Konumuz Aşk ama Şiir Konuşsak

“pazartesi yazıları”

 

Konumuz Aşk ama Şiir Konuşsak!

 

Bir ürününüzle ortaya çıktığınızda eleştirileri de göze almanız gerekir, yâni hamama giren terler. Eleştiri çok önemlidir, ileriye götürür ama hangi eleştiri? Eleştiri demek “hakaret etmek” değildir kuşkusuz ya da söz konusu yapıt’ın dışından konuşmak!

“Sosyal medya” daha farklı dergilerden; dergilerdeki “nitelik” ve “derinlik” pek yok. Bu da doğal. Yine de anlayamadığım tavırlar var. Örneğin tanımadığınız birine “sen” diye hitap etmek, yazmak. Birine hakaret etmek. Hemen gerilmek, sertleşmek. Aslında bu gerginlik de anlaşılır bir şey; çünkü özellikle son beş yıldır toplum –bir kesimi– öylesine gerildi ki! Yine de şiir konuşuyorsak, şiirin içinde kalmak gerekir kimseye hakaret etmeden. Benimsenmeyen düşünceler, sizce benimsenmiyordur; özcesi genel-geçerli “kötü”, “yanlış”, “çirkin”, “sakıncalı” vb. olmayabilir.

İnsanın kendi şiirinden söz etmesi pek doğru değil ama sanırım bir kırılma noktası da var. Varlıkdergisinin Ekim sayısında bir şiirim yayınlanmıştı: “Hayır Diyen Kadınlara Son Kez”. Kasım ayının başında da bunu siteme koyup facebook’ta paylaşmıştım. Altında bazı eleştiriler yer aldı. Şiirin kendisinden uzak, hakarete varan nitelikteydi. Bence olmamalıydı!

İki dizeyi yazarak, sitenin linkini vermiştim. Bu iki dize şu:

 

itiraf etmeliyim bir erkek

en az on kadına âşık olmalı

 

Anladığım kadarıyla (kuşkusuz yanılıyor olabilirim) görüşlerini “sert” paylaşan kişiler, şiiri okumamış da bu iki dize üzerinde durmuştu. Her şeyden önce şiire ilişkin bir eleştiri, görüş ortada yoktu. Bu iki dizenin aslında şiirin bütününe anlam olarak pek katkısı yok. Şiiri söyleyenin o akış içinde geldiği “yer” diyebiliriz. Hattâ bu iki dize çıkartılabilir de. Şiirin anlamını, söylenmek istenileni hiç bozmaz.

Ne var ki bir şey dikkatimi çekti. Gerçi öyle düşünmemiştim! Görüşlerden biri de şiirin “eril söylemi” olduğu idi. Doğurdur, baştan beri şiirlerimde “eril” bir söyleyiş egemendir. Özcesi “bir erkeğin bir kadına” söylediğidir. Zaten bu yüzden (nedenlerden biri) kendimi bir şair olarak görmem de adlandırmam da! Haydar’dan (Ergülen) ödünç aldığım “şiir heveslisi” uygun düşer. Ya da sevgili şair dostum Gökçenur Ç.’nin “ağbi sen gönüllerimizin şairisin” lafına sevinçle sarılırım.

Düşünmediğim şeye dönecek olursam, o da şu: Bir şiiri söyleyenin erkek ya da kadın oluşunu ayırt eden ip uçları, sözcükler, deyişler falan olabilir. Memet Rifat Gösterge Eleştirisi’nde “Fahriye Abla” şiirini örnekleyerek bu konunun altını çizer. Sonuçta bir şiir eril de okunabilir, dişil de. Ama iki okuma biçimi bizi farklı noktalara götürür kuşkusuz. Bazı şiirler farklı okunmayabilir! Bu iki dize olmasaydı, belki şiir “dişil” okunabilirdi ama bu iki dize, “dişil” okumayı neredeyse imkânsızlaştırıyor.

Şiiri söyleyen ile şairi ayırmak gerekir diye düşünüyorum. Şiirin “anlatıcısı” deniyor daha çok ama ben “söyleyen”i yeğliyorum. “Eski” şairlerde bu pek böyle değildir; öte yandan ikisi birbirine yaklaşabilir de. Melih Cevdet Anday’ın derslerinde bulunmadım ama son zamanlarında birkaç kez şiir üzerine onu dinleme şansım oldu. Derslerinde anlatırmış, Orhan Veli’nin “Anlımdaki bıçak yarası/Senin yüzünden;” dizelerini örnek göstererek “herhalde Orhan Veli’nin alnında böyle bir yara yoktu” dermiş. Bunun gibi işte. (Bilmiyorum belki de vardı, o yara!)

Tabiî ki bir metin/şiir farklı biçimlerde çözümlenebilir, okunabilir. Bu, yazarın düşünmedikleri, yapmak istemedikleri de olabilir. Her şeyden önce bilinçdışımız var; ayrıca yazı’nın kendisinin götürdüğü bir yön var, vb. Ne var ki tüm bunlar yapıtın içinde kalınarak, yapıttan yola çıkarak ve hakaret edilmeden yapılsa!

Kesin çizgilerle çizilmiş katı sınırlar koymak pek doğru gelmiyor bana.  Dizedeki “en az on” sayısından söz ediyorum. Gerçeklikte bu mümkün olabilir mi? On’dan fazla da olabilir hiç de; ayrıca kişiden kişiye göre değişir, o şiiri söyleyenin “düşüncesi”dir! Yaşamda böyle kesin sayılar vermek çok anlamsız, hele de aşk’ta! “Eşyanın tabiatı”na aykırı. Kişiselleştirirsem, bir metodoloji olarak benimsediğim “diyalektik”e de aykırı! Nesnel gerçeklik ile metnin gerçekliği aynı değil. Cemal Süreya “Üvercinka”da şöyle diyor:

 

Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor

Bütün kara parçalarında

                                    Afrika dahil

 

 

Şimdi bunu, somut olarak, Afrika kıtasının da dâhil olduğu yeryüzündeki “bütün kara parçaları” olarak mı düşünmeliyiz? Ayrıca “sevişmenin yürürlüğe girmesi” ne demek! Kuşkusuz bunları “somut”, “nesnel gerçek”ler olarak düşünmemeliyiz; şiir’in içindekiler olarak düşünmeliyiz, şiir’e ait olan. Sözünü ettiğim kitabında Mehmet Rifat da şöyle diyor: “Metiniçi anlatıcıyı metni üreten yazar ile özdeşleştirmeyelim.”

         Tema olarak alınan aşk’a da değinecek olursak; şu aşktır, şu değildir demek de çok güçtür. Sözlüklerde yoğun sevgi olarak açıklanır ve kökeni Tanrı’ya yönelik sevgi’dir. Ancak elimizde bir tartı yok, duyguları ölçüp bu aşktır, bu değildir diyemiyoruz; ayrıca kimisi çok derin yaşar, kimisi gizler vb. Onun için, sen bunu bilmiyorsun, senin söylediğin aşk değil, gibisinden görüşler de ilginç!

Evet doğrudur, bir yüceltme çoğunlukla vardır yazdığım şiirlerde, bunu inkâr etmek saçma ama bu şiirde, şiirin başlığından son dizesine kadar bir “sitem” var! Sanırım şiir baştan sona okunsaydı, “öylesi”ne görüşler yazılmazdı! Son olarak, Sait Faik’in izinden giderek söylersem, ben de bu yazıyı kaleme almasaydım, daha da üzülecektim!

                                                              

24 Kasım 2014, Kabataş

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş