Hânende Melek

HÂNENDE MUAZZEZ

 

Kuyucaklı Yusuf’un sonunda Yusuf, karısı Muazzez’i gömdükten sonra, yanaklarından aşağıya doğru yağmur gibi inen iri gözyaşlarını siler, “... ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru” (s. 283) sürer. Bunun ardından gelen satırlarda da anlatıcı, Yusuf’un yeni bir hayata doğru yol aldığını söyleyerek romanı bitirir; dahası yazar, “macera”yı şimdilik sonlandırır.

Sabahattin Ali’nin bir “devam” romanı (hatta üçleme) daha yazacağı bir yana; bu son, romansal hakikat bağlamında bizdeki “eşkıya mitos”unun da müjdecisidir. Muazzez, kocasının dağlarda, bayırlarda, uzak köylerde vergi toplamak için kaldığı zamanlarda, yoksulluklarını kullanan annesinin peşkeş çekmesiyle kendisini kasaba eşrafının kucağında bulmuştur. Muazzez’in ölümünü “ahlakî bir son” olarak belirtebiliriz ama –bunu da bir yana bırakarak– Woody Allen’ın bir filminden, “Kahire’nin Mor Gülü”nden iz sürerek, O’nu mezarından çıkaralım.

Sözü geçen filmde, bir sinema sahnesi vardır. Perdede siyah beyaz bir film oynamaktadır. O filmdeki bir karakter, perdeden çıkar, sinema salonuna iner, oradan sokağa atar kendini; dolayısıyla hayata karışır. Kuşkusuz bu bir filmdir; ama filmin içindeki kurgusal olan, filmin içindeki gerçek olana dönüşmüştür. Dolayısıyla Muazzez ölmeseydi, kocası Yusuf ile ne kadar daha birlikte olabilirdi; nereye kadar kaçabilirlerdi. Yusuf o geceyi ne kadarıyla unutabilirdi! Silahıyla hepsini temizlemişti! Ya da romandaki o çatışmadan Muazzez sağ çıksaydı da Yusuf ölseydi, acaba Muazzez’in “geleceği” ne olacaktı?

 

Sarhoş Çamurlar İçinde!

“Hanende Melek” hikâyesinde, kimselerin pek sevmediği, yanına pek yaklaşmadığı, içkiye düşmüş dava vekili Hüseyin Avni’nin umutsuz aşkı ya da cinsel arzusu vardır. Bunun öznesi de kasabanın berbat kahvesinde berbat bir saz heyetinin önünde şarkı söyleyen, bir anlamda “düşmüş”, bir kadın olan Melek’tir!

Hüseyin Avni, karısının altın bileziklerini, ailesinin ekmek parasını Melek’e uyanık kemancıyla göndermesine karşın, her gece saza gelmesine karşın amacına bir türlü ulaşamamıştır. Melek de kendine gelen, bir ailenin maddî varlığı olan bu armağanları kabul etmiş ama yağ tulumu sarhoş adamdan hiç hoşlanmamış, hep bir yol bulup kaçmıştır. Hikâyenin omurgası olan o gecenin sonunda, yani saz bittikten, müşteriler dağıldıktan sonra, Melek’i oteline “götürmek” isteyen Hüseyin Avni reddedildiğinde küçükten bir rezalet çıkarmış, dövülüp kahveden sokağa, çamura atılmıştır.

Epeyce etkileyici ve trajik bir sahnedir. Onu kaldığı han odasına götürecek olan garsonla birlikte kahveden dışarı çıkan Melek, kendisiyle yatmak için yanıp tutuşan yaşlı, sarhoş hayranını çamurlar içinde bulur. Asıl trajik olan, babasını kaldırmaya çabalayan 9-10 yaşlarındaki küçük kızın ağlayarak yalvarmasıdır:

“Babacığım, hadi gidelim. Annem söz verdi, içtin diye kavga etmeyecek... Bir şey getirmedin diye de kavga etmeyecek... Hiç kavga etmeyecek...” (s. 25-26)

 

Melek, adamdan çok kıza acımıştır ve ilk kez gördüğü bu küçük kız ya da o ân, kendisini belki de hızlı bir bellek ya da “geçmiş” yolculuğuna çıkartmıştır. Küçük kız ile benzerlik kurma “başlamış”tır. Kızın yalvaran bakışları arasında:

“Kaldırıversenize, ne olur! İki gündür eve uğramıyor, hepimiz açız. O gelmeyince annem büsbütün sinirlenip bizi dövüyor, gidin getirin diyor!” (s.  26) demesiyle de harekete geçer. Burada kuşkusuz düşünce değil duygu vardır. Duygusal bir eylemdir kadınınki! Garsonla birlikte kollarına girip, Hüseyin Avni’yi çamurlara bata çıka evine götürür.

Adam sızmıştır, güç belâ bahçe kapısından içeri sokarlar, evin açık kapısında karısı durmaktadır; kadının “Demek şimdiki de sensin ha?” diye söylenmesine Melek hiç karşılık vermez. Ancak çantasının içinden çıkardığı dört-beş altın bilezik ile bir çift küpeyi kadına uzatır. Biraz mahcup biçimde, başı öne eğik: “Bana bunları boşuna vermişti...” der. Sonrasında da hikâye çarpıcı bir biçimde biter:

 

“Gitmek için döndü. Kapının kenarına dayanmış du­ran küçük kızı gördü. Kendini tutamayarak onu kolun­dan yakaladı ve çekti, sırsıklam saçlarından tuttuğu ba­şını göğsüne bastırdı. Sonra eğildi, şaşkın şaşkın ken­dine bakan kızın yaşlardan ve yağmurdan ıslanmış yü­zünü sıkı sıkı öptü.

“Bir kabahat işliyormuş gibi çabuk ve sinirli hare­ketlerle çantasını tekrar açtı, biraz evvel aldığı bir bu­çuk lira yevmiye ile dünden kalan yirmi, otuz kuruş pa­rayı kızın avucuna sıkıştırdı.

“Sonra hiç arkasına bakmadan, yanı başında ses­sizce yürüyen garsonla beraber, çamurlu yollardan ge­riye, kendisini bekleyen han odasına döndü.” (s. 27)

 

Küçük Kız Melek mi?

GerekKuyucaklı Yusuf gerekse “Hanende Melek”in yazılma öncesi aşamalarının ele alınması kuşkusuz bir başka konu, bir başka alan (disiplin). Ancak S. Ali’nin romanı 1931/32 yıllarında yazdığı (hazırladığı) biliniyor; belki de daha sonra elden geçirdi, ekledi çıkardı, değişiklikler yaptı. Romanın kitap olarak yayınlanışı da –çeşitli tefrika girişimlerinden sonra– 1937.

Hikâyenin yayınlanış tarihi de 1937 ama ne zaman yazıldı, doğrusu bilmiyorum, sanırım kesin tarih bir yerlerde yok. Ancak Ayşe Sıtkı’ya yazdığı 6 Temmuz 1933 tarihli bir mektupta, Yozgat’ta görevliyken, bir kahvede şarkı söyleyen Melek adlı genç bir kızdan, hikâyenin de atmosferi olan o taşra atmosferinden söz ediyor (s. 99, Bezirci). Belli ki bu hikâye o izlenimlerden dönüştürülmüş/yazılmış, Kuyucaklı Yusuf romanından sonra kaleme alınmış. Hikâye yazma sürecinde, romanda da eklemeler, değişiklikler olmuş olabilir. Belki de hikâyeyi yayınlandığı yıl yazdı.

Sonuçta roman ile hikâyenin yazılması (yaratılması) geniş bir zamana yayılmış da olsa şu veya bu şekilde bir denk düşme var. Birbirini etkileyen, birbirinin içine giren “yaratıcı zihinsel” süreçlerden söz edebiliriz pekâlâ. Ayrıca yazarın bilinçdışı da var. Bunun nasıl ortaya çıktığı, nasıl yazınsal gerçeğe dönüştüğü üzerine kafa yormak da başka bir disiplin. Öte yandan bir insanın, yazarın bilinçdışını, zihinsel süreçlerini tam anlamıyla bilebilir miyiz? (Gerçi “tahmin” yürütebiliriz!)

Melek’in küçük kıza acıdığını, yardım elini uzattığını görüyoruz; ama daha çok kızda, geçmişe dönerek kendisini gördüğü söylenebilir. Kendi çocukluğunu anımsaması! Onun da babası Hüseyin Avni gibi ayyaş biriydi, kadınların peşinde koşan ama çamura düşen! Ya da karısını, çocuklarını dolayısıyla Melek’i ihmal eden ve “yazgı”sını değiştiren. Melek’in elinde avucunda ne varsa, küçük kıza vermesi bir “yazgı”yı değiştirmenin iyi niyetli edimi olabilir; ama öte yandan kendi yazgısına olan nefretin bilinçdışı edimi de olabilir.

Bu eylemiyle küçük kızın yazgısını değiştirebilecek midir? Kasabaya gelecek olan başka bir hânendeye, iade ettiği altın bilezikler acaba verilmeyecek midir, daha sonra? Bunun pek bir önemi yoktur, farkında da değildir, davranışı son derece duygusaldır; çamurlara bata çıka han odasına dönmektedir! Bir anlamda, o armağanları “hak etmemiştir” ve zaten içine hiç sinmemiştir! “Çamurlu bir yaşamdan” da pek kurtulacağı yoktur! Büyük bir olasılıkla hânendenin adı Melek de değildi; Ayşe’di, Fatma’ydı, Zehra’ydı belki de Muazzez’di!

 

Muazzez’e Ne Olacaktı?

Bir kez daha W. Allen’ın filmini anımsatarak, “ölmemiş” Muazzez’i, acaba daha sonraki yıllarda Anadolu’nun yalnızlık kasabalarında “Hanende Melek” gibi, pis, çamurlu kahvelerde, arkasındaki keman-tambur eşliğinde ağır, iç bayıltan, kederle yıkanmış şarkılar söylerken bulur muyduk? Taşra erkeklerinin, zâbitlerin, memurların, kasapların, perişan kocaların, buğulanmış bekârların gözdesi bir kadın olarak bulur muyduk? Zaman zaman Melek gibi onlarla yatan, yatmak zorunda kalan, bırakılan bir kadın olarak bulur muyduk? Onunla bir gece geçirmek için, ona “sahip” olmak için her şeyi göze alanların, yapanların gözdesi olarak o kahvedeki gibi “kürsü kılıklı bir kerevet”te görür müydük? Dinler miydik, Hânende Muazzez olarak!

Bkz. S. Ali, Kuyucaklı Yusuf [1980], Yeni Dünya [1982], Cem yay.; Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Çınar yay. 1992

(“Romantik Yolculuklar”, Notos, Nisan-mayıs 2013)

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş