Ne Şair Ne Eleştirmen, Ben Kimim?

Ne Şair Ne eleştirmen, Ben Kimim?

 

Daha çok kurgu karakterlerinde gördüğümüz bir “mesel” bu. Serüvenin ya da anlatının gelişimi içinde, çeşitli nedenlerden kendini gizlemek zorunda kalarak yeni bir kimlikle yaşamak. Bu yeni kimlik yüzünden de “ben kimim?” diye sorgulamak. Sefiller’deki  Jean Valjean, bunun tipik örneklerinden.

Aslında bu yazının konusu bir mesel olmasa da son derece kişisel. Son yıllarda elimden geldiğince kişisel, öznel konulara girmek istemiyorsam da bu yazı kaçınılmaz oldu. Bıçak kemiğe dayandı, bardak taştı vb. Gerçi bu kadar vahim değil ama yine de yazma isteği baskın çıktı.

 

Eleştirmen mi?

Konuşmacı olarak yer aldığım çeşitli toplantıların tanıtım bilgilerinde ne hikmetse adımın altına “eleştirmen” sıfatını koyarlar. Uzun yıllar öncesinden beri bu vardır. Her ne kadar ikaz etsem de bunu değiştirmek, deveye hendek atlatmak gibi bir şey... Hatta çıktığım televizyon programlarında bile başıma gelir (gelebilir).

Bunun nedenini tam olarak bilmiyorum. Yazarlık hayatım boyunca “gerçek” anlamda eleştiri denebilecek bir-iki yazım vardır, daha fazla değil. Onlar da aslında tartışılır; çünkü bir kuramın üzerinde yükselen metodolojisi yoktur. Çeşitli görüşleri eleştirmekle, eleştirmen olunur mu? Olunmaz kuşkusuz! Metni anlamaya çalışırken, yöneldiğiniz “çözümleme” edimi, eleştiri olabilir mi? Bence olmaz! Buna yöneldiğiniz için siz eleştirmen olabilir misin? Tabii ki olamazsınız! Kitap tanıtımı yazmak ki yazarlığımın ilk yıllarında çok yoğundu, insanı eleştirmen yapar mı? Bu tür yazılarda birtakım “eleştirel” görüşleri sergilemekten dolayı eleştirmen olunur mu? Eleştirel olmak “eleştirmen” olmak için yeterli mi? Değil tabii ki!

Eleştiri nedir ne değildir gibi bir konuya girmek istemiyorum; çünkü bu, Özgür Edebiyat okurlarını epeyce küçümsemek ve bir o kadar da saygısızlık olur. Kuşkusuz özellikle denemelerimde eleştirinin topraklarına girmiş olabilirim; dolayısıyla, “eleştirel denemeler” diye tanımlamıştı Semih Gümüş Roman’tik Bir Yolculuk’taki denemeleri ki çok haklıdır. Ama eleştirel deneme yazmak eleştirmen olmak için yeterli midir? Değildir.

Bardağı taşıran son damlalardan biri de katılacağım (üstelik “romancı” olarak katılacağım) uluslararası bir toplantının tanıtım bilgilerinde “şiir eleştirmeni” olarak yer almamdı! Üstelik Türkiye’nin “sayılı”larından biriydim. Kuşkusuz  bu sayılı meselesi onların bir inceliğiydi ama doğru değildi. Ne eleştirmendim ne de sayılı! Her ne kadar internet ortamında olsa da, her ne kadar birkaç kişinin görebileceği bir bilgi olsa da, toplantıya davetli öteki yazar ve şair arkadaşlarıma “bu durumu” nasıl açıklayabilirdim! Kuşkusuz bu bilgiyi benim vermediğimi tahmin etmişlerdir. (Yabancı katılımcıların yanlış bilgilenmesi ayrı bir konu.)  Doğal olarak, ilgililerden hemen düzeltmelerini rica ettim.

 

Şair mi?

Böylece yavaş yavaş da “şiir”e geliyorum. Beni etkileyen bazı şiirler üzerine yazılar yazdım; bunlar “anlama”ya çalışan ya da şiirden yola çıkarak oluşturulan denemelerdi. Yukarıda da dediğim gibi çok eskilerde şiir kitaplarıyla ilgili tanıtım yazıları da vardı. Ama bunların beni “şiir eleştirmeni” yapmaya yetmediği gibi, doğrusu ben de hiç şiir eleştirisi gibi bir alana girmeyi düşünmedim.

Yeri gelmişken itiraf etmeliyim, yazarlığımın başlarında ki bunlar seksenli yılların ilk yarısındadır, eleştiriye yakın duruyordum. “Üretim” olarak değil “düşünce” olaraktı bu yakınlık. Ne var ki bazı nedenlerden dolayı bu yakınlaşma başlamadan bitti! Ancak ister istemez hele de felsefe eğitimi yapmış biri olarak, “düşünce sorgulaması”ndan uzak duramazdım. Bu da, ister istemez, buna en uygun yazınsal tür olarak kabul ettiğim deneme’nin içinde olabilirdi. Yine ister istemez, edebiyatı bir yaşam biçimi olarak benimsemiş biri olarak da yazınsal konuları seçecektim! Yine, bunlar da beni “eleştirmen” yapmaz!

Bardağı taşıran damlalardan biri de, ikincisi, Temmuz’da yayınlanan İstanbul’da Beklenen Devrim adlı kitabım nedeniyle benimle yapılan bir röportajdı. Yazının başında “şair ve yazar” olarak tanımlanıyordum! Evet, şiir kitaplarım var ama kendime hiçbir şekilde “şair” demediğim gibi, kendimi hiçbir zaman “şair” olarak da görmedim! Tekrar olacak ama yazmalıyım: kendim için “şiir heveslisi” diyebilirim. Bu terimi de ki bu bir edebiyat terimi olabilir, Haydar Ergülen’den aldım. Haydar bunu kendisi için kullanıyordu. Oysaki şair olan O...

Evet bugüne kadar üçü düzyazı ile birlikte beş şiir kitabım yayınlandı ama; bunlar da beni şair yapmaz! Daha çok yine bir edebiyat terimi gibi düşünerek söyleyeyim, “kişisel şiir”lerdi. Böylece son deneme kitabım Şiir İkizini Arar’a geldik. Bir yanlış anlamaya neden olmaması için –bu vesileyle de küçük bir tanım için– “Önsöz”den bir bölümü aktarayım:

 

 

“Yine denemenin sularında yüzüyorum, bu kez şiir’e bürünmüş o sular; 1990’dan 2011’e uzanan yirmi bir yıllık bir serüven ama daha çok 2000’lerden sonra yoğunlaşan ve hep ‘deneme’ içinde kalmaya çalıştığım bir serüven.

“Bazen kaçınılmaz olarak ‘eleştirel deneme’nin sınırına giren bazen lirizmin yine ister istemez egemen olduğu dahası kalemin ucunun kendi serbest hali; çünkü bir şiirin, bir şairin izini sürme… Bazen uzun ve kapsamlı, bazen kısa ve yoğun olmaya çabalayan. Ama hep şiir üzerine bir şeyler söylemek niyeti.

“Şiirsiz bir dünyayı düşleyemiyorum, istemiyorum zaten; şiir imgelemimi zenginleştiriyor, beni eğitiyor, bana öğretiyor: bir yazın sevinci, özcesi. Belki bu yüzden ‘haddimi’ aşıp da –her ne kadar ‘son’ verdimse de– bunca şiir yazışım! Böylesine güçlü bir şiirimiz varken insan nasıl özenmez, nasıl her türlü eleştiriyi göze alarak kalemini oynatmaz.”

 

Kimim, neyim?

Yazar aslında yeterli bir tanım ama ben kendimi baştan beri “denemeci” olarak gördüm: kim bilir, Nermi Uygur’un öğrencisi olmamdandı; belki de Selahattin Hilav’ın asistanlığını yapmamdandı ya da Mehmet Fuat’ın yanında çalışmamdandı vb...

Yazınsal bir tür olarak deneme’ye ilişkin düşünce üretmeye çalıştım, sınırlarını zorladım, öteki türlerle akrabalık-uzaklık ilişkisini anlamaya çalıştım; hem de baştan beri ve becerebildiğim kadarıyla. Bu anlamıyla hani göğsümü gere gere “denemeciyim” diyebilir. Nitekim, Metin Celâl de “… edebiyatımızın az sayıdaki deneme yazarlarından” diye yazmıştı ki bence de haklıdır.

Romana gelince. “Romancı” konusunda herhangi bir “alınganlığım” yok. Kendimi pekâlâ romancı olarak da tanımlayabilirim. Yedi romanımın olmasından çok, romanlarımı iyi-kötü bir “roman anlayışı”nın üzerinde temellendirmeye çalışmamdandır bu “romancı”lık. Ki bile isteye, bizde adlandırma olarak pek itibar görmeyen “novella”ya da yakındır bu romanlar. Biliyorum son derece kişisel bir yazı oldu ama “yazar” tanımı da fazlasıyla yeter bana!

 

(“Kalemin Ucu”, Özgür Edebiyat, Kasım-Aralık 2011, sayı: 30.)

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş