İstanbul İsyan Güncesi

İSTANBUL İSYAN GÜNCESİ

 

 

Yıllardır bu köşede yazdığım konuların dışına çıkıyorum bu sayı, hem bilincim hem parmaklarım istiyor bunu. Bugüne kadar edebiyatın konularıyla, sorunlarıyla, kitaplarla daha çok romanla ilgiliydi buradaki yazılar. Bağımsız ya da birbiriyle ilintili değiniler olduğu gibi tek parça “deneme” de yayınlamıştım bu köşede ama bu yazı, yazıyı kaleme aldığım gün,  saatler, başka alana bir “sıçrama”ya neden oluyor! Yine de edebiyatla ilgi kurmaya çalışarak...

 

2 Haziran, İstanbul, öğleden sonra

Hiç tanık olmadığım bir eylem, büyük bir gösteri; üstelik günlerdir. Aslında bu yazıyı yazmanın başat nedeni bu olsa da, yukarıda sözünü ettiğim sıçrama’nın tikel nedeni şu: Göstericilerin bir kısmı, belediye çalışanlarıyla birlikte, önceki gün alanda kalanları temizliyor; tabii ki Gezi Parkı’nda da! (Bu arada da birileri hâl⠓Atatürk’ün askerleriyiz” diye slogan atıyormuş!)

Bu yazının (günce) adını ilk önce “İstanbul Gençliği/Gençleri” olarak düşündüm. Bu başlığı da biraz önce telefonda Adnan Özer söylemişti. Olayları konuşuyorduk, başlığı böyle olan bir yazı yazılmasının gerektiğinden söz etmişti. Sen yaz dememişti, belki kendisi yazardı. Tabii ki bir de Adnan ile, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar tekrarına düşmek vardı!

Özgür Edebiyat’ın, övünmek gibi olsun, bütün sayılarında yazdım. Bu köşe de kimi yazar arkadaşlarımın önerisiyle ilk sayılardan itibaren sürmekte (kim bilir belki de sonlandırmak gerek!); dolayısıyla yayın yönetmenimiz Çarşamba’ya (5 Haziran) süre vermişti. Yazıları göndermenin son günü. Üstelik her zaman yaptığı gibi on beş gün öncesinden uyarmıştı bizi. Yazı bu güne sıkıştı. Aslında başka bir konuyu yazacaktım, yine romanlar egemendi yazıya, ne var ki şu birkaç gündür yaşananlar...

Sıkışmıştım çünkü İstanbul dışındaydım ve hastaydım. Biraz önce bir televizyon kanalında “Akil İnsanlar Anadolu Bölgesi Grup Başkanı” Can Paker, olayları “provakatif organizasyon” diye tanımladı. Öyle görüyormuş! Kalem akil yazınca üzerine biraz konuşmak gerek. Daha önce çeşitli kez yazdım. Bir kez daha kısaca da olsa söz etmeliyim. Düzeltme işareti kullanarak (şapkalı) yazılıyor çoğu yerde: âkil. Ama bu “insan yiyen” anlamına geliyor! Ayverdi Sözlüğü sözcüğün bu anlamını “âkıl”a gönderiyor. Ferit Devellioğlu da doğrudan “âkıl” olarak veriyor. Sözcük “akıl”dan geliyor. Ama biz “akıl”ın a’sını, örneğin “hâlâ”dakiler gibi sesletmiyoruz. İkili bir anlam olduğuna göre de “akil” sanki daha tutarlı. Bilmiyorum Kemal Bek ne der? Son zamanlarda çok sık kullanılan bu tanımdaki “insan” sözcüğünün yerine –ama bu tanımlama için– “birey” sözcüğü bana, ne diyelim dil duygusu açısından daha yakın geliyor: Akil Bireyler.

Neyse, olayı Adnan’ın dediği gibi İstanbullu gençler, üniversite öğrencileri başlattı! Gezi Parkı’na çadır kurdular, direndiler ama inanılmaz bir şiddet gördüler, inanılmaz. Sonra göle atılan bir taş gibi o halka büyüdü. O gençler neye angajeydiler? Kuşkusuz siyasî bir yaklaşımları vardır; ama daha çok aktivist, çevreci, özgürlükçü diyebileceğimiz, bizim gençliğimizde benzeri pek olmayan bir “dünya bakışı”na sahip gençler. Burada hemen Can Yücel’den bir şiir alıntılamak gerekir, “Yaprak Dökümü”. 68’lilere yazılmış bir şiir. Gerçi  başka tarihsel süreçler vardır, başka amaçlar vardır ama hayat da değişiyor doğal olarak, kırk yıl öncesi gibi kalmıyor. Bireysel ve toplumsal istemler de değişiyor; yine de şiirin sesi birleştirir uzak tepeleri:

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar

Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

 

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr

Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar

O çocuklar

O yapraklar

O şarabî eşkiyalar

 

Onlar da olmasalar benim gayri kimim var ?

 

30 Mayıs, Saros, öğleden sonra

Birkaç gündür buradayım; küçük yazlık evde birtakım düzenlemeler var; kırılıp dökülüp yapılacak olanlar. Sağ olsun kuzenim, usta bulup getirtiyor da işler çözülebildiği kadarıyla çözülüyor. Düşünüyorum da ne kadar çok yazmışım Saros’u. Ama güzelliklerini daha çok; sonra bozulmaya yüz tuttuğunda da acımı yazdım. Bu yaz, kırk ikinci yaz; eskiden daha çok kalırdım, bâkirken, son yıllarda fazla kalmıyorum. Daha çok annemi görmek, ona yardımcı olmak için. İlk zamanlarda doğası, denizi, hele de ayı, ayın halleri çok etkilemiştir; tabii ki yazarlığımı da. Neyse şimdi mevsim başı her yer inşaat. Annem, on beş gün sonra gelecek. Yazları burada kalıyor, onu rahatlatmak için düzenlemeler. Doksanına bastı bu Nisan.

Dalgalar, gürültüyle sahili dövüyor, uzaklar görünmüyor, İmroz, Samothraki pusun ardında. Lodos, hem de çok sıkı. Kuzenim yine bir usta peşinde, sahilde onu bekliyorum, birazdan İstanbul’a yolculuk ama hastalığım bir türlü geçmiyor. Öksürük, öksürük; dalgalar sahilde beyaz köpükleriyle çok büyük, korkutucu. Çok fena cezalandırırım diyen bir güç, Poseidon olmalı!

 

1 Haziran, İstanbul, akşamüstü altı civarı

Dayanamıyorum artık. Saros’dan geldiğimden beri yatıyordum ama hep de bilgisayarın başında, internetten olayları izliyorum. Televizyon kanallarından değil. Televizyon kanalları inanılmaz. Sormadan edemiyorum kendi kendime: Hangisi daha çok utanmalı; iktidar mı, televizyon kanalları mı?

İlaçlar biraz iyi geldi ama öksürük de zaman zaman; zaten bitip tükenmez, kalıtsal burun tıkanıklığı, bir pastil atıp çıkıyorum dışarı. Kabataş’tan Taksim’e yürüyüp meydana bakacağım, kitleyi görmek istiyorum. Göstericiler hemen bizim sokağın başında, mahalle marketimizin önüne oturmuş bir kısmı, su içiyor. Biber gazı havada, üstelik birkaç gündür havada, bende de hafiften aksırık.

Yukarı doğru çıkıyorum, sokak araları şenlikli, caddeye çıkıyorum, İnönü Caddesi’ne; aşağıdan yukarıya Meydan’a çıkanlar, soğda solda oturanlar, haklı bir zafer edâsı herkesin yüzünde. Binlerce. Birkaç gündür süren koşuşturmanın yorgunluğu, maskeleri boyunlarında, suları limonları çantalarında. Meydan’a yaklaştıkça gözlerim acıyor, Meydan’ın başında da iyice yaşarıyor. Birkaç saattir gaz atılmamış da olsa, öncekiler alanı kaplamış; biber gazı Taksim’in üstünde.

Taksim Alanı'nda on binlerce kişi var, sivil bir direnişin haklı sevinci var; uzun zamandır alanı böylesine güzel görmemiştim! Nasıl oldu, birdenbire, ülkemiz hiç alışık değil böyle tepkilere. Bir isyan, modern bir başkaldırı. Üstelik polisin insafsız şiddetine karşın. Melih Cevdet’in bir şiiri vardır “Telgrafhane” ellilerde yazmış olmalı. Toplumsal bir şiir olduğu açıktır da kimileri onu TKP için yazdığını söyler. Bir zamanlar partiye yakınmış Melih Bey.

 

Uyuyamayacaksın

Memleketinin hali

Seni seslerle uyandıracak

Oturup yazacaksın.

Çünkü sen artık o sen değilsin

Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin

Durmadan sesler alacak

Sesler vereceksin.

Uyuyamayacaksın

Düzelmeden memleketin hali

Düzelmeden dünyanın hali

Gözüne uyku giremez ki...

Uyumayacaksın

Bir sis çanı gibi gecenin içinde

Ta gün ışıyıncaya kadar

Vakur metin sade

Çalacaksın.

 

Akşam, geceye doğru, evde. Bu gün öylesine büyüdü ki artık televizyon kanallarının bir kısmı olayları vermek zorunda kaldı. Avrupa veriyor zaten! Polis Meydan’dan çekildi, halkın küçük bir zaferi denebilir. O gençler başlatmıştı; ardından çeşitli siyasî görüşler destek verdi, İstanbul’u sevenler destek verdi, mesele tabii ki tek başına bir ağaç değil. Boğaz tam karşımda, motorlar vapurlar geceye el uzatan akşama yardım ediyor: yorgun bir mavi yavaşça bitiyor ve semada haklı bir kızıllık var!

Akşam. Pencereleri yine açamıyorum; dışarıda gerginlik giderek artıyor. Akşamüstü, binlerce kişinin meydana girmesi, polisin çekilmesi… sanki bu durumdan rahatsız oldu birileri. Şimdi, polis intikam peşinde, saldırılarına başladı; emirler kimden, kimlerden geliyor!

Polis'in intikamcı bu fazla mesaisi, herhalde Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından sonra oldu!!! Birkaç saat önce şöyle bir açıklama gelmişti: "Güvenlik güçlerimiz, görevlerini yerine getirirken her zamankinden daha fazla ihtimam göstermeli, müdahalelerinde ölçülü olmaya dikkat etmeli, üzücü görüntülerin ortaya çıkmasına izin vermemelidir."

Gece. Çanak tabak sesleri, ıslıklar İstanbul’un dört bir yanından yükseliyor. Dün geceki gibi. Yoldan geçen bazı arabalar kornalarıyla protestoya katılıyor. Öte yandan Beşiktaş’ta polis saldırısı sürüyormuş. Tabii ki yine karşılarında direnen İstanbullu gençler, çevreciler, aktivistler, solcular, hemşeriler. Bizim buralara kadar geliyor biber gazı, pencereyi hemen kapıyorum, dün olduğu gibi. Ülke gaz altında! Devlet, barışçıl halkına savaş ilân ederek acımasızca saldırıyor!  Niye?

Acaba saldıranların, saldırı emrini verenlerin ve buna ses çıkarmayan yetkililerin kendi varlıklarıyla ilgili ciddi bir sorunu mu var? Ki başta göstericiler olmak üzere, yoldan geçenlerin, ev denen yapılarda yaşayanların insanolduklarını anlayamıyorlar! Benim de anlayamadığım, polis mi eğitmişler, "gladyatör" mü? Yine anlayamadığım: polis saldırısı, biber gazı vb. bizim televizyon kanallarında yine yemek programı, göbek havası!

 

31 Mayıs, öğleden sonra

Sabah ilaçlarım geldi; aldım, uzanıyorum, biraz daha iyiyim. Arkadaşlarım, oğlum telefonda sakın dışarı çıkma diyor. Sabaha karşı Gezi Parkı’nda alışık olduğumuz ama hiçbir şekilde insanlığa sığmayan polis saldırısı. Ne denir buna! Pekâlâ bir "yeniçeri seferi" denebilir! Bu İstanbul'un kaçıncı yağmalanması, yıkılışı! Yine de ayakta, onu ayakta tutanlarla...

Genç insanlar bunlar. O ağaçların kesilmesini istemiyorlar. Televizyon kanallarında hiçbir şey yok, internetten haber alıyorum biraz biraz. Sosyal medya olmasa, her yer gül bahçesi. Yalnız biraz önce salona geldiğimde neye uğradımı şaşırdım. Önce anlayamadım; yaz geldi, havalar sıcak, doğal olarak pencereler açık. Ama sanki bir yerler yanıyor, dışarı bakayım dedim, gözyaşlarım sel gibi. Jeton düşüyor biber gazı, pencereler kapalı.

Polis her yerde, biber gazı, tazyikli su, cop, plastik mermi… niye bunca “orantısız” güç! Savaşta mıyız? Ama göstericiler büyüyor büyüyor: dipten gelen dalga…

Gece. Onca kovalamacadan sonra, Kabataş’a kadar gelmiş bir grup. Pencereleri kolay kolay açamıyorum. Biz içeride onlar dışarıda. Son derece kararlılar belli ki. Biber gazı her yerde yine de terk edip gitmiyorlar. Şimdi ıslık sesleri, tabak çanak sesleri. Başka semtlerde de öyleymiş…

Ara sıra da bağırıyorlar, Kabataş ya da Dolmabahçe’de olan grup. Buradan tam anlayamıyorum. Slogan atıyorlar. Daha çok istifa istiyorlar Başbakan’dan. Şimdi de şu: “Atatürk’ün askerleriyiz..” Doğrusu bu zihniyeti pek anlayamıyorum. Onların bu sloganı atma haklarına en küçük bir diyeceğim yok. Ancak bu zihniyet çok eski. Niye birinin askeri olun. “Askeriyiz” dediğiniz zaman olduğu gibi militarist bir gönderme var. Militarizmden kurtulmadıkça demokratikleşilmez. Artık kurtulalım. Bu konulara çok girmek istemiyorum ama bizde bu bağlamda en büyük sorun, sanırım Mustafa Kemal’in yapıp etmeleri bir kenara (ayrı bir tartışma-siyâsî sorun), onu konumlandırma biçimi!

Tabak, çanak, ıslık sesleri, böyle uykusuzluğa can fedâ, geceyarısı sabaha el uzatıyor, haklı bir tepki gösteriyor kentli.

 

2 Haziran, akşamüstü

Mesele bir ağaç meselesi değil kuşkusuz. Bir birikme. Hiç kimsenin tahmin edemediği bir kabarma yaşandı sonunda. Birbirinden çok farklı siyâsî gruplar, farklı dünya görüşüne sahip kişiler, sıradan insanlar, sıradan olmayan insanlar, genci, yaşlısı, kadını kızı. O Gezi Parkı’nda cesurca çadır kuran gençler de kendilerine bu kadar destek geleceğini tahmin etmemişlerdi sanırım. O çadırlar da geçen sabaha karşı, Hollywood aksiyon filimlerindeki gibi imhâ edildi, yakıldı. Hep izledik. Tabii ki bizim televizyon kanallarından değil. Ağaç, yeşil meselesi  (ki bu da var), aslında özgürlüğün, yaşam biçimini savunmanın simgesi olmuştu. Tiyatroya, gazetecilere, yazarlara gelen baskılar, yasaklamalar; son zamanlardaki alkol yasası, tuz biber ekti. Birçok şey birikti. Buna masaları da ekleybiliriz pekâlâ. Yâni yay çok gerildi. Behçet Necatigil’in “Yay” şiiri birden düşüyor belleğe. Necatigil’in şiirinin toplumsal bir içeriği olduğu söylenemez. Bilmem belki de söylenir. Onun şiirlerinin alt katmanlarında yatan pek kolay çıkmıyor ortaya:

 

Derinden sesler geliyor

Durduramaz beni aşkın

Bekle geçinceye kadar

Yayı daha germe

Kıracaksın.

 

Karanlıkta kımıldayan düşünceyi

Göremez sendeki göz

Örtülere büründüğüm şu anda

Düşmüş senden kumaşlar

Çıplaksın.                                                                                                                

Eser serin bir rüzgâr

Sen çok sıcaksın

Koptu senden ellerim, köprü yıkıldı

Seni benim tarafa  nasıl alabilirim

Uzaksın.

 

Bu gün gazetelerde, sosyal medyada bir fotoğraf dolaşıyordu. Genç bir kadın, siyah elbiseli, polisin tazyikli suyu karşısında, iki kolunu açmış yukarıya doğru, göğüsleriyle direniyordu, genç bedeniyle direniyordu; hem kadınsılık vardı baştan aşağıya ki uzun saçları ile elbisesinin yırtmacı en büyük gösterge hem de ki asıl olan kadınsı varlığının kararlı direnci. Dünyanın en güzel genç kadınıydı. Güzelliği kadınsı direnişiydi çünkü: cesur ve kararlı!

Saat akşamın yedisi. Dışarıdan korna sesleri; pazarın bir sâkinliği var ama meydan kalabalık yine; polis sanırım dinleniyor, yarın saldırmak için. Umarım öyle olmaz. Ama yayı kırdılar bir kez; bekleyip göreceğiz. Ne hikmetse polisin şiddetini yıllar bitiremiyor; giderek de daha sertleşiyor. Bir alıntı da son kitabımdan:

Anlatamadan geçemeyeceğim, bellek kutusu birden açılıverdi

aydınlık mavinin tam karşısında, aslında yakın bir

zaman, öte yandan belleğin kolay kolay unutamayacağı bir

olay, dört beş yıl önce olmalı, 1 Mayıs günü sabah erkenden

kalktım, dersime gideceğim Beşiktaş’a, her zamanki gibi

yürüyeceğim, sokağa çıktım ki Beytülmalcı’da tuhaf boğucu

hava, birden genzim yandı hapşırık öksürük neyse ilk bâdireyi

atlattım, önce anlayamadım ama Setüstü’ne yaklaştıkça

hani derler ya jeton düştü, Taksim’den aşağılara doğru polis

kovalamacası var, biber gazı etrafa iyice yayılmış. Beşiktaş

yönüne gideceğim benim gibi başkaları da gidecek, polis

Setüstü’nü kesmiş geçirmiyor, biraz zorlasan dayağı yiyeceksin,

bağırıp çağırıyor, tramvay iptalse de alt geçit açık,

nasılsa oraya izin vermişler, Kabataş İskelesi’nin olduğu

tarafa geçip yürüyorum, ortalık çok karışık, belli ki yukarılarda

epeyce itiş kakış olmuş, şiddet uygulanmış, biber gazı

sanki belediye hizmeti gibi deniz kıyısına kadar inmiş, iyot

birazcık yumuşatıyor, derste de komünist dünya şairimizden

söz edeceğim, hayatından, şiirlerinden, uğradığı haksızlıktan,

hukuksuzluktan. Dolmabahçe Camisi’nin oralarda,

bir komiser, polisleri etrafına toplamış bağırıyor azarlıyor,

yirmi-yirmi beş varlar, polislerde kalkan jop, silâhlar

belde, otomatik tabancalar kimisinde, Londra’da poliste

silâh yok neyse geçelim, adamlarına bağırıyor: “Ben size

vurmayın, dövmeyin demiyorum, beşiniz bir kişiye vurmayın,

diyorum!” Hayat İstanbul’da da çok acımasız... (“Deprem”, İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt, Literatür yay. Nisan 2013)

 

Kente ve halkına yapılan insanlık dışı dehşetengiz saldırılardan sonra, İstanbul'a "olimpiyat" verirler mi? Diye de tuhaf bir düşünce/soru zihnimde. Verseler ne olur, vermeseler! Yarın daha da kötü olabilir. Biraz önce Başbakan televizyon kanallarından birindeydi. Hepsini değil de bir kısmını dinledim. Ayrıntıya girmek istemiyorum. Projelerden taviz vermeyen tansiyon düşürmeye çalışan bir görünüm vardı; ama görmezden gelme de! Doğrusu başka türlüsünü beklemiyordum.

İstanbul bir rant kenti; bu uğurda her şey göze alınıyor. Tabii ki çok ciddi oy potansiyeli de var. İstanbul’un şu halina bakıp da üzülmemek elde değil, insanın yüreği parça parça oluyor. İstanbul ile ilgi görüşlerimi, üzüntülerimi, acılarımı, sevinçlerimi  İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt’te elimden geldiğince dile getirdim. Geçmiş-şimdi; evet biliyorum kişisel bir kitap oldu ama ben de doğma büyüme İstanbullu’yum!

Dışarıda yine korna sesleri, derinden gelen sloganlar. Bakın birkaç “ağaç” neleri ortaya çıkardı. Gezi Parkı’na yalnız duyarlı İstanbullular mı destek verdi. Türkiye’nin dört bir yanında, elli şehirde gösteriler oldu. Birçok kentte yine çatışma çıktı, polis yine acımasızca saldırdı. Ankara’da, İzmir’de, Adana’da. Dünya çok yakından izliyor, yabancı basın yer veriyor. Örneğin BBC World bizimkilerden daha iyi veriyor; ve Avrupa kentlerinde de Gezi Parkı için gösteriler yapılıyor. Başta Başbakan olmak üzere, yetkililer, sanki göstericiler kenti, meydanı yakıyor, tahrip ediyor olarak sergiliyor. Oysa öyle değil. Dışarıdan bakıldığında öyle olmadığını anlamak da güç. Çünkü halk nereden bilgi alacak. Televizyon kanalları evlere şenlik, zaten iktidarın karşısında bir yayın yapamıyorlar. Öte yandan göstericilerin içindeki marjinal gruplar da var (ki dünyanın her yerinde vardır); yine göstericilerin içinde sosyal medyada tehşir edilen sivil polisler de var! Göstericilerin büyük çoğunluğu uygar bir tepki gösteriyor, polis saldırıyor, onları kışkırtıyor. İnsaf!

Dışarından “istifa” sesleri geliyor; üç gündür geliyor, Başbakan için. Televizyon kanalları da “istifa”! Yarın neye gebe, kötümser olmak istemiyorum; iyimser de olamıyorum, çünkü burası Türkiye (zaten Gezi’de yine biber gazlı polis saldırısı); ama bir şey var ki… o da kardelen çiçeğinin açması gibi… Helâl olsun o gençlere, o bir grup gencin kararlılığı, teorik olarak bildiğimiz ama pratiğini asla hayal bile edemediğimiz bir tepkiye yol açtı. Bu bir direnişse, isyansa, çoğunlu da gençler. Sanırım polis de bundan dolayı ha bire kışkırtıyor!  Onlar şunu söyledi –bir yazarın izini sürerek–: “İstanbul ulan burası, İstanbul!”

Ağaç yüzündendi bunlar; ağaç birilerinin rahatını kaçırdı, birileri ağacın rahatını kaçırdı. Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiiriyle bitirelim:

 

Tanıdığım bir ağaç var

Etlik bağlarına yakın

Saadetin adını bile duymamış

Tanrının işine bakın.

 

Geceyi gündüzü biliyor

Dört mevsimi, rüzgârı, karı

Ay ışığına bayılıyor

Ama kötülemiyor karanlığı.

 

Ona bir kitap vereceğim

Rahatını kaçırmak için

Bir öğrenegörsün aşkı

Ağacı o vakit seyredin.

 

 

("Kalemin Ucu", Özgür Edebiyat, Temmuz-Ağustos, 2013)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş