Orhan Veli ve "Başyapıtı"

ORHAN VELİ VE “BAŞYAPITI”

 

 

 

Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum” şiiri yediden yetmişe  –şu postmodern dönemde bile– ezbere bilinir. Âşık olunduğunda, ayrılık yaşandığında, hüzün gölünde yüzüldüğünde, terk edilmişliğin tarifsiz kederleri içinde, daha pek çok duygu selinde akla gelen ilk şiirlerden biridir.

 

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

 

“Anlatamıyorum”, şairin Garip döneminin şiirlerindendir. İlk kez Nisan 1940’ta yayınlanmıştır. Altmış yıldır belleklerde olması, yaşıyor olması şiir adına, edebiyat adına ne kadar da güzel! Kıvanç verici!

Orhan Veli’nin “kadersiz”dir yaşamı. 13 Nisan 1914 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen şair genç yaşta, şairliğinin baharında, başında kavak yelleri eserken yaşamını “talihsiz” bir biçimde yitirir. Bir gece Ankara’da belediyenin yola kablo döşemek için kazdırdığı çukara düşerek başından yaralanır; iki gün sonra İstanbul’da bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalaşır ve hastaneye kaldırılır. 14 Kasım 1950 salı gecesi saat 23.20’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde ölür.

Edebiyatımızda, şiirimizde Orhan Veli’nin yeri çok farklıdır. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile birlikte “Garip” akımının “öncüsüdür”. Arkadaşlarıyla birlikte yaptığı çıkış (Garip) cesurcadır; varolan ve yaygınlaşmış şiir geleneğinin dışında, ona tepkili bir şiir anlayışını savunur. Bazı değerleri bir kalemde yıkmıştır.

Garip birçok şairi etkilemiş; dönemin yayın organlarında uzun süren tartışmalara neden olmuştur. Daha sonraki yıllarda Garip’in izinden gidenler olduğu gibi Garip ile alay edenler de olmuştur. Şu gerçek ki Garip bir akım olarak edebiyat tarihimizde yer almıştır.

Bir “geçiş” dönemi olduğu konusu genelgeçer bir saptamadır, Garip için; ancak gerekli olan bir geçiş dönemidir. Orhan Veli daha sonra  –öteki Garipçiler de–  farklı bir sanatsal anlayışa yönelmiş, ne var ki  Garip’ten hiç pişman olmamıştır.

Orhan Veli şairliğinin yanı sıra, bir edebiyat kişisi olarak da çok önemli “kimlik”lerden biridir. Bir şair, bir edebiyatçı olarak yeryüzünde konumlanışı, duruşu bize “özgün” bir kimliği gösterir.

 

 

***

Memet Fuat Orhan Veli adlı kitabında yer alan “Orhan Veli’nin Başyapıtı” başlıklı yazısında şöyle diyor:

 

“Bir şairin başyapıtı nasıl seçilir. En güzel şiirlerini içeren kitabı mı?

“En güzel şiirleri bir kitapta toplanmamış, çeşitli kitaplarına dağılmışsa ne olacak?”

(…)

“Demek ki, kitaplarını düşünürsek, ‘Orhan Veli’nin başyapıtı Karşı’dır diyebiliriz” sonucuna varıyor. Bu kitapta yer alan şiirleri  “başyapıt kavramı” açısından değerlendirerek:

“Aslında bu şiirlerin hepsi [yazısında söz ettiği şiirlerin] Orhan Veli’nin başyapıtı diye anılabilecek, çeşitli özellikleriyle birbirini aşan şiirler, ama sanırım içlerinden biri, ‘İstanbul’u Dinliyorum’, kamuoyunun seçimiyle, adı konmadan, ‘Orhan Veli’nin Başyapıtı’ olma onurunu kazanmış durumda.”

 

Başyapıt çok duyarlı bir konu. Zaten Memet Fuat da başyapıt derken, hep tırnak içinde söylüyor/yazıyor. Özellikle, bir şairin başyapıtını saptamanın ne kadar da güç olduğunu belirtiyor. “İstanbul’u Dinliyorum”  şiirinin  başyapıt olduğuna katılmamak elde değil!

 

Ay Doğuyor Fıstıkların Arkasından

“İstanbul’u Dinliyorum” (1947), anlam düzlemleri açısından farklılıklar, zenginlikler içeren ve çok çeşitli biçimlerde “okuyabileceğimiz” bir şiir olduğu gibi, şairin edebiyat serüveninde  farklı bir yerde durur.

Şiirde bir İstanbul özlemiyle karşılaşıyoruz. Şirin ilk dizelerinde, şiiri söyleyenin (anlatıcı), İstanbul’dan uzak bir yerde, gözlerini kapatarak şehrin  sesini duyuşunu, dolayısıyla şehrin görüntüsünü ve şehirle ilgili anılarını zihninde canlandırışını izleriz.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda,

Sucuların hiç durmıyan çıngırakları;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

 

Ağların dalyanlardan yavaş yavaş çekilmesi; Kapalıçarşı’nın serinliği, Mahmutpaşa’nın  hareketliliği ve renkliliği; doklardan gelen çekiç sesleri ve bahardaki ter kokuları, söyleyenin zihninde yer eden belli başlı ânlar/görüntüler/izler’dir.

Loş kayıkhanelerin betimlenmesi ve lodos uğultusuyla İstanbul özlemi okurun da zihninde oluşur böylece. Gözlerini kapamak/yummak “anaekseni”yle şiirin öznesinin İstanbul’a olan uzaklığı okurda iyice belirginleşir.

Ancak şiiri söyleyen, İstanbul’dan uzakta bir yerde gözlerini kapatarak İstanbul’u düşlediği gibi; merkezin çok yakınlarında örneğin Boğaz’da (ya da Büyük Ada’da) bir yerde gözlerini kapatıp da bu görüntüyü zihninde canlandırmış olabilir.

Her iki durumdan birini seçmek bize (okura) kalmış. Şiirin bu imgesel atmosferi zihnimizde anılara/özleme ilişkin bir görüntü oluştururken, sonraki dizelerde şiirin içine  bir “öykücük” girer; ve şiir anlatımcı bir tarza doğru yol alır:

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir yosma geçiyor kaldırımdan;

Küfürler, şarkılar, türküler, lâf atmalar.

Bir şey düşüyor elinden yere;

Bir gül olmalı;

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

 

Yosmanın elinden düşen gül, onun masumiyeti olabilir. Dolayısıyla, “düşmüş bir kadının” yaşamıdır da kırmızı gül aynı zamanda. Onun harcanmış yılları, gençliği vb. Bu yosma şiiri söyleyenin sevgilisi de olabilir aynı zamanda; nitekim son öbekte şiir bizi böyle bir izlenime sürükler.

Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;

Alnın sıcak mı değil mi, biliyorum;

Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;

Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından

Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

İstanbul’u dinliyorum.

 

Bu öbekte şiiri söyleyenin sevgilisine seslendiği açık. Ancak sevgilisi yukarıdaki yosma da olabilir; bu özlem atmaosferinde başka biri de. Kuş, yosmanın elbisesinin etkelerindeki bir motif olarak karşımıza çıkıyor. Eteklerdeki çırpınan kuş motifi, yosmanın özgürlüğünü yitirişi anlamına geldiği gibi; İstanbul’un eteklerinde/çevresindeki kırlık yerlerdeki kuşların yâni doğanın kendisinin imgesel anlatımını da verebilir.

Şiiri söyleyenin (belki de şairin) konumu, fiziksel olarak durduğu yeri; –ayın fıstıkların üstünden (Çamlıca’dan) yükseldiğini düşünürsek– Galata ve çevresi olarak belirtebiliriz. Bahar aylarıysa zaman, bu görüntüyü Çamlıca’nın tepesinde yakalayabiliriz. (Benzer şekilde Büyük Ada’da da olabilir.)

Farklı biçimlerde “okunabilen” bir şiirdir “İstanbul’u Dinliyorum”.  Zaten bir şiiri, bir edebiyat yapıtını, bir sanat yapıtını “büyük” yapan, bizi farklı  anlamlara  sürüklemesi; çevresinde (anlam katmanlarında) dans ettirmesidir.

(2001; Şiir İkizini Arar, Özgür yay. 2011)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş