Meğerse Ölmüşüm!

“pazartesi yazıları”

MEĞERSE ÖLMÜŞÜM!

 

Tuhaf bir duyguya kapılıyor insan, kendi ölmünü okuyunca! Aslında çok derin bir fantazidir, hani, öldükten sonra arkamdan ne derler, gökyüzünden kimseye görünmeden izlesem, diye. İmkânsız ama öldükten sonra ne olacak sorusu da, sanırım insanın yaşadığı sürece sorup durduğu bir soru/sorun. Neyse, mesele şu:

Bir rastlantı eseri, internette dolaşırken, böylesine rastlantılar artık çok, Birgün’ün geçmiş yıllardaki pazar ekinde ölmüş olduğumu okudum! 6 Mayıs 2006 tarihli Birgün Pazar’da Mümtaz Çayır, Ahmet Yıldız’ın hazırladığı Edebiyat Yıllığı 2006 için yazdığı yazıda şöyle diyor:

 

“2005 yılında çok yazar ve şair kaybetti edebiyatımız. Selahattin Hilav, Salim Şengil, Atilla Birkiye, Atilla İlhan, Azer Yaran, Nermi Uygur, Sulhi Dölek… Yılların acımasızlığında kaybolmadılar. Yıllıkta onları gelecek kuşaklara taşıdık.”

 

Sanırım beni, o yıl yitirdiğimiz edebiyat tarihçisi ve yazar Atilla Özkırımlı ile karıştırmış. Attilâ İlhan’ın da adı çoğu zaman olduğu gibi yanlış yazılmış. Benim başıma da sık sık gelir, nitekim sözü geçen yıllıkta da yanlış yazılmıştı. Bunu geçelim, bu yazıyı görünce yani “meğerse ölmüş” olduğumu okuyunca, aklıma bir olay ve bir de şiir geldi. Olay şöyle:

Doksanların başı ya 90 ya da 91, tam anımsayamıyorum ama sonbahar ve TÜYAP Kitap Fuarı sıraları. Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı, Cevdet Kudret için CRR Konser Salonu’nda bir gece düzenliyor, “Ustalara Saygı” gecesi. Gecede çeşitli konuşmalar, dinleti vb. oluyor; Cevdet Kudret de o gecede, ön sırada oturuyor. TRT-2’deki bir kültür programının sunucusu bu gecenin haberini “Cevdet Kudret’in anısına bir gece düzenlendi” diye veriyor. Yanılmıyorsam hem sunucu hem de programı hazırlayanlar arasında yani metni kendi yazmış. Ne Cevdet Kudret’i biliyor ne Türkiye’yi. Rastantı eseri, ertesi gün TRT’ye o programın yönetmeniyle görüşmeye gitmiştim. Bu hatayı yapan sunucu, “Ne bileyim Amerika’da böyle oluyor, biri öldükten sonra arkasından gece düzenleniyor” gibisinden bir açıklamada bulunmuştu. Şimdi ise o zat, bir köşeyazarı ve televizyonlarda elini kolunu sallayarak, bağırarak, kaşlarını çatarak siyasî programların katılımcısı!

Yine o günlerde, TÜYAP Kitap Fuarı’nda Cevdet Kudret ile karşılaşmıştım; gülüyordu “beni öldürmüşler” diye, hınzır bir çocuk tavrı vardı, hastaydı, seksenli yaşlarını sürüyordu, zaten aramızdan da 10 Temmuz 1992’de ayrıldı.

Şiire geçmeden önce de kısaca, yazıyı okuduktan sonra “ne yaptım”ı anlatayım. Birgün Gazetesi’nin yazıişleri müdürü Barış İnce’ye bir e-posta attım; durumu bildirdim ve düzeltirlerse sevineceğimi yazdım. İnce de hemen şu e-postayı gönderdi:

 

“Atilla Bey merhaba

“O dönemde gazetede çalışmıyordum ama yine de yazan arkadaş ve gazetemiz adına sizden özür dilerim. İlgili arkadaş haftasonu izinli pazartesi gelecek, gelince düzelttireceğim. Maalesef 2 gün daha ‘ölmüş’ gözükeceksiniz yani. Bu trajikomik durumun, ömrünüze ömür katmasını dilerim.

“Sevgi ve saygılarımla.” 

 

İlgisine bir kez daha burada teşekkür ederim.

Bir çağrışım, sanki yeri de geldi. Ne zamandır da düşündüğüm bir konu. Birgüngibi, Evrensel gibi sol içerikli, tavırlı muhalif gazeteler, iğneyle kuyu kazıyor, yayın yapabilmek için, ayakta durabilmek için. Ne yazık ki tirajları düşük. Medyatava’daki en son bilgiye göre yedi bini bulmuyor, altı bin beş yüz civarında. Sanırım birkaç zamandır da biraz tiraj aldılar. Klasik bir şey vardır bizde, en genel anlamıyla “devlet daireleri” günlük siyasî gazeteleri izlemek için, “bazıları”nı satın alır; abonedir. Bu miktar da yaklaşık sekiz-on bin arasındadır. Tabii ki bu bir paradoks’tur; ama sözünü ettiğim bu tür gazateleri almaz ya da tam bilmiyorum belki bazı birimler alır ki onunların sayısı da çok küçük olsa gerek. Zaman’ı, Hürriyet’i, Sabah’ı, Cumhuriyet’i, Radikal’i alır da Evrenselile Birgün’ü almaz, Niye? Alıyor da ben mi bilmiyorum, yanılıyorum? Almadığı açık, alsa bu gazetelerin tirajları on yedi bin civarında olacak. Bunun şimdiki tirajlara baktığımızda önemli olduğunu görürüz. Evet paradok ama biraz da olsa ekonomik olarak “güç”lenecek! Siyasî gazete kapsamındaysa “devlet”in aldıkları, hepsini almalı ya da hiçbirini!

Mustafa Suphi’lerle başlayan, 1 Mayıs 1977’de doruğa çıkan ki başka onlarca daha olay sayılabilir, “devlet”in sol, komünist, sosyalist düşmanlığı “hâl┠niye? Hiç bitmeyecek mi? Gerçi çok derin bir konudur ama toplumda da bu “düşmanlığı” bir şekilde ekip büyüttüler! Yeri gelmişken, yarın 1 Mayıs, yürekten benimseyenlerin, gerçek anlamını bilenlerin 1 Mayıs’ı kutlu olsun.

Gelelim şiire, bu Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Dalgın Ölü” adlı şiiri:

 

Dün güzel bir kadın geçti

Kabrimin yakınından.

Doya doya seyrettim

Gün hazinesi bacaklarını,

Gecemi altüst eden.

Söylesem inanmazsınız,

Kalkıp verecek oldum.

Düşürünce mendilini;

Öldüğümü unutmuşum.

 

Pazartesi, 30 Nisan 2012, Kabataş.

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş