Mehmet Rauf, Eylül ve İmkânsız Aşkın Ateşi

MEHMET RAUF, EYLÜL VE İMKÂSIZ AŞKIN ATEŞİ

 

 

 

Eylül ayı hüzün ayıdır, sonbaharın başlangıcıdır: havalar giderek serinler, yap­raklar sararır ve insanın içine tuhaf bir hüzün çöker. Anılar zihne hücüm eder, geçmişe doğru bir yolculuk başlar bazen…

Özellikle yüzyılın başında (İstanbul’da) eylül imgesi hüzün ve kederdir; bu da, doğanın kırık ışıklarının yansımasının getirdiği atmosferin yanı sıra Meh­met Rauf’un Eylül romanından kaynaklanmaktadır. Üstelik eylül, sonbahar ile de özdeşleşmiştir, yine bu romanın etkisiyle…

Her ne kadar bu denemenin konusu olmamakla birlikte öncelikle şunu belir­teyim: Eylül bizde “siyasi bir imgelem” de olmuştur ve ne yazık ki çağrışı­mı son derece olumsuz, son derece anti-demokratik, son derece faşizan, son dere­ce anti-hümanisttir.

Bunun dışında, iki yıldır dünya kamuoyunda da (ne yazık ki) çağrışımı son derece dehşetengizdir!

 

Bohem Bir Yaşam ve Aşklar

Eylülromanının yazarı Mehmet Rauf tek romanıyla edebiyatımızda iz bırak­mıştır. Başka romanları, hikâyeleri, düzyazı şiirleri, makaleleri olmasına karşın, onun adı zikredildiğinde Eylül, Eylül dendiğinde de onun adı akla gelir.

1875 yılında İstanbul’da doğan Mehmet Rauf, Osmanlı donanmasının başarılı ve entelektüel subaylarındandı; ancak Bir Zambak’ın Hikâyesi adlı pornog­rafik romanı yüzünden mahkûm edilip ordudan atıldı (1910). Daha sonra serbest yazar olarak hayatını kazanmayı sürdürdü; çok kısa bir süre şeker tica­retiyle uğraştı; kadın dergileri çıkardı, uzun süre yoksulluk çekti. 1927’de felç olan Mehmet Rauf beş yıla yakın bir süre Harbiye’deki evinde yatalak olarak yaşadı; 23 Aralık 1931’de İstanbul’da Cerrahpaşa Hastanesinde öldü.

Son zamanlarında Yakup Kadri ve Ruşen Eşref’in girişimiyle -yanıl­mı­yor­sam “Eylül’ün yazarı” diye, İsmet İnönü’nün onayıyla- onca yoksulluk çektik­ten sonra bir emeklilik maaşı bağlanmıştı!

Öğrencilik yıllarında edebiyatla ilgilenmiş; çok genç yaşta, henüz on altı ya­şındayken “Düşmüş” adlı hikâyesi, Halid Ziya Uşaklıgil tarafından Hizmet ga­zetesinde yayınlanmıştı. O tarihten beri de Halid Ziya’yı hep “usta”sı bilmişti.

Mektep dergisinde yazmaya başladı; daha sonra Serveti Fünunculara katıla­rak Serveti Fünun dergisinde yazıları, düzyazı (mensur) şiirleri yayınlandı; iki romanı tefrika edildi.

Abdülhamit’in katı baskı rejimi sonunda Serveti Fünun dergisi kapatılınca, Mehmet Rauf da dergi çevresindeki öteki yazarlar (Hüseyin Cahit, Halid Ziya, vb.) gibi yazılarını yayınlamayı bırakmıştı (1901-1908). II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelen “serbest ortam” sayesinde yazılarını yayınlamayı sürdür­müştü; ancak bir süre Tanin gazetesinde Mehmet Nazif adıyla yazmak zorun­da da kalmış, sözde bu serbest ortamda da ordudan atılmıştı!

Yapıtları arasında, Genç Kız Kalbi (1911), Ferdayı Garam (Aşkın Yarını, 1913), Karanfil ve Yasemin (1924), Son Yıldız (1927), Ceriha (Yara, 1927), Halas(Kurtuluş, 1929) adlı romanları; İhtizar(Can Çekişme, 1909), Âşıkhane (1909),Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Menekşe (1915), Bir Aş­kın Tarihi (1915), Kadın İsterse (1919), İlk Temas İlk Zevk (1919), Aşk Kadını (1923), Eski Aşk Geceleri (1927) adlı hikâye kitapları, oyunları, uyarlamaları ve düzyazı şiirleri (Siyah İnciler, 1901; günümüz Türkçesiyle Rahim Tarım, 1997) sayılabilir.

~

Mehmet Rauf’un sürekli para sıkıntısı çekmesi, yaşadığı bohem hayata bağla­nır. Öte yandan II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Serveti Fünun yazarları, ken­dilerine “ciddi bir geçim kapısı” bulurken bir tek Mehmet Rauf’un açıkta kaldığı görülür. Yazınsal yaşamda aynı yola baş koymuş arkadaşlarının kendi­sine yüz çevirmesinin, genellikle intihar girişimi dolayısıyla olduğu söylenir. Halid Ziya’nın da içinde bulunduğu arkadaş grubu onu son anda ölümden kur­­­tarmıştır.

Bohem yaşamı ve aşklarıyla arkadaşları tarafından pek aranıp sorulmayan Mehmet Rauf, böylece bu “sonuçsuz intihar girişimi”yle iyice dışlanır. Evlilik­leri, aşkları, gönül maceraları dönemin ahlak anlayışıyla çatışır. Nitekim, bunu da -dönemin evlilik anlayışı, ahlaksal yaklaşımlar, vb.- Eylülromanında görürüz.

Üç kez evlenen Mehmet Rauf, ilk evliğini Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet Hanım ile yapmış; ve bir anlamda Rumelihisar’daki Fikret’in oturduğu yalıya içgüveyi olarak girmiştir. Eylül romanındaki aşk öyküsünün bu yıllardan kaynaklandığı ve Mehmet Rauf’un Fikret’in eşine âşık olduğu da söylenmektedir.

 

 

“Tek Yapıtlık Deha”

Mehmet Rauf, Serveti Fünun romancılığının Halid Ziya’dan sonra gelen ikin­ci adıdır. Bunu, Eylül romanıyla kazanmasına karşın, yukarıda da belirttiğimiz gibi, öteki yapıtlarında aynı başarıyı gösterememiş, edebiyat tarihçileri tarafından “tek yapıtlık deha” olarak da adlandırılmıştır. Roman anlayışıyla ilgili görüşlerini dile getirdiği makalelerinde gerçekçiliği savunmasına karşın, romanlarında romantizmin etkisinde kalmıştır. Dili ve üslubu öteki Serveti Fünunculara göre çok daha yalın ve durudur.

Romanlarında çoğunlukla aşk temasını işlemiş; ve “aşk tutkusu”nun üzerin­de durmuştur. Roman kişileri, genellikle varlıklı, mürebbiyelerle yetişen, iyi öğrenim görmüş, yabancı dil bilen, edebiyat ve müzikten anlayan, kışları İstanbul’da konaklarda, yazları Boğaziçi ya da Ada’daki yalı ve köşklerde oturan kişilerdir. Öteki Serveti Fünuncular gibi Fransız edebiyatı ve kültüründen beslenen Mehmet Rauf, Halid Ziya’nın yapıtlarından da etkilenmiştir.

[Konu buraya gelmişken, kısaca da olsa bugün için hiçbir geçerliliği olmayan “sanat için sanat” anlayışını benimseyen Serveti Fünunculardan söz etmek gerekir. Kimi yazarlarca, aşk ilişkilerini, bireysel bunalımları, Batılı yaşama özenen dar çevreleri, vb. yazmaktan öteye gidemeyen bir edebiyat topluluğu olarak eleştirilmiştir.

Ne var ki çıktıkları dönemde Abdülhamit’in son derece katı rejiminin hüküm sürdüğü ve İmparatorluk’un çöküş sürecinin (dekadans) sonuna geldiği unutulmamalıdır. Ayrıca, modern edebiyatın kurulmasında önder olduklarının, bi­çimsel yenilikler getirdiklerinin altını çizmek; özellikle Halid Ziya Uşaklıgil’i (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, vb.), modern romanımızın başlangıcı olarak kabul etmek gerekir.]

 

 

İmkânsız Bir Aşkın Romanı

Eylül hüzün ayıdır demiştik. Eylül romanı, roman sanatı açısından, örneğin edebiyatımızın en büyük romanlarından biri olan Aşkı-ı Memnu kadar yazınsal bir düzeye sahip olmasa da romanımızın köşetaşlarından biridir.

Eylülönce Serveti Fünun dergisinde tefrika edilmiş (1901), aynı yıl kitap olarak yayınlanmış ve büyük ilgi görmüş, çağdaşlarınca “aşkın evrenselliğini anlattı” diye yüceltilmiştir.

Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olarak tanımlanır. Roman kişilerinin ruhsal çözümlemeleri üzerine kurulmuş olup, kimi yazarlara göre (daha önce de değindiğim gibi), Mehmet Rauf’un yaşamından izler taşır. Bu “yaşanmışlık”tan dolayı, özellikle roman kahramanı Necib’in duygularının son derece başarılı yazıldığı vurgulanır.

Mehmet Rauf, Eylül’de Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşkı-ı Memnu romanının etkisinde kalarak bir aşk üçgeni çerçevesinde; imkânsız aşk (yasak aşk) tema­sını işlemiştir. Rahat yaşamak, eğlenmek, gezip tozmak, edebiyat ve müzikle uğraşmak isteyen varlıklı sayılabilecek genç insanları ele alarak evlilik kuru­munu ve onun ahlaki değerlerini eleştirmiştir (eleştirmenlerin-tarihçilerin genel kanısına göre).

Romanda olay yok denecek kadar azdır. Roman iç olaylar üzerine kurulmuş olup, daha çok iki kahramanın, Süreyya’nın karısı Suad ile Necib’in öznel dünyaları anlatılmıştır. Böylece, birleşemeyen, ancak birbirlerini seven iki genç insanın, yerleşik ahlaki değerlerden dolayı içine düştükleri çaresizliğe ve çektikleri aşk acılarına tanık oluruz.

Kısaca da olsa, bilmeyen okur için Eylül romanını özetlememiz gerekir:

Suad ile Süreyya beş yıldır evlidir. Evlilikleri sorunsuz sürmektedir ama ara­­la­rında sevgi ve saygı olmasına karşın aşktan söz edilemez. Süreyya yazı geçir­mek, özellikle tekneyle dolaşmak için Boğaz’da bir yalı kiralamak ister; ancak geliri buna yetmez; karısı Suad, babasından borç para alır. Böylece, Yenimahal­le’de bir yalı kiralanır.

Başbaşa kalan karıkoca günlerini huzur içinde geçirir. Süreyya’nın yakın arkadaşı ve akrabası Necib, onları ziyarete gelir. Necib’in gelişi her ikisini de memnun eder. Üç genç insan arasında dostluk koyulaşır. Necib eğlence ve Beyoğlu yaşamını seven biridir. Ancak Suad ile olan arkadaşlığı onu yalıya daha çok çeker. Gündüzleri Süreyya tekneyle balığa çıkar; Suad piyano çalar, Necib ilgiyle dinler.

Giderek yakınlaşırlar. Necib, Suad’a âşık olur. Ama belli etmez. Duyguları­nı arkadaşı Süreyya’ya ihanet etmemek için gizler ama öte yandan da aşk ate­şiyle yanmaya başlamıştır. Bir gün, Suad’ın eldiveninin bir tekini çalar. Bu arada, Süreyya’nın kız kardeşi ve Necib ile yakından ilgilenen Hacer, Necib’in yalıya sık sık gidişini kıskanır ve bunun dedikodusunu yapar. Bunun üzerine Necib, yalıya seyrek gelmeye başlar. Suad durumu dadısından öğrenir, üzülür. Ancak sesini çıkartmaz.

Necib, belli ki çektiği kederden zayıf düşerek tifoya yakalanır; hastalığı sıra­sında Suad’ın eldiveninin tekini sayıklar; o sırada Suad ile Hacer başındadır. (Gerçi Necib eldivenin kime ait olduğunu sayıklamamıştır.) Suad utanmış, an­cak kendisinin de Necib’i sevdiğini anlamıştır.

Necib bir süre sonra düzelir ve eski sağlığına kavuşmak için Süreyya’nın çağrısına uyarak yalıya gelir. Necip, Suad ile yalnız kaldığı bir gün ona aşkını itiraf eder. Ancak, Suad da Necib de Süreyya’ya ihanet edecek kişilikte değil­dir. Suad’ın tek yaptığı: eldivenin öteki tekini Necib’e vererek, bir bakıma onu sevdiğini itiraf etmektir.

Aslında Suad, belki kocasına, Süreyya’ya âşık değildir; ama, onu bir dost ola­rak, kocası olarak sevmektedir. Suad’ı böylece, iki erkek arasında kalan bir roman kahramanı olarak görürüz ki bu tema da o zaman için edebiyattımızda oldukça yenidir.

Bir anlamda “platonik” bir aşktır bu; çünkü iki genç insan birbirine dokun­mamış, yalnızca parmakları bir an birbirine değmiştir. Ne var ki eylül gelmiş, yaz bitmiştir. Eylül aynı zamanda toprağın “ölmeye” başlamasıdır da. Öte yan­dan, doğa bir anlamda bu ölüme direnmekte, canlılığını korumaktadır. Roman­daki bu tür doğa betimlemeleri, aynı zamanda Suad ile Necib’in imkânsız aşkını da imlemektedir.

Suad ile Süreyya kışın baba konağına döner. Necib ile Suad, doğal olarak es­kisi gibi sık görüşemez. Bu yüzden ikisi de mutsuzdur ve bunalıma girmiştir. Bu gizli ve imkânsız aşk her ikisinin içinde yaşamakta; giderek yoğunlaşmak­tadır. Kendilerini denetleyen bu iki insan daha çok acı çekmeye başlamıştır.

Necib’in de konakta olduğu bir gün, yangın çıkar; konak halkı dışarı fırlar. Yalnızca Suad içerde kalmıştır. Necib, içeride kaldığını fark edince, hiç düşün­meden Suad’ı kurtarmak için konağa koşar; alevlerin içine atılır; tavan çöker ikisi de ateşin içinde kalarak yanar.

Romanda açık açık yer almaz ama belli ki Suad içinden çıkılmaz bir durum­da olduğu için, hayat çekilmez gelmeye başladığı için, isteyerek yanan evde kalmıştır. Aşk ateşiyle kıvranan Necib de hiç duraksamadan kendini, Suad’ı kurtarmak ya da Suad’a kavuşmak için alevlerin içine atmıştır.

İki gizli âşık, romanda ancak böyle birleşir!

(Necib ile Suad’ın aşkı her ne kadar “yaşanmamış” olsa da bir “yasak aşk”tır. Ahlaki değer yargıları yüzünden Necib ile Suad’ın birliktelikleri romanda söz konusu olamamıştır ve her ikisi de hüznün batağına saplanmıştır!)

 

Aşk Ateşiyle Yanan Necib ile Suad

Necib aşkından yataklara düşmüştür. Aslında her “yasak” aşkta, her imkânsız aşkta bu acı/hüzün/keder durumuna rastlamak çok mümkündür.

Özellikle bu gibi durumlarda, aşk hüzne yol açar ki zaten romanın adı da ya­zınsal geleneğimizde hüzünle örtüşmüştür:Eylül.

 Necib’in önündeki en büyük engel, Suad’ın çok sevdiği yakın arkadaşının eşi olmasıdır. Her ne kadar Suad’ı uzaktan seviyorsa da onu kollarına alamı­yorsa da dudaklarından öpemiyorsa da arkadaşına ihanet ettiği düşüncesinde­dir. Bu da onu kahretmektedir.

Benzer durum Suad için de geçerlidir. Osmanlı toplumunun ahlak anlayışı, değer yargıları, evli bir kadın oluşu, karşısında dağ gibi durmaktadır. Necib’in aşkını itiraf etmesinden sonra her ikisi de (oysaki birbirlerini sevmektedirler) daha çok mutsuz olur; bunalımın ve hüznün içine gömülür.

Hiç kuşkusuz ki bunun temelinde yatan, birbirlerine âşık olmalarından çok, üçüncü kişiler, çevreleri, toplumun değer yargılarıdır. Burada birbirine kavuşamamanın verdiği hüzün, artık ciddi bir ruhsal bunalıma dönüşmüştür.

Nitekim Necib’i birkaç gün göremeyen Suad içine düştüğü ruhsal sıkıntıyı şöyle belirtir:

“Ah bu aşk ne acı bir yaraymış, ne kötü şeymiş!”

Suad bir yandan Necib’e âşıkken, diğer bir yandan da kocasını korumak iste­mekte; ona büyük bir kötülük ettiğine inandığından, bu kötülüğü ancak sevgiy­­le onaracağını düşünmektedir.

Yani, Suad iki ateş arasında kalmıştır ve Suad’da bir pişmanlık duyumsarız. “Keşke Necib’e âşık olmasaydım, keşke bu aşk illetine yakalanmasaydım,” demektedir.

Suad duygularını bastırır ve bastırdığı için de acı çeker. Bir yandan Necib ile olmak ister öte yandan kocasını terk edemez. Değer yargıları Necib ile gitme­sine izin vermez.

 Necib birlikte kaçıp gitmeyi önerdiğinde onu geri çevirmiş ama onunla git­mek istediğini de kendi kendisine itiraf etmiştir. Ancak hemen bu düşüncesini kafasından atmaya çalışır. Romanın anlatıcısının ağızından bu çelişik durum şöyle dile gelir:

“Fakat Süreyya, o, Süreyya’ya ne olacaktı? Ondan korktuğu için değil, onu yalnız, bedbaht görmeye dayanamadığı için mahvoluyordu.”

~

Suad’ın çaresizliği, onu acıya, hüzne boğmuştur. Necib de sevgilisini uzaktan uzağa o da arada sırada gördüğü için acı çekmektedir. Sonuçta kış kötü gelmiş­tir. Yalıdayken yalnız kalabiliyorken, konuşabiliyorken, artık o olanak da ortadan kalkmış, iki gence yaşamak, dahası birbirlerinden uzak yaşamak işkence gibi gelmektedir.

Bu işkence romanın sonunda biter! Daha önce de belirttiğim gibi, yalıda yan­gın çıkar, Suad dışarı çıkmaz, Necib onu kurtarmak için içeri girer ve ikisi de alevlerin arasında kalır.

Tutkulu bir aşkla Suad’ı sevmiş olan Necib, âşık olduğu kadın için, uğrunda hüzünlü gözyaşları döktüğü kadın için kendini alevlerin içine atmıştır. Suad ise içine düştüğü çaresizlikten, ancak alevlerin içinde kalarak kurtulacaktır.

Bir bakıma Necib de ölümü bile isteye seçmiştir. (Yani intihar eylemi!) Ro­manın başından beri “ölüm” sözcüğünü -ve kavramını- doğa betimlemelerinde sıkça geçiren yazar, öte yandan, sevgilisine bir türlü kavuşamayan Necib’in düşüncesinde, zihninde anlatıcının ağzından da sıkça kullanırken, “altmetin­ler­de” bir “intihar” temasını da okumuş oluruz.

Nitekim yıllar sonra kendisi de bir aşk yüzünden intihar eylemini gerçekleş­tirir ama onu son anda kurtarırlar!

 

Bir Kez Daha ya da Okunmalı!

Mehmet Rauf, Eylül’ü çok sevdiği ve yazar olarak da etkisinde kaldığı Halid Ziya Uşaklıgil’e ithaf etmiş, romanın başına şöyle yazmıştır: “Halid Ziya’ya, ilk eserim son üstadıma.”

Sonbaharın sürdüğü, yollara dökülmüş, sararan yaprakların hışırtısının sürdüğü şu günlerde bir kez daha Eylül ve onun yazarı Mehmet Rauf’u, belki de sonbaharın etkisiyle anımsayalım istedim.

Farklı bir roman anlayışının, edebiyatın merkezinden çıkıp çok satana iyice yaklaşan bir roman anlayışının egemen olduğu, özellikle medya tarafından “bu tür romanların” çok başarılı romanlar olarak sunulduğu şu dönemde; yine kimi yazarların “bu konuyu roman format’ında(!) yazdım” diye yanıt verdikleri şu dönemde, bir kez daha Eylül okunmalı.

Ya da Eylül’ü okumalı…

 

 

Bkz. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Roman ve Hikâye, 1. cilt, 5. basım, İnkılap Kitabevi, 1987.

Murat Belge, “Eylül”, Edebiyat Üstüne Yazılar, Yapı Kredi yay. 1994.

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 1. cilt, İletişim yay. 1983.

Mehmet Rauf,  Eylül, sadeleştiren Kemal Bek, Özgür yay. 2002.

Rahim Tarım,  Mehmed Rauf Hayatı, Sanatı, Eserleri, Türkiye İş Bankası Kültür yay. 1998.


(2003;Roman’tik Bir Yolculuk, Plan b yay. 2005.)

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş