İstanbul, Tutkulu Bir Aşk Gibi

İSTANBUL, TUTKULU BİR AŞK GİBİ

 

Yine de seni çok seviyorum İstanbul...

Bir kadını delice sevmek gibi; tutkulu bir aşk gibi...

 

Öyle bir kenttir ki İstanbul, kimileri tapar, kimileri nefret eder. Üstelik bazen iki yoğun duygu birlikte yaşanır.

Çocukluğumun İstanbul’u yok artık biliyorum; üstelik bize anlatılanların birçoğunu da görememiştik.

Görememiştik ama kokusunu duyumsamıştık. Sonra...

Hani şarkıdaki gibi, “biz büyüdük ve kirlendi dünya”.

Bizim kuşak –aslında ne keyiflidir şu kuşak meselesi–, hani şu elli beşliler, hani atmış sekizlilerin izini sürmeye çalışan gizli romantikler, İstanbul’un kirlenişine tanık olduk, gençliğimizi dünyaya haykırırken...

Eskiden, benim çocukluğumda bile, iki katlı evli semtlerin yıldızları çok başkaydı. Özellikle yaz aylarında gökyüzü pırıltıyla dolup taşardı.

O iki katlı evlerin kocaman bahçeleri vardı; belki gerçekten kocamandı, belki biz küçük olduğumuz için kocamandı.

Ihlamur, hanımeli ve gül kokardı. Öyle güller vardı ki, hani yedi veren de derler adına, kışın bile açardı. Bir de meyve ağaçları.

Yüzlerce çeşit meyve ağacı.

Karadeniz’in biricik meyvesi kara yemişi gördüğünüzde Bakırköyü’nün o unutulmaz iki katlı evin bahçesinde, özenle yetiştirilen frenk üzümünü de biraz ilerisinde keşfedince, şaşkınlığınızın yerini gizemli bir törensellik alırdı.

Yalnızca İstanbul’un çevresindeki semtlerin bahçelerinde değil, merkezlerdeki bazı evlerin arka bahçelerinde bile rastlardınız meyve ağaçlarına...

Örneğin incire ya da duta...

Hele o rengârenk pencere önü çiçekleri. Betimlenmesi olanaksız gibi görülen birbirinden güzel çiçekler.

Ardında da kısmetini bekleyen genç kızlar, sokağın en büyük gözlemcisiydi aynı zamanda.

O yasak mahalle aşkları, tabii ki...

Zaten İstanbul’dan söz edip de aşktan söz etmemek olur mu?

Zaten güzeli yazmaya soyunmuşsak, edebiyat coşkusu kaplamışsa içimizi, nasıl olur da aşktan söz etmeyiz...

Mahalleyi birbirine düşüren, genellikle sonu hüsranla biten o saf ve masum yasak aşklar.

Binbir güçlükle ayarlanan o gizli ve gizemli muhallebici buluşmaları...

Hepsi geride kaldı; elliyle birlikte İstanbul’a atılan kalleş hançer darbelerinin izlerini biz gençken gördük, büyürken de anlamını kavradık.

O kalleş hançer darbeleri hiç durmadı.

Şimdi ise İstanbul hem anlaşılması güç bir kent hem de anlatılması.

Yine de güzellikleriyle dolu: yaşamasını, bakmasını, duyumsamasını bilmeli.

Kimileri için yalnızca yaşayanların varlığıyla güzel, kimileri için yalnızca kaçılacak bir yer, İstanbul.

Çok uzaklara: Doğuya ya da Batıya.

 

Yine de seni çok seviyorum İstanbul...

Bir kadını delice sevmek gibi; tutkulu bir aşk gibi...

 

Yağmadan kurtardığın güzelliklerin bir yana, örneğin Aşıyan’daki şair ruhun ya da adalardaki aşkların ya da Boğaz’dan geçen kaptanların hiç okunmamış dizeleri ya da her bir köşende binlerce anının yurt tuttuğu hâlâ ayakta duran o eski yapıların, evet tüm bunlar bir yana, özne olarak hep varsın İstanbul.

Demem o demek ki, sevilsen de nefret edilsen de, yağmalansan da özenle bakılsan da, senden kaçılsa da Doğuya ya da Batıya, yine de özne sensin İstanbul.

Çünkü, hem tarihin kentisin, hem hüznün, hem erguvanların, hem de o büyülü aşkların...

 

(Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2008)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş