Ölüm Bir Değil, Yediydi

ÖLÜM BİR DEĞİL, YEDİYDİ…

 

Marttı. Hava hain ve kapalıydı.

Büyük bir gürültüyle her şey, tüm canlılar, kuşlar, ağaçlar ve insanlar, bir ân sessizce hiç  kımıldamadan, nefes almadan, konuşmadan durdu. Bağrışmalar geldi ardından. İnsan sesiydi. Tüm canlılar, kulak kabarttı bu sese. Tüm kuşlar, ağaçlar ve insanlar. Sesler bir yakarıştı, sesler bir çığlıktı, sesler yardım isteyişti ve sesler bir ölümdü. Ölüm bir değil, yediydi…

Ölüm yediydi ve yedi insan gençti. Ölmek için de, yaşmak için de gençti.

Kalabalık, gürültünün ardından çığlıkların ve ölüm seslerinin geldiği yere gidemedi uzun bir süre. Etraftaki tüm canlılar, kuşlar, ağaçlar ve insanlar gidemediler ölümün girdiği yere. Ölenleri arkadaşlarıyla başbaşa bıraktılar ve arkadaşları, kimi yaralı, kimi şaşkın, kimi baygın, parçaları etrafa dağılmış ölü bedenlerin yanındaydı.

Biri kanlar içindeki yüzüyle sordu yüreği atmayan ötekine: “Bilseydin, gelir miydin yine?” Yerdeki, yüreği atmıyordu ama “evet” diyebildi güçlükle. “Bilseydim, yine de gelirdim sizinle” ve ötekinin gözlerinden iki damla yaş kanlara karıştı. İki damla yaş, on dört damla oldu her birinin gözlerinde ve on dört damla, milyonlarca acı oldu.

“Katiller nerede?” dedi. Kalabalık sonunda gelmişti. Ölülerin ve arkadaşlarının ve kangölünün ve katliamın etrafında bir çember oluşmuştu. Şaşkın bakıyor, içi kan ağlıyor, ama yaklaşamıyordu: kalabalık. Tüm canlılar, kuşlar, ağaçlar ve insanlar yaklaşamıyordu.

Katiller yoktu. Görev bitmişti. Yedi can, yaralılar, yedi yanık ana yüreği, milyonlarca acı. Katiller yoktu ve onlar nasıl yapabilmişti bu katliamı. Bir insan nasıl yapabilirdi böylesine bir vahşeti, katil de olsa.

“Okumak, suç mu” dedi biri kalabalıktan; öteki “öğrenci olmak suç mu”; öteki “genç olmak suç mu”; öteki “insan olmak suç mu” dediler ama hiçbiri yanıtlayamadı. Yalnızca sessizce durdular.

“Korkaklar” dedi, yarı-baygın kanlar içinde yatan, artık yüreği çarpmayan arkadaşının kopmuş kolunu yaşlı gözlerle okşayarak. Güçlükle doğrulmaya çalışan kanlar içindeki öteki, “ bu tarih” dedi ve ölülerden birini kucakladı. Bu tarih’ti ve tarih bugün acımasızdı. Şimdilik cellatlar tarih’e sığınabilmişti ama, tarih’in umut demek olduğunu çok iyi biliyordu çocuklar. Tarih, onlardandı ve onlar tarih’i kazanmak için yüreklerini ortaya koyacaklarını biliyordu. Yedisi birden “bilseydik de yine gelirdik; bilseydik ölüm kol geziyor, katiller pusu kurmuş, yine gelirdik sizinle” dedi son kez.

Yedisi, kanlar içinde öylece yatıyordu, yirmi birinci yüzyıla doğru…

 

Marttı. Hava hain ve kapalıydı.

İrkildim hasta yatağımdan ve yatak “kalk, kalk” diyordu. İrkildim ve bir ân aydınlığı görmedim. Oysaki gün ortasındaydık ve ben ışığı göremeyecek kadar hasta değildim. Ama ışığı göremiyordum. İrkildim ve yatak bana, “git, git” diyordu. Hava kapalı ve sıkıntılıydı, hava karanlıktı günün ortasında. Ateşler içinde sokaktaydım ve sokak karanlıktı: günün ortasındaydık ve ben ışığı göremeyecek kadar hasta değildim. Ama ışık yoktu. Ayaklarım ve sezgilerim hiçbir güçlük çıkartmayan bedenimi, irademin dışında sürüklüyordu.

Gerçeği öğrenmek uzun sürmedi. Gerçek, kuşların, ağaçların ve tüm canlıların yüzündeydi. Gerçek ölümdü; ölüm bir değil, yediydi.

Ölüme ve yaşama dair hiçbir düşünce yoktu kafamın içinde, taş ve soğuk binaya vardığımda. Binlerce genç bu görkemli, taş ve soğuk binada, şaşkın ve üzgün yüzlerle gerçekle başbaşaydı. Gerçek yüzlerinde, ellerinde kafalarındaydı.

Gerçek yedi gençti; gerçek yedi yanık ana, on dört gözyaşı, milyonlarca acıydı. Binlerce genç yedi arkadaşının acısını duyuyordu yüreklerinde; ve günün ortasındayken hava hâlâ karanlıktı, bense artık, hasta bile değildim.

Bir kız ağlıyordu, taş binanın soğuk merdivenlerine oturmuş. Ağlıyordu ve kimse “ağlama” diyemiyordu. Bir kız ağlıyordu karşımda ve ben “ağlama” diyemedim.

Bir kız bayıldı kollarımda ve “bayılma” diyemedim. Yüzüne su vurdum ve “bu tarih” dedim yalnızca. Kız bana baktı ve gülümsedi: “şimdi, katil de gülümsüyor mudur?”. Belki gülümsüyordu katil ve katiller; yaptıkları katliamın bir zafer olduğunu söyleyerek. Ama katiller, her zaman katil kalırlar gülseler de.

Binlerce genç sabahı bekledi taş binanın soğuk merdivenlerinde. Ben gece olduğunu anlayamadım. Taş ve soğuk binanın cansız bahçesinde, hep karanlığın içinde dolaşıp durdum. Işığı günün ortasından beri yitirmiştim. Gece miydi, şimdi her yer karanlıkken. Yoksa, yine ışık yok muydu? Bilemedim, sabaha dek. Sabaha denk binlerce genç, taş binanın soğuk merdivenlerinde yedi atmayan yüreği düşündü. Yüzleri üzüntülü, kederli, gözleri yaşlı ve kararlı.

 

Marttı. Hava umutlu ve aydınlıktı.

Sabah aydınlıktı ve güneşle birlikte, binlerce genç taş ve soğuk binanın bahçesinde toplandı. Artık sabahla birlikte ışığı görebiliyordum. Binlerce genç, yedi yürek için toplandı. Gözyaşlarını güçlükle tutarak. Ve bahçenin dışında da binlerce insan düzenli sıralarda bu bekleyişe katıldı ve çoğu işçiydi.

Binlerce insan, yüz binlerce olmuştu; ve yüz binlerce insan yedi atmayan yüreğin acısını içinde saklayarak törene başladı. Yine kalabalık, binlerce insanın geçişini izliyordu ilgiyle. Birçoğunun içi yanıyor, kızıyor, öfkeleniyor ama kitleye katılamıyordu. Kalabalık geçişi izliyordu ve katiller ortada yoktu. Belki de kalabalığın arasında haince sırıtarak geçişi izliyorlardı. Ama bu tarih’ti ve katil nereye saklanacaktı. Bu tarih’ti ve katil ister istemez yenilecekti. Yüz binlerce insan töreni tamamladı, kararlı ve umutlu. Yüz binlerce insan, o günü, o töreni, o yerdeki kanı; o günleri, o akan kanı unutmamak üzere töreni tamamladı.

 

Marttı. Hava umutlu ve aydınlıktı.

Bu tarih’ti ve tüm canlılar, kuşlar, ağaçlar ve insanlar susuyordu. Bu tarih’ti ve yedisi, kanlar içinde öylece yatıyordu, yirmi birinci yüzyıla doğru…

 

(Kırmızı Bir Karanfil, Kavram yay. 1988.)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş