Herkesin Vicdanı Rahat mı?

HERKESİN VİCDANI RAHAT MI!

 

 

Filmlerdeki gibiydi; zaten filmler de öylesine yaşanmışlıklardan çıkıyordu. Cağaloğlu’ndaydık; bir iş arkadaşımla yürüyorduk. Gündüz yaşanan bir karabasanın içindeydik. Yalnız Cağaloğlu mu? İstanbul, Türkiye!

Sanki bir Güney Amerika ülkesindeydik. Sokaklar polislerle çevriliydi. Sirenler kaldırımların sesi olmuş; her köşe başında bir arama vardı. Asker cemseleri daha “itibar”lıydı!

Çalıştığımız yayınevi kapanmıştı. Daha çok siyasî ve felsefî kitaplar basan bir yayıneviydi. Şimdi anımsamıyorum ama belki depoya bakmak, yarım kalmış bir işi tamamlamak için bir yere gidiyorduk. Durum absürd’dü. Adım başı aramalardan geçerken yanımdaki arkadaşıma “Dolu musun (silâh var mı)?”, diye sormuştum.

Oysa hayatım boyunca (askerlik hariç) silâh kullanmadım; olamazdı da bende. Arkadaşımda da. Şaşkınlıkla bana baktı; bir de etraf polis-asker kaynıyordu. “Hayır”, dedi ama, sen de var mı, diye de dehşetengiz gözleriyle soruyordu. “Evet”, dedim “ben doluyum! Cebimde!” Telaşlandı.

Sonunda “silâh”ımı ceketimim iç cebinden çıkartıp gösterdim. Bu yeni aldığım mavi renkle yazan şık bir tükenmez kalemdi!

 

 

On yedi yaşındaki çocuğu astılar!

 

12 Eyül’ün ardından yirmi beş yıl geçti; yukarıda anlattığım, o günlerden kalma küçük, biraz “saçma” bir anıydı; ama yaşadığım ülke ve koşullar için önemli bir gösterge!

Yeni yeni yazılarım yayınlanıyordu; “yazar” olacaktım! Kalemin en büyük silâh olduğunu çok önceleri öğrenmiştim. Şimdi belki kalemin biçimi, rengi değişti ama hâlâ en büyük silâh. Fazla söze gerek yok. Nâzım Hikmet’in başına gelenleri bir düşünün, “kalem”in ne kadar güçlü olduğu ortada. Biraz daha eskiye gittiğimizde karşımıza Nâmık Kemal çıkacaktır, Tevfik Fikret çıkacaktır; Tercüman-ı Ahvâl, vb. çıkacaktır.

Çok zamanda çok az yol aldık, demokrasi ve özgürlükler konusunda. Dünyanın hemen hemen her yerinde darbeciler yargılanırken, bizde Anayasa ile güvence altına alınmış dokunulmazlıkları var.

12 Eylül’de yapılan işkenceleri, haksızlıkları, idamları, “fâili meçhul”leri, tacizleri, mahkûmlara yapılan insanlık dışı uygulamaları burada sayıp dökmenin anlamı yok. Bunlar, yaşayanların yazdığı kitaplarla, belgelerle açıklandı, yayınlandı.

Avrupa “faşizm”i gördüğü yerde sorguluyor, yasaklıyor; bizim 12 Eylül yöneticileri konusunda elimiz kolumuz bağlı. Belli ki bu uzun yıllar daha sürecek.

İntikamcı değilim, her şeyden –kendi adıma– “vazgeçebilirim” (bu oportünist bir uzlaşma anlamına gelmemeli); ama bir “konu” (uygulama) var ki Türkiye bunun hesabını, bırakın siyasî bir edim olarak, insanî bir edim olarak vermeli. Bu da on yedi yaşındaki çocuğun, Erdal Eren’in idamıdır.

Evet, 12 Eylül döneminde on yedi yaşındaki bir çocuğu astılar. Bilindiği gibi Anadolu’da yaygındır, erkek çocukların yaşı büyütülür. Erdal Eren’in de yaşı büyütülmüştü. Yargılandığında kimliğinde on sekizdi. On sekiz diye astılar. Ama Eren’in kemik yaşının on altı olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmıştı. (İdam bir insanlık suçudur, kuşkusuz!)

Bunun hesabı verilmedi; peki kim verecek! Son on beş yıldır, bu devleti yönetenler, iktidardaki siyasiler, hadi bırakalım 12 Eylül’deki insanlık dışı uygulamaları, Erdal Eren’in idamından hiç mi “utanmıyorlar”! (Ötekilerinden de!) Vicdanları rahat mı?

“Yöneten”leri sevmiyorum!

 

Şimdilerde, basın yasasında yapılan “yeni” değişikliklerle “kalem”, Nâmık Kemaller’den gelen “kalem” (evet, artık “bilgisayar” demeliyiz), yine “sakınca”lı bulunuyor!

Soruyorlar: “Ülkeni sevmiyor musun?” Bu sorunun içinde şu da gizlidir aslında: “Vatan hani misin, bölücü müsün?” Eskiden öyle sorulurdu; şimdi insanlarımız biraz daha “demokratik” oldu! Tabii ki ülkemi çok seviyorum hele de İstanbul’u! Ama ülkemi “yöneten”leri sevmiyorum, yönetme biçimlerini sevmiyorum!

 

 

(10 Eylül 2005, Referans)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş