bir ütopya; yalnızca “martıları” seyrediyor bizim dört kafadar. Ama, şekere, patiskaya, özgürlüğe ve de sana benziyen martıları seyrediyorlar, “hayır”ı olmayan adada. Üstelik araklanan bir sandalla gidilmiş. Karşı çıkış var, biraz “sakin” de olsa “isyan” –Can Yücel’in şiirinin belkemiği– var.

(Bilindiği gibi, İstanbul adalarından Sivriada’nın halk arasındaki adı Hayırsız Ada’dır. Kimse yaşamaz; ancak, sandalla, motorla gidilebilir kuşkusuz. Dolayısıyla şiirin birebir çağrışımını da düşünebiliriz, pekâlâ.)

“Tarihi karanlığın” basmasından sonra, “şekerin, patiskanın, özgürlüğün” de bulunması olanaksızdı, zaten! Böylece, Hayırsız Ada’da şimdi bizim dört fakir! Martılara bakmalarına, seyretmelerine kimse bir şey diyemez, engelleyemez; çünkü bir durumu, eylemi, hatta düşünmeyi, konuşmayı, ifade etmeyi yasaklayan edimin/edimlerin dilsel simgesi olan “hayır” yok orada! Hayırsız, orası.

 

(2005;Şiir İkizini Arar, Özgür yay. 2011)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş