İçimizdeki Şeytan, İçimizdeki Aşk

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN, İÇİMİZDEKİ AŞK!*

 

 

Macide, Ömer’in ellerini yakalar, onu kendine doğru çeker, bir güvence bulmuşçasına sokulur ve kulağına fısıldayarak: “Sizden başka hiç kimseye inanmıyorum ve sizi seviyorum” der. (s.133) Bu, İçimizdeki Şeytan’ın üçte birlik bir bölümüdür ve pek güzel biçimde burada da, etkili yazılmış ama sonu açık bir aşk öyküsü yâni bir novella olarak bitebilirdi. Ancak başkarakter Ömer’dir ve onun kişiliğinin yoğun çapraşıklığı, yazarın niyeti böyle olsaydı bile, olay örgüsünü dolayısıyla romanı devam ettirirdi. Peki hangi nokta, hangi aşamadır Macide’nin “Sizden başka hiç kimseye inanmıyorum ve sizi seviyorum” demesi? Aşkın çağrısının duyumsandığı bir bahar gecesinin sessiz vaktidir.

Macide son zamanlarda eve geç gelmektedir ki bir akrabasının yanında kalmaktadır. Bu geç kalış yüzünden, dahası vesilesiyle altından kolay kolay kalkamayacağı ve yanıt da veremeyeceği hakaretlere uğrar. Sonra, evet genç bir kadın için sokağa çıkmanın imkânsız bir vaktidir, bavulunu toplar, nereye gittiğini bilmeden ama son derece kararlı dışarı çıkar. Aynı kararlılık ve bilinmezlikle yürür. Biraz ileride, o akşamüstü Boğaz’da kayıkla mehtap gezisine çıktığı Ömer beklemektedir. Son günlerde eve geç gelmesinin nedeni de Ömer ile buluşmaları, gezmeleridir. Ancak hakarete uğramasının asıl nedeni, iki ay kadar önce babası ölmüş olduğundan memleketten ailesinin gönderdiği paranın kesilmesidir. Macide’nin de kaldıramadığı budur! Ama orada Ömer’i bulacağını hiç tahmin etmiyordur!

 

Piyano Çalan Taşralı Kız

Önceki yıl ortakolu bitirmiş, ancak okula iki yıl geç gönderilmiş olduğundan genç bir kızdır artık. Öte yandan ilkokul zamanından beri müziğe olan yeteneğinden dolayı hocalarından özel ilgi görmüştür. Nitekim bu ilgi yüzünden, ortaokul ikinci sınıfındayken müzik öğretmeni Bedri ile anlamsız yere adı çıkacak, Bedri de romanın ilerleyen sayfalarında bizim karşımıza çıkacaktır. Macide’nin akrabalarından Emine teyzesi, kocası Galip ve kızı ile Balıkesir’den ayrılıp İstanbul’a gelmiş, Şehzadebaşı’ndaki bir evde oturmaktadır. Emine’de taşra görgüsüzlüğüyle bir sınıf atlama arzusu vardır; bu yüzden de, müzik yeteneği olan Macide’yi yanına alıp, konservatuara gitmesine ön ayak olur ama Macide’nin babasından da her ay bir para doğal olarak gelecektir.

Ne var ki Macide bu evde yalnızdır, yabancıdır. Emine teyzesi Batılılaşma’nın ya da alafrangalığın bir simgesi olan piyanoyu gayet güzel icra eden kıza son günlere kadar yâni paranın kesilmesine kadar yakınlık göstermiştir. Biraz da, hemen hemen hiç kullanılmayacak ya da kırk yılda bir özel misafirler geldiğinde ortaya çıkan bardakların, kadehlerin, tabakların sergilendiği misafir odasındaki vitrinli büfe gibidir Macide, Emine teyzesi için! Kaldı ki Macide, Balıkesir’de de yalnız ve yabancıdır. Öte yandan bu yalnızlık ve yabancılık durumu onu, iki ayağı üzerinde duran dirençli, kararlı genç bir kız yapmıştır!

 

“Ne Diye Bir İrademiz Var?”

Rastlantı diye tanımladığımız yaşam ânının, durumunun, kuşkusuz aşk’ta çok önemli bir yeri vardır. Rastlantının kendi bir diyalektiği var; tam anlamıyla açıklayamadığımız ya da çok farklı biçimlerde tanımlanan rastlantı, zorunlulukla birlikte ele alınan felsefî bir kategori. Sabahattin Ali, romanın akışını, olay örgüsünün ilerleyişini rastlantı üzerine kurmuş. Bunu bilinçi olarak seçmiş, romanın içinde yer yer tartışmış da. Macide’nin ateşiyle yanan Ömer çalıştığı postanedeki masasında, düşsel bir âleme girip, düşünceler akışındayken kendi kendine şöyle der: “… Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?” (s. 92/3) Yine anlatıcı, Macide’nin yaşamındaki rastlantılarla ilgili bölümde, daha çok onun zihninden şöyle der: “Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı?” Romanın en can alıcı ve etkileyici cümlelerinden biridir ve Macide’nin Balıkesir yaşamı ya da kaygılı geleceği anlatılırken sarf edilmesi doğaldır. Ömer’in zihninden olamazdı, çünkü Ömer’de olmayan şey, irade’dir!

Ancak o, roman boyunca, son sayfalara kadar, sonradan anlam veremediği, üzüldüğü, bunalımlara girdiği, vicdan azabı çektiği, gözyaşlarına boğulduğu yaptıklarını, bunlara özcesi “kötülük” diyelim, içindeki şeytan’a bağlar. Bu da Ömer için doğal bir gerekçedir. Öte yandan bu şeytan’ı yâni insanın içinde olan şeytanı ki Ömer genelleme yapar, bir metafor olarak ele almalıyız.

25-26 yaşlarındaki Ömer’in varlığı karşıtlar toplamıdır; bir iyidir bir kötüdür, bir duyarlıdır bir vurdumduymazdır, bir anlayışlıdır, incedir, bir duvardır, kabadır; ama en tipik özelliği istemediği halde başkaları tarafından bir yerlere çekilmesi, hayır demesini becerememesi hatta böyle bir şeyi sorun etmemesidir. Olumsuz olan yanlar ya da edimler, “içindeki şeytan”ın işidir, genel olarak insan için de böyledir; öte yandan, özcesi özünde iyidir yâni yine insandır. Üniversitede felsefe bölümüne devam etmekte, bir yandan postanede (bu büyük postane olmalı) çalışıyordur. Ama buna çalışma denir mi? Torpilli oluduğu için çoğunlukla işi kaytarıyor, gittiği zamanlarda da çok durmuyor, bir deftere bir şeyler kaydediyor, bundan da çok sıkılıyordur. Sürekli de parasızlık çekiyor, yokluk çekiyor, Taksim’de sefilce bir bekâr odasında yaşıyor, ha bire birilerinden borç para alıyor. Bu borç para almak da onu rahatsız etmiyor. Hayta, tembel, amaçsızdır; bir türlü de üniversiteyi bitirememiştir, deyim yerindeyse bir baltaya sap olamamıştır. Asıl önemlisi pek de olmak istememektedir.

 

Aşk, Vapurda

Yakın arkadaşı Nihat ile vapurdadır. Nihat, tam bir makyevelisttir ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde yükselen, örgütlenen Turancı hareketin içinde yer almaktadır. Geç bir sabah Kadıköyü’nden Köprü’ye giden vapurda, kim bilir feneri nerede söndürmüşlerdir, akşamki rakı parası için kimi kafesleyeceklerini düşünüp, bir yandan da hayat üzerine, üniversiteye dair konuşurlar. Vapur Köprü’ye yanaşmak üzereyken, Ömer biraz ileride oturan genç bir kızı görür ve tek sözcükle çarpılır. Bu görme ânı aşkın başlangıcı, aynı zamanda Ömer için değişimin de başlangıcıdır. Ancak Ömer açısından marazî yaşanan aşk, roman boyu sürecektir de biz değişimi romanın sonuda göreceğiz; o da geleceğe dönük, ucu açık bırakılmış olarak.

Genç kız, Ömer’i yerinde mıhlayan, hareketsiz bırakan, kalbini o ân çalan, kendinden geçiren Macide’dir. Rastlantı olan Macide’den çok, yanındaki Emine teyzesidir. Asıl rastlantı buradadır; çünkü Emine, Ömer’in de uzak akrabasıdır. Ömer “şimdiye kadar böyle bir mahlûk” görmemiştir ve büyük bir kararlılıkla, bir şeyler konuşmak, bir şeyler söylemek için Macide’ye doğru büyülenmişçesine yürür, Nihat bir rezalet çıkacağından korkarak uzaklaşır, Ömer onun da farkında değildir, hatta Emine’nin de farkında değildir. Emine ona seslendiğinde büyüden çıkar. Emine’nin varlığı, ayaküstü Macide’nin onlarda kaldığını öğrenişi, üstelik Macide de çocukluğunda gördüğü uzak bir akrabadır, Ömer için kendiliğinden bir kapının açılışıdır. Ama o kapının ardında neler bekleyecektir Ömer’i ve de Macide’yi! Emine, Ömer’e niye gelmiyorsun diye sitem edip en kısa zamanda bize uğra demesinden önce, Ömer o gece ya da en geç ertesi gece, Emine teyzesine ziyarete karar vermiştir. Ayrıca kadın, kaşla göz arasında Macide’nin babasının öldüğünü ama bir türlü kıza söyleyemediklerini de bir çırpıda çaktırmadan anlatmıştır. Macide ile bir-iki laf ettiği sırada kızın bakışları, ifadesi ok gibi kalbine saplanmış, yâni aşk da bacayı sarmıştır.

Bu noktadan Macide’nin “… sizi seviyorum” demesine kadar, bir aşk öyküsünün gelişimi, yeşermesi vardır. Gerçi bu iki günlük bir süredir ama: Ömer’in içine sığmayan telâşına, iş yerinde yârenlik ettiği ve kendisine arka çıkan, cebindeki dört liradan üçünü ona karşılıksız veren yaşlı veznedarın üstü kapalı sıkıntısına, arkadaşlarından Nihat ve ötekilerin yâni Ömer’in çevresinin az da olsa dünyalarına, fikirlerine; Macide’nin babasının ölümünü öğrenişine ve üzüntüsüne, öte yandan Macide’nin birdenbire karşısına çıkan genç bir adamın, Ömer’in kendisine gösterdiği beklemedik ilgi, arzu, beğeni ve samimiyetine inandığı aşkını ilân edişinin karşısındaki duygularına, düşüncelerine tanık oluruz. Aşk, baharın gelişiyle ilk çiçek açan badem ağaçları ve onu izleyen ötekiler gibi, örneğin Boğaz’ın erguvanları gibi açar! Ancak baharın dolayısıyla hayatın yalnızca açan çiçekleri yoktur; tozu toprağı, pisliği de vardır. Hele başkarakterimiz Ömer ise… Daha çok kurtulamadığı çevresine girilmişse…

Ömer o gece, o romantik, duygu yüklü mehtap gezisinin ardından kızı eve bıraktıktan sonra, – sezgisel olarak– biraz ileride bekler; oradan, o çevreden, Macide’nin kokusunu bıraktığı o sokaktan ayrılamaz! Ömer zaten kuruntulu ve takıntılı biridir: Acaba son günlerde Macide’nin eve geç gitmesinden dolayı, tanıdığı, bildiği Emine teyzeleri kıza bir şeyler der mi? Diyebilirler ve gururuna yediremeyen Macide’nin evi terk etmesi pekâlâ olanaklıdır! Bir ikincisi, imkânsızın kapısını açtıracak, aşkın kurdurduğu hayaller olmalı! Âşık olmak böyle bir şey değil mi? Şayet kızı delice seviyorsa ki hep böyle anlatmıştır; üstelik bu söyleyiş ve ifade ediş, aynı kuvvetle romanın sonuna kadar sürecektir. Bir imkânsızlık da olsa biraz önce ayrıldığı kızı bekler, onun gelişini, onunla olmayı sürdürmeyi hayal ediyordur. Zaten aşka düşmüş Ömer nasıl başka türlü davranabilir? Beklemektedir, imkânsızı beklemektedir, yaşamı boyunca beklediği kadının, Macide’nin gelmesinin hayalini kurmaktadır. Bazen imkânsız gibi görünen gerçekleşir ve Macide bavuluyla, gecenin karanlığında, hayalin değil gerçeğin içinden gelir.

 

Sıkıntılarla Geçen Günler

Evet biraz önce dediğim gibi burada öykümüz güzel bir sonla, –ucu açık– biraz da okura bırakılmış bir sonla bitebilirdi ama Ömer başkarakterimiz olmasaydı! Birlikte Ömer’in evine giderler, bundan sonra günler bir karı-koca hayatı biçiminde yoksulukla, sıkıntılarla, inişler çıkışlar, bunalımlar ki bu Ömer’in bunalımlarıdır, aslında uyanık gördüğü karabasanlardır, evet karabasanlarla, yaşanılmasını ikisinin de istemediği olaylarla geçer. Birliktelik üç ay sürecektir! Tabii ki bunların başında gelen parasızlıktır. Macide, Ömer’e zayıfken yakalanmıştır; hem yabancı ve yalnızdır, üstelik bu neredeyse çocukluğundan beri sürmüştür ama aşkını bütün içtenliğiyle anlatan, gösteren bu genç adımı sevmiştir, alnına düşen saçlarını sevmiştir, gözlüklerinin altındaki göz kırpışlarını sevmiştir, dudaklarını da…

Ömer, nikâh için gerekli evrağı bir türlü hazırlayamaz, üstelik romanın sonuna kadar! Ama onu karısı olarak görür, gösterir; karısına da çektirir, yoksulluk çektirir. Çevresinin düşkünlüğünden, kirlenmişliğinden dolayı Macide’nin derin yaralanmasına neden olur, arkadaşlarına hiç hayır demeden karısını unutup gidişleriyle de Macide’yi üzer. Tüm bunlara rağmen Macide kocasını öyle kabul etmiştir, sığınılacak bir liman gibi görünse de aslında Ömer hiç de sığınılacak bir liman değildir ya, aşkı Ömer’de tatmıştır, kuşkusuz cinselliği de… Ne var ki hayır demenin bir noktası olmalıdır; Macide gibi son derece kişilikli ve bilinmeze karşı korkusuzca karar almasını bilen bir birey için de! Entelektüel falan değil, çok bilgili değil, çok genç bir kız ama bir birey; bu anlamda da çok iyi yazılmış bir kadın karakteridir Macide… O hayır noktası gelecektir kuşkusuz. Romanımız klasik anlamda mutlu bitseydi, gecenin içinden bavuluyla geldiği ânda bitecekti!  Zaten birlikte yaşamaya başladıklarından, Ömer’in tutuklanıp gözaltına alınıncaya kadarki sürede, şu kızı bir rahat ettirse, şu işkence, şu parasızlık, şu karabasan bir bitse, şu çevresinden bir uzaklaşsa diye düşünmez miyiz?

 

Aşk’ın Sarmalındakiler

Romanın bence tek bir konusu vardır: aşk! Bunun altında, bu konuyu oluşturan izlekler vardır; izleğin yâni temanın “sıkıştırılmış konu” tanımında buluşuyorsak. Nedir bu izlekler? İlk görüşte aşk, tutkulu aşk, kişilikleri çok farklı insanların aşkı, parasızlık, İstanbul sahneleriyle orta sınıfın sosyal durumu, Batılı, alafranga olma, sınıf atlama, aydınlar, yarı aydınlar, dünyada da gelişen faşizm etkisindeki siyasî akımlar, makyevelizm! Ayrıntılı ve etkileyici betimlemelerle toplumsal ve siyasî izleklerin sert eleştirisi vardır. Bu, orta sınıfın ve daha çok da Ömer’in arkadaşı Nihat ve çevresindeki aydınların ele alınışında dile gelir. Bu izlek ile parasızlık ötekilere göre epeyce öndedir ama hepsi Ömer ile Macide aşkının sarmalındadır. Ömer ile Macide’nin aşkına eklenen bir başka kişi daha vardır; bu da Ömer’in arkadaşıdır ama o eleştirilen, içi kof yarı aydın çevresinden değildir. İki yıl önceki Macide’nin müzik öğretmeni Bedri’dir. Okul müdürünün anlamsız katı ahlâkçı tutumu ve örümceklenmiş kafası ki bir tipikliktir, Macide ile Bedri arasında bir kıvılcıma neden olmuştu: hiçbir sözün sarf edilmediği, bakışların, özellikle de Bedri’nin bakışlarında yer alan kıvılcım. Sonrasında yine olay örgüsünün mantığı içinde yer alan bir rastlaşmada Bedri karşılarına çıkar.

Bedri olayı içine sindirememiş ve ayrılıp İstanbul’a gelmiştir; aynı zamanda kız kardeşi ağır hastadır. En kötüsü Bedri paraca onlara yardım edecektir ki bu Macide’yi kahretmektedir. Yine bir bunalım sırasında Ömer, Macide ile Bedri’yi evde karanlıkta (ışığı yakmayı unutmuşlardır) konuşurlarken bulunca, kıskançlık krizine girecek ve gerçek dostları Bedri’yi, romanın da hani –nasıl diyelim– en olumlu kişiliği olan Bedri’yi kovacaktır. Gerçi Ömer’in bu kovması, onları öyle baş başa görmelerinden çok; o gün yaptığı tamiri olanaksız ve pişmanlık batağına saplandığı bir eyleminin, davranışının ardından girdiği bunalımdır! Burada Macide’nin son derece kırıldığını, paniklediğini sanırım belirtmeye gerek yok. Macide’nin emir kipli isteği üzerine aklı başına gelecek, özür dilemek için Bedri’nin arkasından koşacaktır; dileyecektir de.

 

Kırılma Ânı

Macide için o hayır noktasına gelelim. Bu nokta, Ömer’in arkadaşlarıyla ile sözü geçen Turancı gençlerin hazırladığı bir müsamereye gitmeleri; bu arkadaşları arasında yazar, şair, gazeteci, profesör falan vardır, ardından Beyoğlu’nda bara, sonrasında da Boğaz’daki bir lokantaya gitmeleridir. Kısaca özetlersek, Ömer tüm gece karısını unutmuş, fakülteden arkadaşı başka bir kızla ilgilenip durmuştur; dolayısıyla fırsatı kollayan çevresindeki adamların karısına sarkıntılıklarına da ses çıkartmayışı, onlardan borç alıyordur, Macide’de derin bir iz bırakmıştır; yine de bardak taşmamıştır. Aslında bardak taşmıştır da Macide bunu kendisine itiraf edememiştir; itiraf etmesi demek, o evden de ayrılması demektir. Sabah olduğunda Ömer çoktan işe gitmiştir, ilginç bir durum vardır; her ne kadar çok parasız geçiyorsa da günler, ondan bundan borç alıyorsa da Ömer, daha çok karısı için düzenli işe gitmektedir. İşten atılmasın diye. Macide, çaresizlikten o da bir şeyler içmiştir ama geceden kalma değildir, yaşadıklarının ağır örsenlenmesi içindedir. Kendini küçük evden dışarı atar, İstiklal Caddesi’nde dolaşır, Ömer’i bir kadınla görür, kolkoladırlar; önce geceki kız zanneder, sonra arkalarından biraz yaklaşır ve kadının geçkin bir fahişe olduğunu anlar; bu sırada çift de sinemaya girmiştir. Bu kez karabasanlar, peş peşe Macide’nin uyanık halinde ortaya çıkar. Eve geldiğinde de Ömer’e elveda mektubunu yazar: çok farklı kişilikleri vardır; daha çok Ömer’in inişli çıkışlı tavırları, suyun akışına kapılıp o tutkulu aşkını bile unutuşudur neden ve Ömer’i hâlâ sevmektedir ama birlikte yaşaması da olanaksızdır, terk edecektir.

Oysa Macide yanılmıştır, gördüğü Ömer değildir, benzetmiştir. Öylesine bir tinsel durumda olduğu için benzetmiştir. Bu benzetme, bu yanlış algılama ya da bilinçdışındaki görme eğilimi bardağı taşıran son damladır işte. O sırada Bedri gelir, Ömer tutuklanmıştır, işyerinden alınıp karakola götürülmüştür, Nihat yüzündendir, siyasî bir olaydır. Aslında Ömer’in bir ilgisi yoktur ve en kısa zamanda serbest kalacaktır. Dolayısıyla Macide mektubu veremez, verecektir ama ne zaman verecektir; belli ki hiç sırası değildir. Bedri ile tutukevine ziyarete giderler, Ömer kendisine karşı biraz soğuktur, uzaktır; bu tavrı birkaç kez sürer. On beş gün falan geçmiştir, Macide o gün kararlıdır, mektubu yanına alır, bu uzun bir mektuptur, hem aşkı vardır hem terk edişi, artık verecektir. İşin ilginç yanı, gardiyan, Ömer’in yalnızca Bedri ile görüşmek istediğini söyler. Macide yine veremez ve dışarıda Bedri’yi bekler.

 

Çelişkiler Yumağı Ömer

Ömer’in iç çatışmaları, ikilemleri, kendisiyle didişmeleri o kadar yoğun ki romanın dramatik yapısında belirleyici oluyor; dramatik çatışmayı derinleştiriyor. Hiç yapılmaması gereken bir hareketle, sözle Macide’yi son derece kırıyor ama sonra özürler diliyor, ellerine kapanıyor, seller gibi gözyaşı döküyor. Benzer şekilde, kendisine hep arka çıkan yaşlı veznedarın çaresizliğinde yaptığı bir hatayı (zimmete para geçirme) bildiğinden, adamcağızdan şantajla para alıyor. Ne var ki hemen ardından pişman oluyor, o paradan iğreniyor, yaptığından ve kendinden iğreniyor, onca parasızlık çekerken götürüp Nihat’a veriyor. Gerçi bu düşünceyi onun kafasına Nihat sokmuştur ama parasızlığından dolayı şantaj yapmıştır. Benzeri olaylar içinde karabasanlar gören, bunalımlarla yaşayıp duran, iradesiz, çelişki yumağı Ömer, dört dörtlük bir roman karakteridir.

Ömer’in beklenen tahliyesi gelmiştir. Macide’yi, Bedri’ye emanet eder, tutuklu olduğu süre düşünmüş, derin bir özeleştiri ve Macide ile geçen üç ayın muhasebesini yapmış, dolayısıyla Macide’ye daha fazla kötülük yapmayacak, genç kızı daha fazla üzmeyecektir. Kesin kararlıdır. O noktaya kadar kararsızlığıyla Hamlet’i anımsatan Ömer, kesin kararlıdır. Aşk’ın getirdiği değişikliği, başta da söylediğim gibi ileriye dönük olarak sanki burada görürüz. Bu kararda! İster evlen, ister kardeşin olarak sahip çık, der Bedri’ye ama onu yalnız bırakma! Zaten son derece yalnız olan Macide, Ömer’in tutuklanışından sonra, yapayalnızdır. Bir tek Bedri vardır. Kuşkusuz Bedri de sahip çıkacaktır; hem romanın en olumlu kişiliği olarak hem de iki yıldır silinmeyen gizlemeye çalıştığı Macide tutkunu olarak! Burada epeyce duygusal bir sahne var: Ömer bir türlü tamamlayamadığı nikâh evraklarını yırtıp atar; ancak Macide’nin vesikalık fotoğrafını alır.

 

Acaba Öyle mi?

Macide, Bedri ile uzaklaşırken, sezgisel olarak arkasında duyumsar, gerçekten de Ömer biraz geride peşlerinden geliyordur. Bu bölüm Ömer’in zihninden anlatılmadığı için geliş nedeni bize bağlıdır ama Ömer’i de yeterince tanımışızdır. Macide sarsılır, kalbi deli gibi çarpmaya başlar, gözlerinin önünden binbir türlü hayaller, manzaralar, insanlar, dumanlar, renkler geçmeye başlar. Ama Macide de mektubu vermek istemiştir, gidelim der Bedri’ye, bir süre yürürler, bir kez daha arkasını döndüğünde Ömer ortalarda yoktur. Belli ki Ömer, romanın başında Macide’nin yanına gelmeye ne kadar kararlıysa ki gelmiştir; bu kez, ondan uzaklaşmaya da o kadar kararlıdır ki uzaklaşmıştır. Çünkü gerçekten âşıktır!

Roman artık bitmek üzeredir; Bedri, o ânki duygusunu fark ederek Macide’ye “Onu unutamayacaksınız… ondan ayrılamayacaksınız” der. Macide öyle olmadığını, önceden ayrılmaya karar verdiğini söyleyerek cebindeki dörde katlanmış uzun mektubu Bedri’ye uzatarak mırıldanır: “Fakat beklemek lâzım… Uzun zaman!”

Roman bu cümleyle biter. Bu konuşmalar peş peşe okunduğunda, bu bölümün akışıyla Macide’nin Ömer’i unutmak için beklemek gerektiğini ama bunun da öyle kolay olamayacağı, uzun zamana gereksinimi olduğu anlamındadır ki hep böyle yorumlanmıştır. Macide de kendisine bir anlamda azap çektiren bu adamı çok sevmiştir; âşık olmuştur, cinselliği onda tattığına göre, buna özel anlamlar da yükleyebiliriz doğal olarak. Sonuçta unutmak için Macide’nin zamana, uzun zamana gereksinimi vardır. Ancak! Gerçekten böyle mi? Gerçekten ilk anlaşıldığı gibi mi okumak gerekir! Şeytan bir metaforsa, romanın sonlarına doğru Ömer’in baştan beri yaptığı şeytan tanımı yüzde yüz değişmişse acaba bunu böyle mi okumak, yorumlamak gerekir? Doğrusu ben böyle düşünmüyorum; başka türlü okuyorum! Başka türlü de okunabileceğini düşünüyorum! Özcesi, Macide’nin, Ömer’in değişmesini –belli ki çok uzun zaman alacaktır– “beklemesi” niye olmasın?

 

İçimizdeki Ne?

Birkaç sayfa önce, Ömer, Bedri ile yalnız görüşürken, o güne kadar, her kötülüğünü, saçma, anlamsız laflarını, eylemlerini, yaptıklarını içindeki şeytanla açıkladığını ama bunun bir aldatmaca olduğu söyler:

“… Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmıyan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik var, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeğe, hattâ bir parçacık durmağa alışmıyan gevşek beyinlerimizle kullanmağa lüzum görmiyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.” (s. 317)

Sürekli Ömer tarafından ortaya atılan bu şeytan meselesi, sonunda yine Ömer’in ağızdan kesin bir biçimde çözümlenmiş olur. Hatta bir ara Macide bile böyle düşünmektedir. Evet belki Ömer kolay kolay affedilmeyecek şeyler yapmıştır, söylemiştir ama kötü biri değildir, zaten hemen pişman olur, hayır onun içinde değildir şeytan, dışarıdadır. Nihat gibilerdir aslında şeytan. Ne Ömer’in içinde ne Macide’nin içinde şeytan vardır; onların içindeki aşk’tır!

 

Bkz. İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, haz. Atilla Özkırımlı, Cem yay. 1982;Sabahattin Ali-Anılar, İncelemeler, Eleştiriler, haz. Filiz Ali, A. Özkırımlı, Sevengül Sönmez, YKY, Temmuz 2014; Sabahattin Ali, Asım Bezirci, Çınar yay. Ekim 1992; Roman’tik Bir Yolculuk, A. Birkiye, Plan b yay. 2005.

* Bu metin, 25. 4. 2015 tarihinde, Kadıköy Belediyesi Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi ve Kültür Merkezi’nde yapılan “Sabahattin Ali-Anma” toplantısındaki konuşmanın genişletilmiş biçimidir.

 

(Varlık, Temmuz 2015)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş