Küp Gölü'nün Som Mavisinde

KÜP GÖLܒNÜN SOM MAVİSİNDE...

 

Yaşar Kemal’in anısına saygıyla...

 

Ağrı Dağı’nın yamacında, bir harman yeri büyüklüğünde, suları som mavi olan Küp Gölü’nün biraz yukarısında, küçük bir mağarada, yıldızlar pırıldamaya başladığında, Gülbahar ile yatarken Ahmet, ortalarına kılıcını koyar; asla yıkılamayacak, demirden güçlü, görünmez bir duvar örer! Zindandan çıkıp, kıza kavuştuğundan beri, her gece, kınından çıkarır o melûn kılıcı! Ertesi sabah da kendini Küp Gölü’nün soğuk sularına bırakır. Bu sahne, Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi (1970) adlı romanının sonunda yer alır. Adından da anlaşılacağı gibi roman bir halk “söylencesinden” yola çıkılarak yazılmış.

Kır bir at ki koskoca Osmanlı Paşası Mahmut Han’ın atıdır bu, dağ köylerinden birindeki bir evin kapısına gelip durur, bu Ahmet’in evidir. Atı üç kez uzağa götürüp bırakır, at üç kez gelip kapıya dayanır, artık at onun yazgısıdır; hatta Gülbahar’ın da! At ona haktan bir yadigârdır ve ne olursa olsun atı vermeyecektir! Töre böyledir.

Ancak, kendi halkına (Kürt) da sırt çevirmiş ve “Osmanlı olmuş” Mahmut Han’ın öfkesi, Ağrı Dağı kadar keskindir, töre falan dinlemez atı ister. Dağlılar (köylüler) ortadan kaybolur, at da Ahmet de. Sessiz bir direniştir ve Ağrı onları saklar. Mahmut Han, Kürt beylerini de âlet ederek, Ahmet’i zindana atar! Zindan ünlü Saray’ının (İshak Paşa) altındadır! Daha önce köyün bilgesi Sofi’yi atmıştır. Kızlarından halkın da en çok sevdiği, onlardan biri gibi olan Gülbahar, Sofi ile gizli yârenlik etmekte, onun içli kavalını dinlemektedir. Gülbahar bir gün Saray’da başka bir kaval sesi duyar, Sofi’nin ezgisi gibidir ama çok daha yakıcıdır, yüreği yerinden çıkacak gibi olur, zindana koşar, Ahmet’i görür. Kır atın Ahmet’in kapısından gidememesi gibi o da zindanın kapısından gidemez. Zindancı Memo ki eskiden beri Gülbahar’a yanıktır ve Gülbahar ne dese yapacaktır, zindanın kapısını açar. Dolayısıyla aşk, zindanı, Saray’ı sarmıştır!

Dağlılar atı vermemiştir hâlâ, Mahmut Han’ın koyduğu süre de bitmek üzeredir, Ahmet, Musa Bey ve Sofi’nin kellesini vurdurtacaktır. Gülbahar bilinçsizce dolanıp durur orta yerde; çareler arar! Beyazıt kasabasının demircisi Hüso’ya (şamandır) gidip danışır; demirci, bilge Kervan Şeyhi’nin icazetiyle gider atı dağlılardan alıp Saray’ın kapısına getirir. Ancak Mahmut Han, kendi atı olmadığını öfkeyle haykırır, kelleleri vurulacaktır atı gelmezse. Han’ın yersiz büyük öfkesi, kendisine karşı olan direnmedir.

Gülbahar, bir gece yine zindanın açkılarını Memo’dan alır ve zindancının odasında Ahmet’in kadını olur.  Kanları birbirlerinin damarlarında akar, korkunç bir ateş, çıplak bedenlerini birleştirir... Memo, tüm öfkesini içine atar; hiçbir şey yapmayacak kadar Gülbahar’a tutkundur.

 

 

Ezen ile Ezilen Arasındaki Çatışma

Gülbahar’ın tek bir çaresi vardır, o da Memo. Ahmet’i zindandan çıkarması için yalvarır, “ne istersen yaparım”, der. Öykünün can alıcı sözleridir; aynı zamanda Ahmet’i kurtaran ve kahreden, yaşam veren ve yaşamını alan sözler! Memo hiçbir şey istemez, yalnızca bir tutam saçı kılıcıyla kesip alır! Memo kapıyı açarak seçimini yapmıştır; surlarda muhafızlarla dövüştükçe dövüşür, sonunda, “ben alacağımı aldım” diyerek kendini aşağıya atar. Ölüsünün yanına Hüso gider, alnından öper, yüreğinin üstündeki yumulu sol elini güç belâ açar, içinden Gülbahar’ın saçı fırlar! Sait Faik’in ilk hikâyesi “İpekli Mendil”deki son gibi...

Tutsakların kaçmasından sonra Mahmut Han ile dağlılar arasındaki çatışma keskinleşir; ezilen ile ezen arasındaki evrensel çatışmadır bu. Gerçeği öğrenen Mahmut Han, bu kez Gülbahar’ı zindana atar; bunu tüm Ağrı halkı duyar ve Saray’ın önünde toplaşır. Kalabalık giderek artar, çığ gibi büyür, Saray’a girer ve Gülbahar’ı alıp çıkar, Ahmet’e verir! Çaresiz kalan Mahmut Han, Ahmet’in Ağrı’nın tepesinde ateş yakması hâlinde düğünlerini kendisinin yapacağını ilân eder. Aslında bu, Ahmet’i ölüme göndermek, dolayısıyla bir şekilde intikamını almak, gücünü göstermektir. Kimse Ağrı’nın tepesine çıkamaz!

Ahmet öneriyi koşulsuz kabul eder, ölümün üzerine gider. Çünkü Memo’nun onları serbest bırakmasından beri, bir hançer içini oymaktadır. Gülbahar’a söyleyememiştir, tek yaptığı kılıcı ortaya koymaktır. Beklenmeyeni yapar, ateşi yakar, ardından Gülbahar’ı alıp Küp Gölü’nün kıyısına gelir...

 

Şu Onur Meselesi!

Ahmet, içini kemiren soruyu bir türlü Gülbahar’a soramıyor, konuşamıyor, yalnızca gece olunca kılıcını ortalarına koyuyordur! Gülbahar derin üzüntü içinde, nedeni anlamak istemektedir; bir yandan da Ahmet’in gün gün erimesini izliyordur. Sonunda Ahmet’e davranışının nedenini sorar, yanıt ister, Ahmet de, ne verdin de Memo kapıyı açtı, diye sorar. Gülbahar da ne isterse yapacağını, söyler; yeter ki Ahmet’i özgür olsun...

Gülbahar, sevdiği adam için büyük bir özveride bulunmuştur, üstelik babasının kendisini öldüreceğini bile bile. Öte yandan Ahmet derin bir yara almıştır. İki sevgili, büyük fedakârlıklar sonucu birbirlerine kavuşmalarına karşın, birliktelik (aşk) birdenbire “imkânsız”a dönüşür. Bunun nedeni Ahmet’in onurudur;  ayrıca töre, ahlâk vb’dir. Gülbahar, sevgilisi uğruna onurunu ayaklar altına alıyor; ancak Ahmet, sevdalandığı kadının bu tavrını onuruna –burada “gurur” da var– yediremiyor, kendini Küp Gölü’nün soğuk sullarına bırakıyor, intihar ediyor...

Ağrı Dağı Efsanesi mutsuz aşkı anlatan şiirsel bir metin (Abidin Dino’nun etkileyici desenlerini de belirtelim) ve yüzyıllar öncesinin törelerini konu ediniyor bir yandan da. Romanın başkişisi Ahmet, aşk’ı yaşamak ile onuru (şeref) yüce tutmak arasında bir seçim yapıyor. Ahmet’in onur sorununu öylesine yoğunlaştırması, onu gurur’a (kibir) götürüyor. Gülbahar’ın özverisinin karşısında Ahmet, hiç hoşgörü göstermiyor. Kadının özverisinin en son noktası, kaldı ki fiziksel olarak herhangi bir olay geçmemiş, üstelik yalnızca bir “söz” var ortada! Onurun bu kadar büyütülmesi, kuşkusuz “kibir”in (gurur) de kapısını açıyor. Ama Ahmet, kendi Ahmet’liği içinde başka türlü davranabilir miydi? Başka türlü duyumsayabilir miydi, törelerle örülmüş yaşamının içinde?

 

Ahmet İçin İhanet

Onur genellikle bir seçim konusu olduğunda, o zaman kolay kolay “mutlu aşk” olamıyor. Dolayısıyla Gülbahar’ın böylesine özverili yaklaşımı, Ahmet’e göre bir “ihanet”. Ahmet için asıl sorun, Gülbahar’ın Memo’ya “ne istersen yaparım” demesi. Ahmet kendi onurunu önemseyip, ihanete uğramayı kabul edemezken, kendisi için onurunu ayaklar altına almış olan Gülbahar’ın çektiği acıları da göremiyor. Ya da töresi böylesine bir “ihanet”i bağışlamasını imkânsız kılıyor. Bugün için belki abartılmış bir durum ve de bu bir roman, kurmaca; zaten Yaşar Kemal, dinlediği bir halk öyküsünden yola çıkarak kaleme almış. Ancak onur ile aşk çatışması, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerli, evrensel bir çatışma.

Âşık olduğu, ilk kez seviştiği erkek için Gülbahar’ın inanılmaz özverisi son derece etkileyici. Benzer bir şekilde, Ahmet’in kılıcının kınından çıkarıp araya koyması, inanılmaz güzellikte bir “sahne”; ve büyük bir görsellik içermekle birlikte, aynı zamanda bir yörenin (topluluğun) töresini de tek bir eylemle özetlemekte... ve gidenler görecektir ki Küp Gölü’nün başında, Ahmet’i bekleyen Gülbahar, başı iki elleri arasında gözlerini som mavi suya dikmiştir!

 

(“Romantik Yolculuklar”, Notos, Aralık 2015-Ocak 2016)

 

Bkz. Ağrıdağı Efsanesi, Yaşar Kemal, YKY, Şubat 2006; Aşk Bir Irmaktır, A.

Birkiye, Özgür yay. 1993. s. 55-59.

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş