İçinden Hayal Geçen Hikâye

İÇİNDEN HAYAL GEÇEN HİKÂYE
YA DA KIZILCIK DALININ MARİFETİ

 

 

Sait Faik Abasıyanık “küçük insan”ın dramını yazdı; kalabalıklar içinden bulup, bir insanlık sorunsalı olarak okura sundu. Yazmayı çok sevdiği belli. Sait Fait ömrü boyunca ki ömrü çok uzun sürmedi*, yazmayı, yalnızca yazmayı seçti. Hikâye türü, onun vazgeçilmezliği olan “yazmak” ile özdeşleşen varolma biçimiydi.

Zaten, hikâyelerinin anlatıcısı çoğunlukla birinci tekil şahıstan ve aynı zamanda anakahramanıydı. Onun “ben”ini görürüz bu anlatıcıda. Ne var ki yazınsal gerçeğin özelliği olan bir dönüştürme vardır; dolayısıyla, bir öznelleşme yer alır, yapıtlarında.

O “ben”, evrensel bir insanlık duygusunun odağı olduğu için Sait Faik, insanlığın tüm çelişkilerini, bunalımlarını yapıtlarının temeline yerleştirmiş olur; ona göre her şey “bir insanı sevmekle başlar”.

Haldun Taner’in izinden giderek söylersek, Burgaz çalılıklarından çekip kopardığı kızılcık dalıyla yazmıştır, hep. Yani, bunaldığı zaman doğaya kaçar, hayal kurar, kendi hayallerinin içinde yitip gider, Burgaz’dan İstanbul’a bakarken. Aslında yazmak edimi, hikâye, edebiyat bir düş kurgulaması, bir hayal kurma değil midir?

Sait Faik’in, birçok yapıtında olduğu gibi özyaşamsal izlenimleri ve yaşanmışlıkları içeren “Sivriada Geceleri” ile “Sivriada Sabahı” adlı ve Son Kuşlar (1952) kitabında yer alan birbirini bütünleyen iki hikâyesi vardır. Özellikle birincisinde, bir yazarın yazınsal gerçeği olan ki bu edebiyatın da gerçeğidir, kurgulamaya ilişkin bir hayal’in ötesinde, gerçekten de hikâyenin içinden bir hayal “geçer”!

 

Bir Martı Ölmüş

 

Hikâyenin anlatıcısı, balıkçı Kalafat ve yamağı çocuk yaşlardaki Sotiri ile bir nisan akşamı balığa çıkar. “Geceği  o yanıp sönen ışıklar adasında” geçirecekler, “erkenden su üstü karagözüne” çıkacaklardır.

Anlatıcımız aynı zamanda hikâyemizin de anakahramanıdır; ve ekmek parası kazanmak için savaşım veren balıkçıya eşlik etmektedir. Hikâye doğa betimlemeleriyle başlar. Rüzgârları, dalgaları, denizin durumunu hemen girişte tanımlar; böylece gözümüzde hikâyenin atmosferi de canlanır. Bu başlangıç, yukarıda sözünü ettiğim yapıtın içinden geçen hayalle doğrundan ilgili olduğu gibi, hikâyenin gelişimindeki yazınsal yanının sağlamlığını da göstermektedir:

 

“Yola çıktığımız zaman, deniz dümdüzdü. Ebemkuşağı zaman zaman gözümüzden silinip tekrar ortaya çıkıyordu. Sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibiydik.”

 

Özellikle de son cümledeki insanın ilksel dönemlerine gönderme yapması, dikkat çekicidir.

Adanın mağrasına gelirler. Burada kepçeyle karides tutarlar. Bu mağrada, uzak ülkelerden gelen ve o mağrayı mesken tutmuş fok (ayı) balığını da görürler. Ardından şöyle bir betimleme daha gelir:

 

“Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar. Ayı balığı yeniden büyük bir sesle çıkıyor, büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı; dalgalar esmer kayaları dövüyor.”

 

Yeterince karides tuttuktan sonra, adanın geceleyecekleri yerine (Yassı adaya bakan tarafına) gelirler. Kıyıya çıkar çıkmaz, Kalafat ile Sotiri geceleyin yakmak için, çalı çırpı, gerekli tahta vb. toplarken, kahramanımızın –ki hikâye yol aldıkça çok iyi anlayacağımız gibi pek eli işe yatkın olmadığı gibi yapmak da istemez; üstelik “konuk”tur– ilgisi başka bir yerde/nesne’dedir:

 

“Sotiri ile Kalafat, çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara oturdum. Üç adım ötemde, akşamın şimdi güvermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım.

“Martı arkaüstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları arasıra havayı dövüyordu. Ne oluyor, diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da arasıra sallanıyordu.

“Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığı ile tepemde gözüküverdi.

–Ne oluyor bu martıya, Sotiri? -dedim.

–Ölüyor be! –dedi-, ne olacak?

–Sahi ölüyor mu?

–Yok, yalandan. Ölüyor işte…”

 

Bir süre sonra martı ölür, kahramanımız bu durum karşısında etkilenerek epeyce duygusallaşır. Martının ölümünden sonra kahramanımız ile balıkçıların tepkisinin arasında –doğal olarak– dağlarca fark vardır:

 

“Yassıada’nın ışıkları yandı. Uzaktan bir taka geçti. Keyfim kaçmış, üzgün, ağlamaklı gibiydim. Canım bir taraftan acı bir türkü söylemek çekiyordu.

“Onlar ateşi yakıp toparladıkları midyeleri bir teneke üstünde pişirirlerken ben hâlâ martının yanıbaşındaydım. Kalafat:

–   Ne oluyorsun be? –dedi-. Şair misin, ne boksun?

–   Martı öldü de… -dedim.

–   Martı da ölür –dedi-. İnsan ölmüyor mu?”

 

Bu konuşmalardan sonra anlatıcımız (hikâyenin kahramanı), bir hayale dalar; yazarın bize ipucunu başlangıçta verdiği bir hayal kurar ve kurduğu bu hayali de yine oun ağızından okuruz.

Yeri gelmişken bir iki sözcük üzerine durmak gerekir. Yaygın olan kullanım “düş” ile “hayal”in birbirini karşılayan, birinin Türkçe ötekinin yabancı kökenli sözcük oluşudur. Hatta bu ikiliye “rüya” sözcüğü de katılır zaman zaman. Ne var ki, ben öyle düşünmüyorum ve yıllardır da ayırıyorum. Bir kez daha belirtmeliyim:

Hayal kurulan (kurgulanan), yani isteyerek (bilinçli) zihinsel kurmacanın içine girmek edimi. Düş ise, daha çok belli belirsiz bir durum; farkında olmamak ya da yarı-farkında olmak durumu: düşler âlemine dalmak, gibi. Rüyaise, olduğu gibi bilinç dışı, uykuda gördüklerimiz yani uyku durumundaki zihinsel süreçlerden biri!

Kuşkusuz ki edebiyat, imgeler ve metaforlarla yol alır; bu yüzden bazen birbirinin karşılığı olarak da kullanılabilir, ama düzyazıda (deneme) tercihim üçünü de ayrı anlamda kullanmaktır. Dolayısıyla, hikâyemizin kahramanının hayalini de böylesine düşünüyorum.

 

 

Türkü Söyleyen Adam

 

Bu “hayal”, yazarın bize  (okuyucuya) hikâyenin başında verdiği bir imgelem ile bağıntılıdır ki –daha önce de altını çizdiğimiz– şu cümleyle dile gelmiştir: “Sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibiydik.” Şöyle de diyebiliriz baştaki bu cümle bir işaret, bir imdir; daha sonra kahramanımızın anlatacığı hayal ile ilgili. Evet, özcesi yukarıda alıntıladığım konuşmanın (diyalogların) hemen ardından kahramanın kurduğu hayali okuruz:

 

“Dünyanın yaratılışındaydım şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.

“Bütün kabile halkı bana kızmıştı:

– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu seyredip bize masal mı anlatacak?

“Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr, denizi homur homur söyletirken, martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi saracaktı. Sonra bu hal belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı. Bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söyleyemeyecektim.

– Ne susarsın be herif? -diyeceklerdi-. Hani bülbül gibi öterdin geceleri?…

“Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi halime.”

 

Hikâyenin içindeki hayal, tam bu noktada Kalafat’ın “alaycı” seslenişiyle son bulur:

 

“–Ee –dedi-, anlat bakalım şu martının ölümünü…”

 

Bizimki anlatmaya başlar, son derece etkilendiği sahneyi: “… Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.”

Bu şiirsellik karşısında, bir kez daha, Kalafat ve Sotiri ile bir yabancılaşma yaşar. Balıkçı ve yamağı şaşkın şaşkın ona bakar. Bunun üzerine utanır ve susar.

Yanan ateşin başında yemeklerini yedikten sonra, önce Kalafat uyur. Bunun üzerine anlatma isteğiyle dolu olan kahramanımız, Sotiri’nin  “Ee, sonra” demesini ikiletmeden Kalafat’ın da uyuduğundan emin olduktan sonra, anlatmaya başlar.

Martının öyküsü oldukça dokunaklıdır. Sait Faik’in öteki hikâyelerinde de gördüğümüz, doğa-insan ilişkisini bir kez daha okuruz. Martı, birkaç gün önce ölen Tahir adlı balıkçının martısıdır bir bakıma. Balıkçı ile martı arasında tuhaf bir bağlılık vardır. Martı, Tahir’in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez. Tahir onu, fırtına yüzünden balığa çıkamayıp birkaç gün yiyeceksiz bırakmış da olsa, martı türünün tipikliği olan çöp karıştırma eylemini kesinlikle yapmaz: “…tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı.”

Bu sırada Sotiri de uyur. Martının öyküsü hayal değil gerçektir ama hikâyenin gerçeği (kim bilir belki de üstadın, adada gördüğü ya da duyduğu bir “gerçek”tir). Oldukça da dokunaklıdır. Duyarlı bir kişi olan kahramanımız bir “martı ölümü”nün karşısındaki etkilenmenin daha fazlasını yaşar, duygusal olarak. Çünkü, anlaşılan o ki, martı da Tahir’in ölümünden sonra açlıktan ölmüştür. Kimse ona ama bu kimse zaten Tahir’dir yiyecek bir şeyler vermemiştir. Zaten bir yerde de yine martı ile balıkçı arasındaki ilişkiyi berkitmek için şöyle anlatmıştır: “Arasıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi.”

Nitekim yaşayamamıştır. Bu durum, anlatıcımızı etkilemiş; içine girdiği duygusallık ile ötekiler arasındaki yabancılaşma –çok doğaldır, çünkü Balıkçı da yamağı da ekmek parası derdindedir ve doğayla iç içedir– onu, yukarıda alıntılanan “hayaline” (belki burada “düş kurgusu” da denebilir) yol açmıştır!

Balıkçı ile Sotiri’nin uyumasına karşın o sabaha kadar uyuyamaz ve ayın altında ama onların üstünde uçan martıları, dahası martıların “simsiyah”lığını izler.

Hikâyenin yol alışı, kahramanımız için oldukça hüzünlüdür; ne var ki sabaha karşı, içinde bir sevinç belirir:

 

“… Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı. Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:

– Ne güzel bak, Kalafat -dedim.

–   Sen sahiden kaçıkmışsın! -dedi.

“Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.”

 

Böylece yazar, hikâyeyi burada sonlandırır ama bu hikâye yazının başında da belirttiğim gibi birbirinin devamı olan iki hikâyeden ilkidir.

Tekrar hayale dönecek olursak; anlatıcının kurduğu hayal yani hikâye içindeki “öykü” (ilk insanın yaşadığı zamanlar), kuşkusuz bilimsel bir içerik taşımıyor. Zaten, yazarın da böylesine bir amacı yok. O kahramanın ağzından bir “durumu” imliyor.

Anlattığı, dahası kurduğu o eski zamanlardaki insanların öyküsünde, önce homurdanmalarına karşın bir süre sonra, içlerinde çalışmayan birinin varlığını kabile halkı kabul ediyor. Çalışmak, avlanmak vb. o zamanlar için, karın doyurmakla birlikte bir yaşam dürtüsü, yaşamda kalma edimi. Bu yüzden de olmazsa olmaz bir koşulsallık.

Ama şair ruhlu adamın (sanatçı diyebiliriz pekâlâ) türküsü o kadar etkileyici ve bu türkü söyleme aslında öylesine işlevsel bir sosyal edim ki, kabile halkı ertesi sabah ava giderken onu uyandırmıyor; gece onlara türkü söylesin diye. Kuşkusuz burada, yine yazarın imlediği sanatsal edimin önemi, yani sanatçının –çok derine inmese de– uğraşısının toplum ile zaman zaman çatışması. Dolayısıyla yaşanan döneme (güncellik) de gönderme var. Bununla birlikte, bu hayal, yukarıda anlattığım çatışmayı “olumlayarak” bitiyor; çünkü, akşam ateşin başında güzel türkü söylemesi için ava giderken uyandırıp kaldırmıyorlar!

 

 

Sanatçının Öyküsü

 

“Sivriada Geceleri” adlı hikâyenin içinde(n) geçen, yer alan bu hayal bir başka sanatçıya da esin kaynağı olmuş. Nasıl ki hikâyede martının ölümünün ardından kahramanımızın hayal dünyasına girip sanatçı ile toplum ilişkisi üzerine bir “öykü” oluşturmuş, işte o oluşturduğu “öykü” (hayal) şarkıcı-besteci Mazhar Alanson’a da esin kaynağı olmuş. Yıllar önce yaptığı bir şarkı var, adı “Sanatçının Öyküsü”. Bu parçanın sözleri olduğu gibi konumuz olan hikâyeden alınmış:

 

Bütün kabile kızar bana

Derler bu adam

Hiç çalışmaz mı

Bu adam hep düşünür mü

Bir kuş ölmüş diye üzülür mü

Gündüz böyle diyenler

Gece olunca

Ateşler yakılınca

Denizler coşunca

Ben bir şarkı söylerim

Yorgun insanlara

Bakın bakın martılar uçar

Bakın bakın yıldızlar koşar

Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir başka olur insanlar

Yaklaşırlar birbirlerine

Şarkım sürer sabaha kadar

Melekler uçar üstünüzde

Bu sabah uyandırmamışlar beni

Ava giden dostlar

Ne güzel, ne güzel…

 

Görüldüğü üzere Sait Faik’in hikâyesi, dahası onun içinde yer alan “hayal” bir esin olmaktan çok neredeyse olduğu gibi alıntılanmış. MFÖ adlı müzik grubunun “Vak The Rock” (1986) ve “The Best of MF֔ (1989) adlı albümlerinde yer alan parçanın bestesi Mazhar Alanson’a ait. Beste sözlerin ruhuyla son derece uyuşuyor; parçayı bilenlerin genel kanısıdır bu. Ne var ki bir eleştiriyi de yapamadan geçemeyeceğim. Çünkü bu parçanın sözleri Mazhar Alanson olarak geçiyor. Oysaki yukarıda da görüldüğü üzere Sait Faik’in hikâyesinin ilgili bölümleriyle neredeyse birebir.  Hikâyecimizin adı kesinlikle yer almalıydı.

Çoğunlukla şiirlerden şarkı bestelenir, ama yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir kurmaca metinden şarkının yapılması çok seyrek görülüyor (Vedat Sakman’ın da bestelediği, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanındaki bazı satırlardan yola çıkarak aynı adlı bir parçası vardır, sözleri Pamuk’a ait olup, şarkı sözü olarak Sakman tarafından düzenlenmiştir). Parçayı dinledikten sonra iyi ki yapmış diyorsunuz, çünkü parça hem hikâyenin hem de içindeki “hayal”in (öykü) ruhunu taşıyor; ama yine de keşke Sait Faik’in adı anılsaydı…

 

 

Hayal Gerçek Oluyor!

 

Hikâyemize dönecek olursak, Kalafat’ın “Yırtık paltosuna girip” kaybolmasıyla bitmişti. Hemen devamı olan “Sivriada Sabahı” adlı hikâye de bir öncekinin kaldığı yerden başlıyor:

 

“Su üstü karagözüne sabah erkenden çıkılır. Kalafat, yırtık paltosuna girip kaybolduktan sonra uyuyakalmışım. Uyandığım zaman, etraf ışımıştı. İçimde bir sevinç vardı.”

 

Sotiri karada kalıp tavşan yakalamaya çalışır. Kahramanımız ile Balıkçı sandalda, kıyıya yakın bir yerlerde, avlanmaya başlar; ne var ki kahramanımız tahmin edileceği gibi avlanmaktan uzaktır; beceremez, habire yem değiştirir, balıklara yem kaptırır, yine hayaller kurar, düşlere dalar, bunları da bize –Sait Faik’in özelliği olan, her zamanki– ince ve şiirsel betimlemelerle anlatır.

Burada yine bir noktaya değinmek gerekir; ikinci hikâyede Kalafat’ın kahramanımıza “reis” olarak seslendiğini okuruz. Demek ki, Sait Faik çoğu zaman yaptığı gibi, hikâyesinin içine girmiş, kendi “ben”ini dönüştürmüştür.

Bu hikâye bir bakıma, birincide kurduğu hayalin gerçekleşmesiyle biter; tabii ki bu da ikinci hikâyenin gerçeğidir:

 

“Kalafat durmadan karagöz avlıyor, ben durmadan oltamın yemini değiştiriyorum. Fenerin yanındaki martıların acı acı haykırışlarına kafamı kaldırınca Sotiri’yi görüyorum. O karanlık, fırtınalı gecelerde umutsuz umutsuz çakan fenerin dibine çömelmiş, cıgara tüttürüyor.

– Hey, Sotiri! -diye bağırıyorum.

– Hop! -diyor.

“Ben oltayı sarıyor, sandalın küpeştesine uzanıyorum.

“Kalafat:

– Mademki elinden iş gelmiyor; uyu uyu! –diyor.

“Gözlerimi kapıyorum. Rüyamda Kalafat, karagözler fırlatıyor; Sotiri, fenerin dibinden, rüyama tavşanlar sıçratıyor.”

 

Birbirinin devamı olan iki hikâyenin içinden bir hayal geçip gidiyor; biz de bütün bunların bir kızılcık dalının marifeti olduğunu bilerek, büyük bir yazarın hayal dünyasına girip düşsel yolculuğa çıkıyoruz, sanki bir rüyadaymışız gibi…

 

(Asklepios, Ocak-Şubat-Mart, 2007)

 

* Doğum tarihi 18 Kasım 1906’dır. Ancak bazı kaynaklarda doğum günü, 22 ya da 23 olarak da geçmektedir. 11 Mayıs 1954’te de ölmüştür.

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş