Korkunun Şiddeti

DEMİRCİLER ÇARŞISI CİNAYETİ YA DA KORKUNUN ŞİDDETİ

 

 

 

Yaşar Kemal, birçok yapıtında olduğu gibi Çukurova’daki yozlaşmayı, bozul­­mayı, değişimi ve feodal Türkmen düzeninin özellikle 1950’lerde belirginleşen kapitalist üretim ilişkileri karşısında çöküşünü işler, Demirciler Çarşısı Cina­yetiadlı romanında. Berna Moran, bunun -başka romanlarında da görülen- “yozlaşma mitosu” diye tanımlanabilecek bir “ana-tema” olduğunu söyler.

Bilindiği gibi roman “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” di­ye başlar; ve törelerin, geleneklerin yitimi doğanın değişimiyle birlikte, Sarılar ile Akyollu aşiretleri arasındaki çatışma (kan davası) ekseninde destansı (epik) bir biçimde sürüp gider.

 

 

Büyük Dönüşümün Tanıklığı

1973’te yayınlanan Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf (1975) ile bir­likte Akçasazın Ağaları başlıklı üçlemenin ilk iki kitabını oluşturuyor. Yaşar Kemal bu üçlemenin henüz üçüncü cildini yazmadı (son zamanlardaki söyleşi­lerinde yazacağını belirtmesine karşın).

Akçasazın Ağaları için tüm Çukurova’nın öyküsüdür, diyebiliriz. Çukurova tarımsal bir bölge olarak Türkiye’nin en önemli bölgelerinden biri hiç kuşkusuz. Çukurova’ya traktör, biçerdöver 1950’lerden sonra yoğun bir biçimde gir­miş, tarım hızlı bir biçimde makinalaşmış, yani feodal tarımsal ilişkiler yerini kapitalist ilişkilere bırakmıştır.

Bu tür değişimler doğayı ve insanı da değiştirmiştir. İşte Yaşar Kemal Akça­­sazın Ağaları’nda bu büyük tarihsel değişimi yazar. Üstelik bazı ülkeler­­de yüz­lerce, binlerce yıl süren bu değişim, Çukurova’da son derece hızlı, neredeyse otuz yıllık bir zaman diliminde olmuştur. Kimi sosyologların belirttiği gibi (ör­­neğin Mübeccel Kıray) Yaşar Kemal’in yazarlığı yeryüzünde nadir olan bu “değişim/dönüşüm”ün tanıklığıdır.

Ayrıca, 1950’ler Türkiye’nin politik tarihinde de önemli bir dönemdir. Çok partili sisteme geçilmiş, yeni bir sınıfın temsilcisi olan Demokrat Parti iktidara gelmiş, tek partili dönemin baskısı görece olarak atlatılmasına karşın, kapkaç­çılık, avantacılık, kayırmacılık politik sahnede iyice kendini göstermiştir. Bir yandan da abd’ye “politik-ekonomik” olarak iyice bağlanılmıştır.

Demirciler Çarşısı Cinayeti bu “süreç”lerin romanıdır. Feodal değerler yeri­ni kapitalist değerlere bırakır; soyluluk yitip gider, yozlaşma, çöküş ve ahlaksal değer yitimi baş gösterir.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, yıllar önce Horasan’dan gelip yerleşmiş ve eski değerleri, ilişkileri savunan ama öte yandan da yok olmaya yüz tutmuş iki aşiretin arasında da büyük, bitmez bir kan davası vardır.

İki ailenin başındaki iki kişi “dramatik bir çatışma”yı da oluşturur. Bunlar Derviş ve Mustafa Beyler’dir. Aralarındaki kan davası biraz da olsa, Shakes­pe­are’in bazı oyunlarında işlediği “Güller Savaşı”nı çağrıştırır. Tüm bu kan davası boyunca da kapitalist ilişkiler Çukurova’ya egemen olur. Bu olağanüs­tü hızlı süreçte, toplumsal ilişkiler, insani ilişkiler ve doğa da hızla değişime uğrar. Yeni yetme “ağalar” ortaya çıkar, palazlanır. Büyük bir yozlaşma görü­lür. İhanet görülür, çıkar ilişkisi egemen olmuştur. Ama iki soylu bey, kan da­vasını kendi varoluşları ekseninde de sürdürmektedir!

Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde de yazarın öteki romanlarında olduğu gibi, doğanın değişimi ve doğanın içindeki savaşım zengin betimlemelerle verilir ve bu da romanın destansı “dil ve söylem” atmosferini oluşturur.

 

 

Öldürülme, Korku

Yozlaşma “ana-tema”sının yanı sıra, “korku teması”nı da Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde yoğun olarak görürüz. Derviş Bey’in öldürülme korkusu, Musta­fa Bey’in öldürülme korkusu, psikolojik bir boyutta romanın öğelerinden biri olarak karşımıza çıkıyorsa da korku, tema olarak (örneğin Derviş’in yaşadığı) olay örgüsünün gelişimini de çok yakından etkiler.

Aslında, Yaşar Kemal’de korku (öldürülme korkusu) neredeyse bir “tez” ola­rak başka romanlarında da yer almaktadır. Örneğin, Kimsecik Üçlemesi, son yapıtları (Bir Ada Hikâyesi, üç cilt), hatta Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki Gülba­har’ın kardeşinin korkusu. Ki bu “korku” Gülbahar’ın da “sonunu” belirleyen belli başlı öğelerden biridir.

Derviş’in ölüm/öldürülme korkusu öyle bir boyuta ulaşır ki günlerce dört bir yanı kapalı, havasız, ışıksız odasından dışarı adamını atmaz. Romanı izle­yerek bu korkunun içine girelim biraz biraz:

Derviş’in odasının kapısında, avluda, avlu kapısında en güvendiği adamları ellerinde silahla nöbet tutar. Odada, dışarıya açılan en küçük bir delik bile yok­­tur. Derviş havasız odanın içinde, buram buram terlerken, bazen kitap okur, bazen odanın içinde dolaşır; ama silahı hep yanındadır.

Sabaha kadar uyku tutmaz. Ancak gün ışıdığında gözünü kapar. Konağın in­sanları, onun bu halinden endişelenir, bir anlam veremez. Korkunun pençesine kendini kaptırmış olan Derviş, saklandıkça saklanır. Karısı yalvarır ama o dı­şarı çıkmaz.

Bir keresinde, terden boğulur; kendini güç bela dışarı atar, üstüne kovalarca su dökülür de kendine gelir; karısı yalvarır ama o bir türlü ikna olmaz, dışarı­ya adımını atmadığı gibi, küçük, el kadar bir delik, hava alacak bir delik dahi açtırmaz.

Derviş gece nal sesleri duyar. Sesleri dinler, gerçekten duyup duymadığından emin değildir. Adamlarına sorduğunda kimse atlıları görmemiştir. Atlılar gece yarısı gelir, bir el ateş edilir. Ama atlıları Derviş’ten başka kimse gör­mez, silah sesini kimse duymaz. Derviş için düş ile gerçek iç içedir. Derviş korktukça korkar, dışarı adım atmaz. Bir sabah ondan ses çıkmayınca, odasının kapısını kırıp içeri girerler, yarı baygın bir halde dışarı çıkartırlar. Karısı küçük bir delik açması için yalvarır. Sonunda küçük bir hava deliği açar; ama her gece kimsenin görmediği atlılar görür, kimsenin duymadığı bir el silah sesi duyar.

Konağın yakılmasıyla bu durum biter. Öfkeyle kendini dışarı atar, bu kez tam kurşunların hedefi olmuştur (yangının amacı da budur), karısı, kız kardeşi onu içeri güç bela sokar. Atalardan kalma konak cayır cayır yanar. Ama yangın Derviş’teki korkunun dönüşümü olmuştur. Korku “öç alma”ya doğru yol alır.

 

 

Yaşar Kemal ve Derviş Bey

Son derece başarılı çizilmiş bu roman kahramanı, korkusuyla, acımasızlığıyla, inandığı değerlerden kolay kolay ödün vermeyişiyle karşımıza çıkan Derviş Bey kimdir?

Yazı buraya gelmişken, belleğim ister istemez beni bir başka “yazı”ya doğru sürüklüyor. Yıllar önce, Cumhuriyet gazetesindeki “Işıldak ve Yelpaze” adlı köşemde yazdığım bir yazının izinden gitmek istiyorum. İlk bakışta konumuz­dan biraz uzak gibi görünse de korku temasında yol aldığımıza göre, çok yakından ilgilendirdiğine inanıyorum.

Bir yazar bir kahramanıyla örtüşür mü? Bir yazarın yapıtlarında ne kadarıyla yaşamı vardır? Kuşkusuz, bu sorular roman türü için daha çok geçerli. Yani bu soruyu roman karakterleri, tipleri, romandaki olaylar için sormak daha olanak­lı. Örneğin, Gustave Flaubert, ne kadarıyla Madame Bovary’dir; Orhan Kemal’in “Mü­fettiş”i kimdir ya da “Bekçi Murtaza”sı ne kadarıyla kayınbabasıdır?

Yaşar Kemal’inKimsecik Üçlemesi’nin yaşamöyküsel özelliğin­den söz etmek sanırım hiç de yanlış olmaz. Ama ne kadarıy­la? Mustafa, hiç kuşkusuz yazarın küçüklüğüdür, olaylar da çocukluğunda yaşadıkları ve gördükleridir.

Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da (“Alain Bosquet ile Görüşmeler”) bunla­rı birbiriyle örtüştürmek olanaklı. Tabii ki romanın gerçekliğini Yaşar Kemal başka bir bağlamda, başka bir atmosferde ve roman tipleriyle kuruyor, oluştu­­ruyor.

[Zaten Yaşar Kemal’in romanlarına baktığımızda, çoğunlukla kendi tarihini, Çukurova’nın tarihini görürüz. Böylece, tikel bir durumdan, genel bir insanlık durumuna doğru genişleme vardır.]

Asıl değinmek istediğim şu: Yaşar Kemal, Akçasazın Ağaları’nın ikinci kitabı Yusufçuk Yusuf’un sonunda Derviş Bey’e oğulluğu ve çok sevdiği Yusuf”u öldürtürken, acaba kendisi de (bir anlamda) babasının katilini mi (belki bilinç­al­tında/bilinçdışında) öldürüyor?

Bosquet ile konuşmalarında, dört buçuk yaşın­dayken, babasının camide na­maz kılarken, oğulluğu Yusuf tarafından öldürülüşünü anlatıyor. Nitekim Kim­secik Üçlemesi’nde bu oğulluk Salman adıyla anılıyor. Annesi, Yaşar Kemal’ den kocasının intikamını almasını istiyor, çevresi baskı yapıyor; ancak Yaşar Kemal, böyle bir şey yapmıyor. Babasının katilini bir başkası öldürüyor. Üçün­cü cilt Kanın Sesi’nde de Salman’ı Mustafa değil, bir başkası öldürüyor.

Evet, Der­viş Bey, oğulluğu Yusuf’u öldürür. Yusuf -birinci ciltte yer alan- Kürt Mahmut’un oğludur. Kürt Mahmut, Derviş’in yakın adamlarından biridir ve Derviş’in isteği üzerine Mustafa Bey’in küçük kardeşi Murtaza’yı öldürmüştür. Sonra jandarmalar tarafından yakalanmış ve Derviş’in adını vermedi­ği için işkencede ölmüştür. Derviş de Yusuf’u bir oğul olarak bellemiştir. Roman­daki Yusuf “adı”, gerçek hayattaki Yu­suf “adı”yla örtüşür. Ayrıca, Yusuf’un konumu gerçek yaşamda da romanda da “oğulluk”tur.

Yaşar Kemal ne kadarıyla Derviş Bey’dir? Burada bir şeyi kıcasa belirtmek gerekir. Yaşar Kemal, Derviş Bey’i kendisinden çıkarak yazmamış­tır. Derviş Bey, devrini kapamış “soylu bir derebeyi”ni temsil etmektedir. Romandaki bi­­linçli arzuhalci Yaşar Kemal’i anımsatır. Ama söylemek istediğim acaba bir yanıyla Yaşar Kemal, Derviş Bey karakteriyle örtüşüyor mu ve gerçek ya­şam­daki babasının katili Yusuf’u romanında mı öldürüyor?

Yazar’ın Derviş Bey ile örtüşmesi belki yalnızca bu öl­dürme bağlamında olmuştur. Bu belki de Yaşar Kemal’in bilinçli olarak yaptığı bir şeydir, belki de birbilinçaltı (bilinçdışı) edimidir. Kuşkusuz bu “yorumlar” da başka bir biçim­de “okuma” denemesidir.

Ne var ki Alain Bosquet ile yaptığı söyleşide anlattığı, küçüklüğünde yaşadığı ve etkisinden kolay kolay çıkamadığı “öldürülme korkusu”nun birçok ya­­pıtına bir “tez”, bir “insanlık durumu” olarak girdiğini pekâlâ söyleyebiliriz…

 

 

Tersine Dönüşen Korku

Derviş öldürülme “paranoya”sından kurtulmuştur ama geldiği nokta, Mustafa’ yı öldürme, öç alma noktasıdır.

Bataklıkta adamlarıyla pusu kurmuş Mustafa Bey’i, Derviş ve adamları sonunda yakalar. Romanda sayfalarca anlatılan ve bir çeşit işkenceye dönüşen bu “öldürme eylemi”ni özetleyelim:

Mustafa Bey ve adamlarını çırılçıplak soyarlar. Mustafa Bey’i Hemite Dağı’ ndaki kale kalıntısının bir duvarına yaslarlar. Derviş ile Mustafa yalnız kalır. Derviş elinde tabanca Mustafa’nın karşısındadır. Mustafa Bey çırılçıplak bırakılarak yeterince aşağılanmıştır, eli kolu bağlı kaderini bekler. Gözleri kapa­lıdır. Gözlerini açmaz. Gözlerini açmayınca da Derviş ona ateş edemez. Bu durum karşılıklı saatlerce, hatta bir gün kadar sürer.

Yağmur yağar, sıcak bastırır, iki adam karşılıklı bekler. Derviş silahı Musta­­fa’ya yaklaştırır ama tetiği çekemez. Mustafa terden sırılsıklam olur. Mustafa ölü gibidir. Çaresizdir, tek yaptığı şey gözlerini yummaktır. Derviş gelir gider, söylenir durur ama tetiği bir türlü çekemez. Mustafa bir an gözlerini açarsa da Derviş ateş edememiştir. Bu durum bir işkenceye dönüşür. İşkenceci Derviş’tir. Mustafa ölümü iliklerine kadar duyar, bir insanın korkabileceği kadar korkar.

Derviş öldüremez. Sonunda, Mustafa Bey’le adamlarını çırılçıplak atlarının üzerine yatırarak Akyollular’ın konağına getirirler. Derviş atını vakurla konağa sürer. Her zamanki gururlu haliyle çiftliğe girer. Atların üzerindeki üç çıplak adamı bırakıp, konaktan çıkar.

 

Hektor’un Yazgısı

Derviş ile Mustafa arasındaki çatışma/savaş, İlyada’daki Akhilleus ile Hektor arasındaki savaşı/dövüşü çağrıştırıyor; Derviş’in acımasızlığının benzer bir biçimini Akhiellus’ta da görüyoruz.

İlyada Destanı’nın son bölümlerinde (savaşın sonucunda da belirleyici olan) Akhilleus ile Hektor’un dövüşü vardır. Akhalar ile Troyalılar’ın simgesi duru­muna gelmiş bu iki kahraman savaşçının dövüşünün sonucu, Troya savaşının da sonucunu belirleyecektir. Çetin dövüşün sonunda, Akhilleus’un tunç kargı­sı, Hektor’un yaşamını noktalar.

En yakın arkadaşı, en yakın dostu, Patroklos’u öldürdüğü için, Hektor’dan nefret eden Akhilleus, Hektor’un ölüsünü yedi kez Troya surlarının çevresinde sürükler. Bu acımasız manzarayı izleyen Troyalılar’ın yürekleri parçalanır:

 

“Ayağıtez Akhilleus böyle dedi,

tanrısal Hektor için düşündü kötü şeyler.

İki ayağını topukla bilek arasından deldi,

kayışlar geçirdi deliklerden, bağladı arabaya,

başı bıraktı yerde sürüklensin diye,

sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla.

Kamçıladı atları, atlar öne atılıp coştu.

Yerde sürüklenen gövdenin çevresinde

bir toz bulutu yükseldi birdenbire.

Toz toprak içinde kaldı bütün başı,

kopkoyu saçları darmadağın oldu,

çok güzeldi bu baş eskiden,

şimdi Zeus verdi onu düşmanlarına,

kirletsinler diye yurdunun toprakları üstünde.

Bulanırken bu baş toza toprağa,

anası da saçlarını yolup duruyordu,

fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü,

dövünüyor, oğluna baka baka haykırıyordu.

Acıklı acıklı inliyordu babacığı da,

ağlaşıyordu çevrelerinde bütün halk,

kent dolmuştu baştan başa hıçkırıklarla.” (s. 481-482)

 

İlyada’nın son bölümünde Hektor’un babası Troya Kralı Priamos, tanrı Her­mes’in kılavuzluğunda, Hektor’un ölüsünü almak için Akhilleus’un barakası­na gelir; Priamos yalvarır, Akhilleus yumuşar ve Hektor’un ölüsünü verir. Priamos ölüyle birlikte Troya’ya döner. Hektor’a ağıtlar yakılır, cenaze töreni dokuz (on ikinci gün tekrar savaşılacaktır) gün sürer veİlyada burada son bulur.

~

Derviş Bey’in, Mustafa’yı öldürmemesi (ya da öldürememesi), Akhilleus’un yumuşaması gibidir biraz. Nasıl gözünü intikam bürümüş Akhilleus, Pria­mos’ un isteğine uymuşsa, Derviş de bir bakıma, Mustafa’nın gözlerini kapa­masının altında ezilmiş ve tetiği çekememiştir.

Ölüm, öldürülme korkusuyla yol alan bu destansı roman, Demirciler Çarşısı Cinayeti bir başka “serüvene” doğru yol alarak yine, “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” diyerek “biter”.

2004

 

Bkz. Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal, Adam yay. 1995; Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet ile Görüşmeler, çev: Onat Kutlar-Altan Gökalp, Adam yay. 1996; İlyada, Homeros, çev: Azra Erhat-A.Kadir, Can yay, 15, basım, 2003.

 

(Romantik Bir Yolculuk, Plan b yay. 2005)



Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş