Kaygısız Mirasyedinin Aşk ile Dönüşümü!

KAYGISIZ MİRASYEDİNİN AŞK İLE DÖNÜŞÜMÜ!

 

Kurmacanın dolayısıyla romanın gerçekliğinden dışarı doğru mu yol alacağız, yoksa gerçeklikten romana doğru mu? Yazarın gerçekliği nasıl dönüştürdüğü, kurguyu nasıl oluşturduğu merak konusu. Bunun tersi de önemli, bıçak sırtı gibi görünse de paranın öteki yüzü, romanın içinden gerçekliğe doğru çıkmak. Romanın yazınsal gerçekliği varsa, bu ilişki okuma sürecinde kaçınılmaz: yazarın bilinçdışının ortaya çıkması ya da bilinçli göndermeleri; kendinden önceki metinleri “izlemesi” ya da onların baskın çıkması; bu durumda, o sözü edilen metinle olan ilişkisi, beğenisi, örnek olarak alıp almaması vb.

 

“Mutlu musunuz”?

Nedret’i görür görmez beğeniyor anlatıcı. Yıllar sonra bir tiyatro fuayesinde okul arkadaşı Zafer ile karşılaşıyor. Arkadaşının yanındaki güzel kadını karısı olarak tanıtmasıyla mirasyedi anlatıcımız için yeni bir duygusal serüven başlıyor. Sadrazam büyükbabasından yüklüce miras kalmış olan rantiye ve kaygısız anlatıcımız sanki “uzatmalı dekadan”. Gününü gün eden, siyaset, ülke işleriyle falan pek ilgilenmeyen paralı bohem. Ancak bu Nedret’e kadar. Genç kadından sonra düşünsel dönüşüm başlıyor. (Ateşten Gömlek’teki Ayşe’den etkilenen Peyami’ye benzetebilir miyiz?)

Arkadaşının eşi olması “yasak” bir durumu da getiriyor kuşkusuz; ancak bu etik ile ilgili bir durum. Ahlakın “ideoloji” olarak doğruluğu yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu. Ama metin içinde yasak yok da o çok sevdiği kadınla ilişkisinde çetrefil bir durum var. Evlerine gittiğinde, Nedret’in antikalarına olan düşkünlüğü bir çekim alanı oluyor. Yoksa antikalar mı? O gece sanki iradesinin dışında, –nasıl diyelim bunu, bilinçdışının birden bilince çıkması mı, yoksa patavatsızlık mı– şu soruyu soruyor: “Mutlu musunuz?”

Oysa ilk gördüğü ân ikisini birbirine çok yakıştırmıştı. Onların mutsuzluğunu hissediyor ya da başlangıçta güzel, daha sonra genç olduğunu öğrendiğimiz kadının câzibesine kapılıyor da bu soru, Eros’un oku gibi fırlıyor. Bütün bunlar çok ayrıntılı bir biçimde anlatılmıyor; metin hızlı ve “tutumlu” bir biçimde yol alıyor. Zaten bu tutumluluk kitabın bütünlüğünde olduğu gibi kitabın adında da var; ayrıca tür olarak da böyle.

 

Aşk Batağı!

Kapalı İktisat  Selim İleri’nin yıllar önce kaleme aldığı “uzun hikâye-kısa roman”ı; bence özcesi novella(Notos Kitap yay. ayrı basım, 2007). Bu adın “tür tanımı” olarak edebiyatımıza girmemesi çok yazık; oysaki bu adla anılabilecek epeyce metin var. Neyse, kitabın adı aslında çözümlenmesi gereken başlı başına bir “konu”; zaten “kapalı”. Zaman da 1970’ler. Türkiye’nin siyasî olarak bir kâbusa sürüklendiği yıllar, yükselen demokratik istemlerin, güçlerin açık biçimde saldırıya mâruz kalması, ardından da mâlûm 12 Eylül Faşist Darbesi! Bütün bunlardan uzak duran, metresiyle hoş zaman geçiren anlatıcımızın Nedret ile başlayan değişimi, Nedret’in dostu, Amerikalı akademisyen ve Ortadoğu uzmanı “Cek Cansın”ın sahne almasıyla farklılaşarak hızlanıyor. Güncel olanla daha çok ilgileniyor.

Aslında her ne kadar dönemin siyasî meseleleriyle “sıkıştırılmış” bir metin de olsa, beni daha çok Nedret ile tuhaf ilişkisi, ona olan aşkı çekiyor:

“Evet, bir aşktı. Fakat bu aşkta umutsuz, acı veren ne çok şey vardı! Karım değildi Nedret, karım olmayacaktı. Onu öpemiyordum, çoğu zaman yanıbaşımda soluyan gövdesine yaklaşamıyor, varlığının benim için dokunulmazlığını bir türlü kıramıyordum...” (s. 41)

“Fakat arkadaşımla bu genç kadının evlilik ilişkisi, beni anlatamayacağım kerte sarsıyordu. Onların gece yaşamlarını, sevişmelerini gözümün önünden uzaklaştıramıyordum: Bu, müthiş bir acı veriyordu bana ve kıskançlıktan boğuluyordum.” (s. 23)

Burada çiçekten çiçeğe konarak cinsel hazların peşinden koşan kaygısız anlatıcı, kadının güzelliğiyle, gençliğiyle ama bunlardan önce “kendi bedeninden ayrı bir varlık gibi yaşayan unutulmaz” elleriyle aşk batağına saplanıyor. Metin ilerliyor ama henüz bu aşka bir karşılık yok, belki daha acısı olan Nedret’in dostluğu var.

 

Öleceğini Asla Unutma!

Üç önemli durumu belirtmek gerek. Birincisi anlatıcının bir zamanlar nişanlandığı Sema’nın hâmile kalıp çocuğu aldırması ve kürtaja yalnız gitmesi. Sanki bunların altında ezilmeye başlıyor anlatıcı; belki de Nedret’ten sonra. Çünkü –ikincisi– Nedret hâmile; doğum yaklaştıkça, Zafer ile ilişkilerinin bozulması hatta genç kadının boşanacağını söylemesi. Şaşırtıcı bir paralellik var. Üçüncüsüyse anlatıcının sahaf Matmazel Ester’den, Nedret’i etkilemek için: “... illüstrasyonlarında gizemli şeyler olan kitaplar”dan istemesi. Bu da Melankolinin Anatomisi. Felemenkçe yazılmış, bazı yerleri Latince de olan bir kitap ama altbaşlığı çarpıcı: Menonto Mori yaniöleceğini asla unutma! Ancak kitabı edinmesi Nedret’in ölümünden sonra. Genç kadın bir erkek çocuk dünyaya getirdikten sonra ölüyor. Sema’nın kürtajında “anne” yaşarken, Nedret’in doğumunda “anne” ölüyor. Melankolinin Anatomisianlatıcının hayatının tek anlamı oluyor, hiçbir şey anlamadığı kitabın sayfalarında, resimlerinde yaşıyor. Tahmin edileceği gibi resimler (canlandırmalar) tedirgin edici hatta bazen de ürkütücü! (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geliyor insanın aklına.)

Burada durup, önceye, ikinci karşılaşmaya dönelim. Zafer ile Nedret anlatıcının evine, akşam yemeğine gelir. Sadrazam torununun yalnız yaşadığı Moda’daki köşkte hazırlanma aristokratik gösteridir bir bakıma. Nedret’i etkileme, onun antikalara düşkün dünyasıyla kurulan ilişki, belki de. Dolayısıyla anlatıcının duygu dünyası değişime uğrayacak, giderek aşk’a doğru açılacak. Bu karşılaşmada önemli bir mesele var sanki. Doğru dürüst kitap okumayan, entelektüel faaliyetten, yaşamdan uzak, hayatı pek sorgulamayan anlatıcımız, belki de paralı bohemine uygun olarak piyano çalmaktadır. Bu Mahler’dir; onlara da çalar. Üstelik Nedret’in de etkilendiği, beğendiği bestecidir Mahler. (Eylül’deki Suat ile Necip’in piyano başında müzikten haz almalarını mı anımsayalım?)

Yalnızca Mahler çaldığını okuyoruz. Şu veya bu parça, senfoni, şarkı vb. adı yok! Mahler göndermesi neye? Romantizme mi, yoksa bir başvuru kitabının ilk satırlarında karşılaşacağımız, “Ölümünden sonra müziği 50 yıl boyunca görmezlikten gelinmiş” cümlesinin karşılığı olan “anlam/lar”a mı? Kuşkusuz romantizme, hatta Sahaf Ester’in bulduğu kitapla koşut olarak anlatıcının içine girdiği melankolikliğe tabii ki varırız; ama sanki ikincisi daha ağır basıyor. O zaman metinden gerçekliğe doğru dışarı çıktığımızda ve de şu “kapalı” sözcüğüyle birlikte, bunun, yazarın metin içindeki olay örgüsünü belirleyen motiflerden biri olmasının dışında da başka anlam/lar’ı karşıladığını düşünebiliriz! Söylemek istediğim Mahler’in, novella’nın gerçekliğiyle değil de, –daha çok– nesnel gerçeklikle ilişkili oluşu.

Tutumlu yazılmış ama kapalı da yazılmış. Ele alınan temaların, konuların uzantısı düşünceler eksiltilmiş, ayıklanmış; dolayısıyla şiirin özelliklerinden biri de var. Evrensel olarak faşizm tartışması (metin yazıldıktan çok kısa bir süre sonra Türkiye’nin yaşadığı), Doğulu-Batılı olma, yaşamı sorgulama, edebiyatın-sanatın anlamı, bütün bunları kısaca (arıtılmış olarak) okuyoruz. Metin “küçük” de olsa değinilecek çok özellik var ama aşk’ta yol aldığım için bunlardan birini belirtmeliyim; ki yine onunla ilintili olan Nedret ile anlatıcının İstanbul’un çeşitli semtlerinde dolaşmaları (Huzur’daki Mümtaz ile Nuran mı?). Bir deniz kıyısı kahvesinde Nedret “Seni seviyorum” diyecektir; “Ama seninle evlenemem. Böyle bir arkadaşlık çok daha anlamlı.” (s. 63) Yine Eylül’ün sularında mıyız?

 

Önemsiz Gibi...

İster istemez “son”a geliyoruz. Ancak bir ayrıntıya dikkat çekmeden de geçemeyeceğim. Dönemin tipikliği olan, bir gazete haberi. Anlatıcımız kesip saklamış. Nedret ve Cek Cansın’dan sonraki değişim bir bakıma. 19 yaşındaki solcu gencin öldürülmesinin ardından çıkan haber:

“Mehmet Saran’ın cenazesinin Fatih Camii’nde bulunduğu sırada, öldürülen öğrencinin doktor kızkardeşi Selmin Saran, halası Feriha Saran, amca kızı ve TÜ öğrenicisi Ayşın Saran’ın sinir krizi geçirdikleri izlenmiştir.” (s. 59)

Gerçeklikten dönüştürülmüş de olabilecek haberin dönemsel göndermeleri bir yana, “halası Feriha Saran” ibaresi ilginç. Yazarın (S. İleri), kurmacada yalnızca adıyla yer alan bu kadını “bekâr” olarak tasarlamış olması. Evli olsaydı, “hala” olduğu için soyadı aynı olmayacaktı. Tabii ki önceden evlenip boşanmış olabilir; o ân için evli değil. M. Saran’ın yaşı 19 olarak geçiyorsa, halanın da –evli olmadığını anlıyorsak– genç biri olduğunu söyleyebiliriz. (Evde kalmış bir hala da olabilir!) Buradan gerçekliğe gitmek de olanaklı; kuşkusuz başka bir haz var bu yolculukta!

 

Bu Mektup Kime?

Evet sonda bir “yanılsama” var: anlatıcının bunları yaşayıp yaşamadığı ya da Melankolinin Anatomisi’ndeki resimlere bakıp düşler dünyasında yeni “gerçeklik”ler kurgulaması! Yaşananlar, düşler, gündüz görülen kâbuslar iç içe. Sema ile Nedret’in aynı kadın olması gibi: gerçeklikte, düşünde ya da kâbusunda! (Ateşten Gömlek’in sonunda, Peyami’nin günlüğündeki isimlerin “gerçek’te olmayışı” gibi!) 12 Eylül sürecinde yaşadıklarımız “gerçek” olamayacak kadar dehşetengizdi!

Kitabın başında anlatıcı, geçmişe dönerek yaşadıklarını anlatacağını söylüyor:

“Her şeyi sırayla, dilim döndüğünce –yıllar var ki mektup yazmamış biriyim– anlatacağım.” (s.12)

“Mektup” ibâresi yazılanın bir mektup olduğunu mu gösteriyor; yoksa, hani başka bir alandan örnek vermek mi? Sanırım ikisi de olabilir. Mektubu vurgu varmış gibi okumak, öyle ya niye iki çizgi arasında, bana daha yakın geliyor. O zaman anlatıcı mektubu kime yazıyor? Gerçeklik ilişkisi bozulabildiğine göre, biz de kurmaca ile yaşam arasındaki ilişkiyi bozarak sorabiliriz: O zaman Selim İleri mektubu kime yazıyor. İlk akla gelen, kuşkusuz okur’adır ama...

 

(“Romantik Yolculuklar”, Notos, Ekim-Kasım 2012)

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş