Hep Sonbaharı Yaşadık...

HEP SONBAHARI YAŞADIK...

 

 

Kuzguncuk. Nakkaş Tepe’den genç bir adam olarak karşıya, güneşin kızıllığına bakmaktayım. Gözlerim Boğaz’ın maviliğinden yukarıya çıkıyor, o gri bina bloğuna takılmadan geçerek, bunun üstünde yer alan birçok gökdelen bozuntusunun bile güzelliğini bozamadığı kırmızı yuvarlağa takılıp kalıyor.

Güneş “ağır, ağır” değil tersine çok hızlı batıyor, bu kızıllığa ve bu “vakte” geldiğinde.

Bir sonbahar günü, biz ki, hep sonbaharı yaşadık, genç bir adam olarak giden sevgilinin ardından, bu çirkin griliği ezen mavi ve kızıllığa bakıyorum.

Bir sonbahar kadar yalnızım. Bu gidiş bir terk ediş değil. Nasıl binlerce mevsimin içinde yalnızca sonbaharı yaşıyorsak, ben de her gidiş sonrasındaki yalnızlığımı bir terk edilmişlik atmosferine dönüştürüyorum. Kimilerine göre “ne marazi”. Bence ne hüzünlü. (Hüzün ki, bize de en çok yakışandır.)

Bizim kuşak, ki kuşak demeye, biz demeye de dilim varmıyor ama hani anlaşılmak gayesi, hep sonbaharı yaşadık. Ne yazık ki çoğumuz bilemedi. Üstelik böyle bir şeyi asla kabul etmedi, mesela “Marksist” açıdan. Kendi adıma memnunum, yaşadığıma hep sonbaharı. Çünkü ne kadar hüzünse (ah, hüzün) sonbahar; mutluluk da, aşk da onun içindeydi. Kimileri de hiç yakıştıramadılar kendilerine. Hani kuşak muşak bir yana, galiba, evrende ve zamanda yaşdaş, kuşaktaş olmayan ama “hüzün burcu”ndan ve sonbahar yaşam diliminden olanlar da var. Karamsarlık mı? Öyle olsa, Nakkaş Tepe’den karşımdaki kızıllığa ve akıp akıp gitmekte olan maviliğin keyfine varabilmek için, karanlık düşmeden önce, koşup gelir miydim bir “görevli” gibi eve?

Bir gerçek var ki ya da bir düş var ki, isterseniz yanılsama deyin siz buna, sonbaharı yaşamak biraz romantizmdir ve romantizm ne kadar insanın dünyasını zenginleştirir.

Belki yazılacak bir mektubun nedenidir bu gidiş; ama dedik ya ne bir terk ediş ya da bir kırgınlıktır; yalnızca çok basit bir kesintiye uğratmaktır birlikteliği. (Hep basit şeyler değil midir yaşamı çekilmez kılan?) Bu gidiş belki de nedenidir, şöyle başlayacak olan mektubun:

 

“Duygular vardır bir türlü sözcüklere uymaz. Bu sözcüklerin yetersizliğinden mi, yoksa ifade yetersizliğinden mi bilinmez. Ama söylenmek istenen binlerce şey, yalnızca ‘seviyorum’ sözcüğünde düğümlenir kalır.

“Duygular vardır, insanın yüreğini kanatlandırır. Mekân ve zamana sığmaz oluverirsiniz birden. Boyutlarınız büyür, yer aldığınız hacim genişler.

“Duygular vardır, yalnızca size söylenir.

“Duygular vardır, şiire dönüşür ve o şiir de yalnızca size okunur.”

 

Hep sonbaharı yaşadık, ne yazık otuzundan sonra anladık bunu ve “tadına” vardık. Doğma büyüme İstanbullu olarak, başka bir mevsim olabilir miydi ki gönlümüzde. Hep de genç dedik kendimize, tramvayı da gördük, Taksim’de Yirmidokuz Ekim’de maytapları ve altmış ihtilalinin ıssız sokaklarını gördük; çalınan marşları dinledik. Önce küçüktük gördük, sonra gençtik yaşadık, sonra daha da büyüdük anladık. Ama hiç bitmedi o marşlar.

 

Güneşin yalnızca kızıllığı kaldı, bir şerit gibi uzanan. Tam eski Pera’nın üstünde, grilik siyah renge dönüşmekte, mavilik hâlâ parlaklığını korumakta. Bir başka tepede artık kızıl yuvarlak, şayet karşısında varsa yalnız kalmış bir romantik mesela.

Kuzguncuk. Nakkaş Tepe’den genç bir adam olarak bakıp zamanın zorunlu geçişini izlerken, hava karardı ve bir kez daha duyumsadık, bir mektubun başlangıcını mırıldanırken, sonbaharı yaşadığımızı.

Bu belki de yalnızca bir dipnottur, yaşamımızda. Ama bir dipnot değil midir ne kadar küçük olsa da koca sayfada göze batan, dikkat çeken. Önce dipnotlar mı okunmalıdır, bir insan kosmosun dipnotuysa? Önce sonbahar mı yaşanmalıdır, illa bütün mevsimler yaşanacaksa?

Hep sonbaharı yaşadık ve hep dedik bu bir kitap adı olacak diye; belki de satmayanlar listesinin en başında yer alacak, belki de bir dipnot olarak kalacak, illa da deneme yazacağım, illa da sonbaharı yaşayacağım diyen genç bir adam olarak bizim yazdıklarımızda. (Deneme ile sonbahar ne kadar da benzemekte birbirlerine…)

Kosmosta insan bir dipnotsa, ne kadar da önemi varmış bir dipnotun, ne güzel bu kitabım hep bir dipnot olarak kalsın ve ben hep sonbaharı yaşayayım, zamanın ve mekânın içinde.

(Kuzguncuk) Nakkaş Tepe. Güneş hızlıca battı, kızıllık yok oluverdi karşıda, zaman geçti (geçti mi?), ben henüz mırıldandığım mektubu bitiremedim, ki birazdan vapurdan inmiş ve yokuşu çıkmış olacak sevgili, kedi paçalarımı çekiştirmekte, ben hüzündeyken, onun yemek vakti geçti, oğlumu arayacağım, iyi ki birileri bulmuş şu telefonu; ve belki, Nakkaş Tepe’de genç bir adam olarak, bir kitabı okumaya başlayacağım keyifle, gecenin ilerleyen saatinde kucağında kedisi olan sevgiliyi öptükten sonra…

 

(Ekim 1990; Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003.)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş