Martılar, Kanat Çırpışlarıyla

MARTILAR, KANAT ÇIRPIŞLARIYLA

 

 

Aşkların dizelere yazıldığı zamanlardı; martılara tüm gizlerin anlatıldığı, martıların iyi birer sırdaş olarak kabul edildiği zamanlardı.

Martılar en büyük sırdaşlarıdır, insanların: Bir vapur yolculuğunda      –eskiden vapur yolculuğu bir kültürdü. Yaşama sevinci dolardı insanın içine, geçilse bile karşı kıyıya. Ya da ötekinden buraya.

Martılar ki İstanbul şiirlerinin vazgeçilmez ses uyumlarıdır, kısacık yolculuklarda bile vapurlarla yarışır.

Hatta uzak telefonda bir kadın yağmurlu ağlamış ve telefon simsiyah kapanmış, ardından uzun bir gemi yolculuğuna çıkılmışsa; işte o yolculukta bile kara gözden kaybolduktan saatler sonra bile martılar, geminin içindeki hüzünlü insanların sırdaşıdır.

Aslında tüm yolcuların sırdaşıdırlar, her ne kadar yarışları kaptanla olsa da. Yeter ki sırlarınızı anlatmasını bilin martılara.

Martılar, kanat çırpışlarıyla mesela bir gemi yolculuğunda, hep yanınızdadır, kara çok uzaklarda kalsa da...

Aslında martılar sırdaş olma şiirini yitirmediler günümüzde de. Suç sözcüğün tam anlamıyla, bizde.

Çünkü artık martılara gereken önemi vermiyoruz; onları bir şiirin bir dizesi olarak değil de, yalnızca, döktüğümüz çöpün peşinde koşan varlıklar olarak görüyoruz.

Aşkı nesneleştirdiğimiz gibi...

Aşkı umursamadığımız gibi; ya da aşkı umursar görünüp, çok çalışmaktan, zaman ayıramamaktan söz ettiğimiz gibi...

Ya da hani aşk iyi güzel de artık zamanı geçti, dediğimiz gibi..

Oysa ne büyük yanılgı. Ey, Yazı, gel kurtar beni hemen şimdi, bu aşk ifadesizliğinin ortasından...

 

Evet, oysa mehtap diye bakıyorsak gecenin lacivert karanlığının ortasındaki parıldayana, dolunayı görme şansımız varsa ayda en az bir kez; ve en önemlisi yüreğimiz duygu titreşimleriyle dolduğunda dokunabiliyorsak insanı kendine çeken o büyülü yuvarlaklığa, kim söz edebilir aşkın zamansızlığından ya da aşkın kötü bir kafiye olduğundan...

Kafiyelere hep gereksinim vardır; her ne kadar eskiseler de. Yeri geldiğinde, yarım bir kafiye bile çarpan bir yüreği, bir ırmağın gürül gürül akışını, hanımelinin kokusunu, bir nilüferin mucizesini, kırmızı bir gülün tutkusunu anlatmaya yeter...

 

Suçun, sözcüğünün tam anlamıyla suç, tamamı bizde...

Suç diyorum, gerçekten de büyük bir suç martılara artık sırlarımızı anlatmamak; aşkı unatmakla eşanlamlı zaten...

Martıların, karşıdan karşıya geçen bir vapur da olsa, vapurlarla yarışını, belki de bir danstır bu, önemsememek, görmezlikten gelmek, büyük suç, büyük ayıp...

Neden? Neden mi?

Nedeni çoktur; sıraladığımızda...

Ama, martılara sırlarımızı anlatmayı kesmek ile aşkı nesneleştirmemiz, ne garip bir rastlantıdır ki aynı zamana denk düşer.

Aşkı nesneleştirdiğimiz için mi, martılara sırlarımızı anlatmayı kestik; ya da martıları umursamadığımız için mi aşkı nesneleştirerek, öteki gereksinim maddelerinin herhangi bir sırasına, biraz gerilerdeki bir sıraya koyduk!

Belki de tüm bunlar, Boğaz iskelelerini, martıların küçük teknelere yarenlik etmek için durup deniz türküleri çığrıştırdıkları iskeleleri lokanta yapmakla başladı. Hem de lüks lokantalar.

 

Sonuçta, insanlık, Günümüz İstanbulu’nda büyük suç işledi martıları unutarak.

Neyse, bu yazıyı yazarken nasıl tekil ve içselleşmişsem, o denli kendi adıma konuşabilirim...

Evet, fırsat buldukça, örneğin hani Beşiktaş’tan Kadıköyü’ne geçme keyfini yaşarken bir şehirhatları vapurunda, pencereden, hiç yüksünmüyorum, uçuşan martılara sırlarımı anlatmaya.

Çünkü, martılar, kanat çırpışlarıyla, arka planda Üsküdar, hâlâ yanı başımında.

 

(Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2008)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş