Masal Okyanusu, Gökten Üç Elma Düşmüş...

MASAL OKYANUSU, GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ...

 

 

Bambaşka, büyülü yazınsal bir dünya sunuyor bize  Masal Irmaklarının Okyanusu (Kathâsaritsâgara), Hint kültürünün, dilinin başyapıtlarından Keşmirli yazar Somadeva’nın kaleme aldığı yapıtın yazılışı 1070 tarihi olarak kabul ediliyor. 22.000 beyitten ve iç içe geçmiş 350 civarındaki masaldan; 18 lambaka (kitap) ve 124 tarangadan (bölüm) oluşuyor. Bu devasa yapıtın, tarihi tam olarak bilinmeyen ve 1-6 yüzyıllar arasında yaşadığı sanılan Gunâdhya’nın Brihatkathâ (Büyük Öykü) adlı yapıtından alındığını, “bir tür kopyası” olduğunu söyleyen çevirmen Korhan Kaya, “adı” için de önsözde şöyle diyor:

 

“Eserde o kadar çok ve değişik masal bir araya toplanmıştır ki şair bunu büyüklü küçüklü ve türlü yönlerden gelen ırmakların bir okyanusta birleşmesine benzetmiştir.”

 

Masal Irmaklarının Okyanusu iki cilt olarak basılmış (İş Bankası Kültür yay.); birinci cilt 626, ikinci cilt 632 sayfa. Geçen yıl (2011) yayınlanmasına karşın bu yaz okumayı tasarlamıştım ve başladım;  ama okuması masal da olsa pek öyle kolay değil. “Binbir Geceler”deki iç içe geçmiş adeta bir soğan kabuğu gibi soyulan masallara alışığım ancak dil, adların yazılışı, farklı bir “mantık”ın ve “zihinsel” süreçlerin yer alması, okumayı güçleştiriyor. (Dahası alışık/yaygın olmayan demeliyim!) Doğrusu çok da hazırlıksız değilim, Râmâyana’nın yanı sıra başta bir Mahabharata (Jean-Claude Carrière, roman, çev: Nâzım Aslan, Can yay. 1991) olmak üzere yine Kaya’nın çevirdiği Hint dili ve kültürüne ilişkin birkaç yapıt daha okumuşluğum var. Hint kültürü ve dili üzerine çalışan, konunun uzmanı Kaya’nın çok büyük emeği var; Hint masalları ve mitolojisiyle ilgili çeviri ve yazılarının yanı sıra Valmîki’nin Râmâyana destanını da özetleyerek çevirmişti (İmge Kitabevi yay. 2002).

 

Çağlarboyu Kıtalararası Etki

Günlük okumayı elli sayfa civarında tasarladım. Bu hemen hemen bir lambaka ya da yarım lambakaya denk düşüyor. (Daha uzun lambakalar da var.) Dolayısıyla birinci cildin de sonlarına doğru yaklaşıyorum; bilmiyorum ikinci cilde başlar mıyım, yoksa önümüzdeki yaza mı bırakırım. Ama niyetim ona da başlayıp sonbahar gelmeden bitirmek. Bilgisayarımda üstü çizgili a bulamadığımdan o a’ları şapkalı yazdım (â). Gerçi bu da bir sorun (ı’larda da benzer bir sorun var). Bizim alfabemizde böylesine harfler yok; bu harfleri kullanmalı mıyız? Neyse, daha önceki yıllarda Kaya’nın kendisi de şimdi benim yazdığım gibi yazıyordu. Demek ki artık bugünkü “Hint alfabesi”ni uygulamak –teknolojik olarak– olanaklı.

Okurken bir başka güçlük de kitabın (ciltlerin) kalın oluşu. Bilmiyorum yayınevinin başka edisyonları var mıydı? Örneğin dört ciltlik. Aslında yapısı gereği dört cilt olmaya çok müsait. Malum bizde basım tekniğinde çok yol alındı ama ne yazık ki cilt meselesi henüz çözülemedi. Genellikle yayıncıların yakındığı bir konudur bu. Kitabı okurken kesinlikle arkaya doğru katlamasam da, bu tür kalın kitaplarda cilt sorun oluyor!

Kitabın arka kapağında şöyle bir ibare var: “Binbir Gece Masalları’nın bir kaynağı olduğu düşünülen Masal Irmaklarının Okyanusu’nun Avrupa edebiyatında Boccaccio, Goethe, La Fontaine, Chaucer ve Shakespeare’e kadar uzanan etkileri olduğu ileri sürülmektedir.” Doğrusu Avrupa edebiyatına etkilerini bilemem (gerçi bütün oyunlarını ve sonelerini okuduğum Shakespeare ile net bir bağlantı kuramadım!) ama Binbir Gece Masallarıile benzerlikleri çok açık. Bu bağlamda pekâlâ Chaucer ile Boccaccio’yu da sayabiliriz. Ne var ki etkileyen, sözünü ettiğimiz yapıt mı yoksa önceki olan Büyük Öykü mü? Çünkü Binbir Gece Masalları çoğunlukla Harun Reşit’in döneminde odaklanıp, pagan dönemden 16. yüzyıla kadar uzanır. Son dönemlerinde ortaya çıkan ya da “Binbir Gece”ye “giren” masallar, Somadeva’nın kaleme aldığı yapıtın etkisinde olabilir; ancak asıl etkileyenin Büyük Öykü  olması gerekir.

Yukarıda alıntıladığım arka kapaktaki ibare, anlaşıldığı kadarıyla Korhan Kaya’nın açımlayıcı ve masalları anlamamızı kolaylaştıran önsözünden alınmış. Alınmış ama Kaya şöyle ifade etmiş: “Arap Binbir Gece Masalları’nın kaynağı bu eser yahut Brihatkathâ olmalıdır. Çerçeve öykü içinde, iç içe geçmiş masal tekniğinin mucidi Hintlilerdir zaten.” Nitekim Gemici Sindbad masalı olduğu gibi “Binbir Gece”ye girmiş. Hint kültürünün geniş bir bölgeyi (kıtaları) çağlar boyunca derinden etkilediği çok açık. Hatta bu kültüriçin, hepsinden “daha eskidir” de diyebilir miyiz?

 

Aşk, Kadın Merkezde

Geçmiş-şimdi-geleceğin iç içe geçtiği, zamanın uzayıp kısaldığı, üç ayrı dünya varlıklarının yer aldığı, öte dünyadan gelip “insan”da beden bulmaların sık sık görüldüğü, ölümsüzlüğün arandığı, göksel varlık ve araçların uçuşup durduğu, ölümsüzlerin ve tanrıların ha bire yeryüzü işlerine karıştığı, iktidar hırsı ile entrikanın doğal-güncel siyaset olarak karşımıza çıktığı, daha ne çok anlatılır ama aşkın, kadının merkezde olduğu devasa bir yapıt Masal Irmaklarının Okyanusu. Aslında aşk merkezli ama bu daha çok kadına sahip olma “tema”sında yol alıyor, ataerkil bir söylemle. Şayet söz konusu “kahramanımız” olumluysa, onun iki hatta bazen üç-dört eşi oluyor da bunların hepsi kavgasız dövüşsüz mutlu bir şekilde birlikte yaşayabiliyor. Gerçi sindirilmiş kıskançlıklar, denetlenmiş öfkeler var ama akıllı vezirler bu tür duyguların dışarı çıkmasını bir şekilde engelliyor, dolayısıyla meseleyi çözüyor!

Cinsellik “teknik” olarak yok ortada, ayrıntılar, betimleme yok; demek ki çok daha önceki bir metin olan Vatsyayana’nın Kama Sutra’sından bölümler/parçalar girmemiş; ya da okuduğum bölümlere kadar yoktu! Oysa yine çok eski metinler olan Mahabharata ile Râmâyana’dan girmiş öyküler var. Yine de “Gandharva usulüyle” evlilik sık sık karşımıza çıkıyor. Kaya bir dipnotta bunu şöyle açıklıyor: “Çiftlerin hiçbir tanık olmaksızın birbirleriyle sevişerek yaptıkları evlilik çeşidi.”

Kitabın başlarındaki şu cümleyi not düşmüşüm: “Geceleyin dolaşırken bir Râkshana [eril ifrit] gördüm, bana dedi ki: ‘Söyle bakalım, bu şehirdeki en güzel kadın kimdir?’ Bunu duyunca kahkahayla gülmeye başladım ve dedim ki: ‘Seni aptal, kim hangi kadını beğeniyorsa güzel odur.’...” (s.29) Bir tür çağrışım ya da metinsel anımsama ya da sıçrama da diyebiliriz. Zaman zaman bölümler okuduğum hani “başucu kitabı” cinsinden bir metnin, çok farklı bir kültürün ürünü olan metnin kapısını bir kez daha açtım: Ovidius’un Aşk Sanatı (Latince’den çeviren Çiğdem Dürüşken, İş Bankası Kültür yay. 2010). Kitap orijinaliyle birlikte paralel basım olarak hazırlanmış. 30. sayfasındaki 613. ve 614. dizeler başka bir açıdan “benzer görüşü” dile getiriyor sanki, şöyle:

 

Sanma inandırması zor diye: her kadın sevileceğini düşünür kendi içinde;

en çirkini bile, hayranlık besler kendi güzelliğine.

 

TekrarMasal Irmaklarının Okyanusu’na dönecek olursak; bu devasa yapıtı Türkçe’ye kazandırdığı, Hint kültüründen bugüne kadar yaptığı çeviri ve yazıları için Korhan Kaya’ya teşekkür edelim; ve de yayınevi ile bu kitabın yayınlanmasında emeği geçen herkese. Bir dileğimizi/önerimizi bu vesileyle dile getirelim: “Mahabharata Destanı”nın tam metnini ya da özetlenmiş biçimini Türkçe okuyabilsek...

 

 

Masallar ve Toplumsal Cinsiyet

Melek Özlem Sezer’in Masallar ve Toplumsal Cinsiyet adlı kitabı 2010’da yayınlanmış (Evrensel Basım Yayın). Bir-iki ay önce üçüncü basımını (2012) okudum. Temiz bir çalışma çıkmış ortaya; “temiz” diyorum, bence bu sıfat, yazarın konuya bakışını, dilini, akıl yürütme biçimini de açıklıyor. Öğrenerek okudum kitabı; bildiğim kadarıyla bu tür çalışmalar henüz başlamadı bizde, pek yok. Belki de bu alanın ilki ya da ilklerinden; kısa sürede üçüncü basımı yapmış, belli ki ciddi bir ilgi devşirmiş.

Sezer daha çok masalların “kötücül” yanlarını ortaya çıkartırken ataerkil, mutlak eril bakışı da eleştirel olarak sergiliyor. Bu söylemlerden kurtulamayacağız kolay kolay. Farklı bakışlara kesinlikle  ihtiyaç var. İnsan pek nesnel olamıyor ama uzun bir zamandır şu ataerkil söylem, eril dil beni rahatsız ediyor. Hatta yazarlığımın ilk zamanlarında da rahatsızdım; seksenlerin başındaki yazılarımda bilimkişisi demeye başlamıştım, bilimadamı yerine. Benzer bir-iki örnek daha vardır. Tabii ki bunlar ayrıntılar, bazı kalıpları kıramıyoruz. Öte yandan ayrımcılık istemiyorsak, ayrımcılığa karşıysak  –tabii ki dilde “anlam” önemlidir, yer etme önemlidir– düşünce alanımızla, davranışlarımızla birlikte dilimizi de düzeltmeliyiz. Kuşkusuz konuyla ilgili değişmesi gereken birçok yasa var ve iş giderek genişliyor doğal olarak; hele de bizim gibi muhafazakâr bir ülkede, toplumda, bunlar nasıl düzelir, değişir... (!) Bu anlamda da Sezer’in çalışması önemli.

 

Düşen Üç Elma...

Kitabın sonundaki ekler bölümünde önemli masalları özetlemiş Sezer. Bunlardan birinin adı da “Asfur”. Çok güzel bir ad. Derleme Sözlüğü’nde şöyle bir açıklaması var: “Bahçelerde yetiştirilen, sarı çiçekli, yemeklerde kullanılan bir bitki.” Hatay halk ağzından derlenmiş. Sanırım Sezer “uydurmuş”. Uydurmuş ama kesinlikle bir sözcük dönüştürümü, çağrışımı da vardır, diye düşünüyorum.

Kitap yükseklisans tezinden genişletilerek yeniden yazılmış. Çok kaynağa bakılmış, çok araştırılmış; “saçmalıkları”, “gizlenmişleri”, bazen eleştirel bazen açıklayıcı, bilgilendirici olarak ortaya koyarak literatüre bir yapıt kazandırmış Sezer. Her ne kadar “kötücül” alanı irdeliyorsa da kitabı, “son söz” olarak şöyle bitiriyor:

 

“Elbette ki, araştırma boyunca klasik masalların bu tip kötücül yanları irdelenmiş olsa da; masal, türünün ince zarafetiyle ve asiliğiyle arınarak yaşamaya devam edecektir. Ben Karin’in kırmızı pabuçlarıyla kiliseye değil, kırlara, ırmaklara, bambaşka hayatlara açıldığına inanıyorum. Masalının nasıl devam ettiğini yalnızca o biliyor.

“Kırmızı pabuçlu tüm masallara, kırmızı pabuçların hayatla asil dansına, yaşama vefa duyan coşkuya, bize, çocuklara...

“Gökten üç elma düşmüş, düşsün üç kırmızı, sonra üç kırmızı elma daha...”

 

(“Kalemin Ucu”, Özgür Edebiyat, Eylül-Ekim 2012)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş