Hep, Bir Kızılcık Dalıyla Yazdı

HEP, BİR KIZILCIK DALIYLA YAZDI

 

 

1. “Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil”

 

“Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu.” Haldun Taner, bunları yazıyor Sait Faik için.

Düzenin, sunulan değer yargılarının, paranın, şunun bunun yâni çoğu “dünyevî” şeyi elinin tersiyle itip, Burgazada’ya gelip de, o özgür insanı yaşayış… Doğanın içinde, denizin karşısında, balıkçıların, emekçi insanların, sıradan insanların arasında olageldiğince doğal bir yaşam… Yaşayabildiği kadar süren bir yaşam, kısa ya da uzun önemli değil. İstediği, dilediği gibi yaşamak…

Sait Faik’in yaşamı için yetersiz sözcüklerdir bunlar. Yetersizdir ama onun yaşamını da hani biraz yansıtır: yazdıklarına ve onunla ilgili yazılanlara bakarsak… Her ne kadar “Sait Kuşağı”na yetişememişsek de, “Sait”in yaşamına dâir ne çok şey belleğimizdedir…

Gerçek sanatçı, özgür ve özgün olan sanatçıdır. Nitekim bunun edebiyatımızdaki benzersiz örneklerinden biri değil midir Sait Faik? Yazarlığı gibi, yaşamı da benzersizdir. Bir eşini bulmak güçtür.

Hani, alt kamarada oturup, yukarıdaki dünyayı, hayâl edenlerdendir. Kınalı’da inecek yaşlı adamın, yanından ayrıldıktan, daha merdivenlerden yukarı çıkmadan öyküsünü hayâl etmeye başlamıştır bile… Yaşlı adamın dünyası, o alt kamaradaki tarafından “hayâl” edilmiştir:

Kınalı’da inecek, biraz sonra, iskeleden evine doğru yollanacak ve evinin kapısında çocuklar “… bu sıcak yaz gününde İstanbul denilen bu harikulade şehrin pis ve güzel sokaklarından ucuz şeyler arayıp da yorulmuş” yaşlı adamın elinden hediye paketlerini kapacaklardır.

Alt kamarada, her şeyden uzaklaşıp kendi ben’ini özgürce yaşayan ve dış âlemi en ince ayrıntılarıyla kurgulayıp hayâle dalan genç adam kuşkusuz ki, Sait Faik’ten “başkası” değildir. Alt kamarada oturmak yaşama ilişkin bir seçimi de belirtiyordur. Alt kamarada oturup, dünyayı, denizin maviliğini, martıların beyazlığını, insanların akşam yorgunluğunu, miçonun halatı atışını, iskelenin verilişini ve geminin iskeleden ayrılışını hayâl etmek, düşünmek ya da kurgulamak için, o dünyayı da derinliğine yaşamayı gerektiriyordur.

İşte “kahramanımız” hem alt kamarada oturup, hayâl dünyasına dalıveren hem de o alt kamaradan hayâl edebilecek kadar doyasıya yaşayan adamdır: Sait Faik Abasıyanık…

Bir Sait Faik hikâyesi okuduğunuz zaman, komşunuzu, karşı penceredeki genç kızı, Kapalıçarşı’da çalışan çocuğu, emekli aylığını almış yaşlı adamı, sesi belki de rakıdan çatallaşmış balıkçıyı ve daha nicesini görür gibi olursunuz.

İstanbul Sait Faik’in İstanbul’u değil. İstanbul’u şimdiki hâliyle görseydi üstat kim bilir ne acılar çekerdi! Biraz da, Sait Faik’i bize şimdilerde döne döne okutan İstanbul’un bu hâli değil mi?

İstanbul’un sokakları, meyhaneleri, trenleri, tramvayları, vapurları, adaları ve özellikle de Burgaz; her renkten, her ulustan, bu kentte yaşayan ama sokaktaki insanları, “lüzumsuz adam”ları okuruz, onun kızılcık dalıyla yazdıklarında. O insanların acılarını, küçük mutlulukları okuruz. Yalnızca insanları mı? Ne güne duruyor sinağrit baba, dülger balığı!

Sait Faik, yaşamı olduğu gibi, tüm canlılığıyla yazmıştır. Aslında onu okumak biraz da yaşamı öğrenmektir. Onu okumak, biraz da ipekli bir mendile benzer: “İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.”

Sait Faik okumak biraz da Burgaz’ı öğrenmek ve sevmektir. Bunun tam tersi de geçerli olabilir. Yani henüz Sait Faik’i keşfetmemiş kimileri, Burgaz’ı tanıdıktan sonra Sait Faik’i de tanıma şansına ermişlerdir. Burgaz ile Sait Faik aslında deri ile tırnak gibidir. Birinin adını andınız mı, ötekinin adı da gelir.

Burgaz’da dolaşırken, hele baharın ilk günlerinde gitmişseniz, ada iyice tenhadır, Kalpazankaya’ya doğru yol alırken bir “Hişt” sesi duyarsınız. Bu aynı zamanda “Sait” diye bir sestir. Dönüp arkanıza bakarsınız, Sait Faik’i görmemek olanaksızdır.

Burgazada’da yalnız başınıza yürürken birden karşınıza Sait Faik çıkar. Size içten gülümserken, hayretle karışık ama büyük bir saygıyla selâmlarsınız. Şaşkınlığınızdan arkanıza bakamazsınız. Biraz sonra ardınızdan bir “Hişt, hişt” sesi gelir. Dönüp bakarsınız, yol boştur. Ama “Sait”in “hişt, hişt” sesi vardır. Haldun Taner’in dediği gibi “ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”…

Sait Faik’in yazarlığı bir sevginin ifâdesidir. İnsanı sevmekle başlar her şey… Sevgi, insanoğlu olarak hiçbir zaman dünyada ulaşamadığımız, barış, kardeşlik ve özgürlük temalarına doğru yol alır onun yazı ve yaşam serüveninde. Sev, özgür ol:

Doğayı, ağaçların yeşilliğini, güllerin kırmızılığını, gökyüzünün mavisini, denizin köpüklerini, Burgaz’ı, Boğaz’ı, içine çek, özgürce derin derin tüm güzellikleri severek, ondan alabildiğin kadar tat alarak içine çek.

 

***

Bir şâir ruhu, İstanbul’dan gelip geçti; ellisini göremeden yaşamdan çekip gitti. “Sevimli bir aylaktı”, adı ise Sait Faik’ti. Yazdıkları, çevresindeki insanlardı. Onlarla birlikte yaşamaktan mutlu oldu, Kalpazankaya’da kırmızı şarabını güneşin batışında yudumlarken.

Sait Faik’in kızılcık sopasıyla yazdıklarını okuduk, mutlu olduk; içimiz sevinç doldu. Balkona çıkıp derin derin temiz bir havayı ama temiz bir İstanbul havasını solur gibi onun yazdıklarını soluduk. Çocuklarımıza öğütledik, edebiyatı onunla sevdik, edebiyatı başkalarına onunla sevdirdik.

Yazımıza bir başka değerle başlamıştık yine onunla, Haldun Taner’in “Sait” için dedikleriyle bitirelim:

“Doğayı, insanları bu kadar içten seven, her satırında bize bu kadar sıcak seslenen bir yazara, gönül dolusu saygı, sevgi ve teşekkür.”

Gönül dolusu saygı, sevgi ve teşekkür…

 

 

2. Kalpazankaya’ya Doğru Yola Çıkmalı

 

Bu gün 18 Kasım. Sonbaharın son günleri. Pastırma yazı kentin üzerinde, sis de. Bir öğle vapuruyla adaya, Burgaz’a uzanmalı, hava yağışlı olsa da.

Doğru Kalpazankaya’ya. Gerçerken “müze”ye bir selâm çakmalı. Kalpazankaya “sevgi”nin simgesidir. Kalpazankaya, gittiğinizde sizi sevgi ve huzurla kucaklayan doğa parçasının adıdır…

Sevgiye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu sözcüğün, anlamını bir türlü öğrenemedik. Giderek de bu sözcükten nefret eder olduk; artık, sevgisiz bir toplumuz.

İnsanlarımız sevgiden, sevmekten uzaklaştı, şiddet en yakınımız oldu. Oysa, güzel yaşamak için sevginin merkezde olduğunu bir türlü fark edemedik.

Doğayı sevmiyoruz, hayvanları sevmiyoruz, insanları, kendi cinsimizi sevmiyoruz. Edebiyatı sevmiyoruz, sanatı sevmiyoruz…

 

***

Kimi yazarlar, “sevgi”yi; bu yüceliği bize kutsal bir emanet olarak bırakmışlardı. Gözümüz gibi korunması gereken kutsal bir emanet olarak…

Üstelik, sevgiyi yürekten duyarak, ucu yontulmuş bir kızılcık dalıyla ak kâğıtlara yazmışlardı.

İskeleden Kalpazankaya’ya doğru yol alırken, o yeşillerle bezenmiş yolda yürekten, dostane bir hişt sesi duyar ve denizin maviliğini sonsuzluğa uzanan bir huzur olarak içinize çekerken, uzaklardan –belki de sisin içinde, belki de pusun içinde, belli belirsiz, bir– İstanbul görünür.

Güzellikler yok oluyor mu Burgaz’da, Kalpazankaya’da? İşte “Son Kuşlar” öyküsünün sonu:

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

“Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

 

***

Çocuklarımız sevgisiz bir dünyada büyüyor. Edebiyatın unutulduğu, bir öykünün tadına varılmadığı bir dünyaya gözlerini açıyor.

Oysa, dedim ya kimi yazarlar bize güzelliği, sevgiyi, dostluğu hayâl kurmanın güzelliklerini, balığa çıkmanın keyfini, namusluca yaşamanın peşinden sonuna kadar gitmeyi, değeri, aşkı kısaca insana uygun yaşanabilirliği göstermişlerdi.

Bu değerleri giderek yitiriyoruz (yitirdik)…

Özcesi, çocuklarımızın, duyarlılığını kızılcık dalıyla toprağın sıcaklığına işleyen gerçek bir yazarı tanımasını, sevmesini, onun yazdıklarını okumaktan keyif almasını; edebiyatı sevmesini, insanları sevmesini, özgür bir kişi olmasını istiyorum.

İstiyorum ki çocuklarımız güzelliklerden, değerden, erdemden yoksun kalmasın.

Çocuklarımız yoksun kalmasın: Sait Faik’ten…

 

***

18 Kasım 1906, Sait Faik’in doğduğu gün.

Şimdi, Burgaz’a gitmeli, doğru Kalpazankaya’ya; geçerken “müze”ye bir selâm çakmalı.

Kalpazankaya’daki kır lokantasında oturup, içkimizi yudumlarken, Adapazarı’na doğru, denizin huzurunu doyasıya içine çekip sevgiyi, bir dokunuşu, bir gülüşü, bir dostluğu yazan Sait Faik’e el sallamalı…

 

(Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2033)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş