Romanlarıyla Oktay Akbal'ın Doksan Yaşına Merhaba

ROMANLARIYLA OKTAY AKBAL’IN

DOKSAN YAŞINA MERHABA*

 

Kuşkusuz öncelikle hikâyecidir Oktay Akbal ve çok genç yaşta, henüz sakalı-bıyığı doğru dürüst çıkmadan, hikâyeleri dönemin gazetelerinde yayınlanmıştır. Sait Faik’in izini sürdüğü kadar Sabahattin Ali etkisi de vardır bu ilk yapıtlarında; nitekim benim için, bu iki güçlü hikâye ırmağının birleştiği yerden çıkan bir koldur Oktay Akbal’ın hikâyeciliği. Kendi sesini bulan, lirzmle yıkanmış bir dil işçiliği ve özeniyle.

Kurucu edebiyatcıların tipik özelliğini gösteren Akbal, hikâyenin dışındaki edebî türlerde de ürün vermiş, verimli olmuş, anı, günce, deneme ve roman (belki novella demek gerek!) yazmış. İlk zamanlarındaki şiirlerini, yazarlığının yanı sıra gazeteci, köşeyazarı olarak da varlığını sürdürmüş olduğunu ekleyelim; yâni yazmayla yıkanmış yetmiş beş yıla yakın bir süredir söz konusu olan ki anlatılması, incelenmesi sayfalar sürer.

 

Hayaller Sokağı

Akbal ilk romanıGaripler Sokağı’nı 1945/46 yıllarında kaleme almış. İstanbul’da merkeze yakın, iki ucu mezarlık olan, eski döküntü evlerden oluşan, çoğunlukla yoksulların, “garip”lerin oturduğu bir sokak anlatılır. Fatih, Karagümrük vb. bir yerlerde. Kahvesinde Çörçil’in Hitler’in konuşulduğu, ekmeğin karneyle alındığı, ikinci cephenin henüz açılmadığı yıllar. Yoksuların sokağı dedik: özellikle genç kızların, delikanlıların hayalleri, arzuları, düşleri; sınıf atlamak isteyenler, beyaz perdedeki gibi büyük aşklar yaşamayı düşleyenler…

İlk bölümde sokak ayrıntılı bir biçimde betimlenir; aslında varlıklı bir ailenin oğlu, üniversiteli Salih’in sokağa gelmesi, küçük bir oda tutması hemen bu bölümün ardındandır. Üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılmaktadır, dolayısıyla sanki sokağın öyküsü Salih’in gelişiyle başlar. Zaman zaman sokağın anlatımını “Salih’in notları”ndan da okuruz. Acaba, bu anlatının bütünü Salih’in tuttuğu notlar mıdır? Ya da onların düzenlenmesi midir? Onun gidişiyle de sokağın öyküsü kapanır. Çünkü sokağın bir tarafı istimlâk edilecek, o ahşap evler yıkılacak, büyük apartmanlar yapılacak, o tarafta oturanlar hayalleriyle taşınmak zorunda olduğu gibi, öteki tarafın da değeri artacaktır! Yıkımı görmeyiz, çünkü Salih sokaktan ayrılmıştır dolayısıyla –bir anlamda– artık sokak anlatımı da bitmiş olur; yani “bize” sokağı ve sokaktaki yaşamı anlatacak “biri” kalmamıştır! Bunu yenilikçi bir biçim özelliği olarak da düşünebiliriz, pekâlâ!

Salih’in sokağa gelmesi, çevresinden, ailesinden, ilişkilerden hattâ nişanlısından bir kaçıştır. Statüko’ya karşı gelme çabası ama nereye kadar? Ne var ki bir türlü o sokağın bir parçası, öznesi olamaz; alt kattaki evsahibesinin –kocası askerde olan– gelininin işvelerine bile karşılık veremez, cinsel olarak arzulamasına karşın. Sokağın kavgaları, aşkları, genç kızları, genç oğlanları, gurbetten gelmiş bir odada kalan öğrencileri, sarışın dilber Azade’si, gelinleri damatları, sevinçleri acıları, anlatılacak çok öyküsü vardır da, özellikle kahvesi! İstimlâk telâşı başladığında, geldiği gibi küçük bavuluyla sokaktan sessizce ayrılır Salih. Eski yaşam biçimine, rahat, dertsiz hayatına dönecektir, sokağınki tamamıyla değişmektedir oysa!

Sokaktan ilk ayrılansa on sekiz yaşlarındaki Hüsniye’dir. Eniştesinden bir önceki gece dayak yemiş dolayısıyla bütün mahalle ayağa kalkmıştır. Neden ise, nişanlısı askerde ama bir başkasıyla birlikte görülmüştür. Hüsniye’ninki çevresinden (sokaktan) tam bir kaçıştır, hayallerinin peşine takılmaktır, bir bakıma da Madam Bovary’dir! Sonunu bilemeyiz Hüsniye’nin, belki Bovary’den daha beter olacaktır! Ne var ki Salih’inki bellidir, o sokağınki bellidir; hattâ İstanbul’un değişmekte olan yüzü de bellidir!

 

Kimileri Yıldızlara Bakar!

Özlenen ancak bir türlü yaşanamayan bir “aşk” kırılganlığıdır Suçumuz İnsan Olmak. Aşk teması, Akbal’ın yapıtlarının eksen temalarından biridir. Aşk ve romantizm.  Aşka olan özlem. Nedret ile Nuri arasında imkânsız gibi görünen ama hani parmakların arasından kayan ya da kaymak zorunda olan bir yakınlaşma, duygu paylaşımına tanık oluruz. Özlem duyduğu aşkı, hayallerindeki aşkı, Ankara’nın bir bodrum katında sıradan bir muhasebeci olan kocasında bulamamış genç bir kadın Nedret. Belki sorunlu bir evlilik değil ama aşk yok ortada!

Nuri için biraz daha farklı, özlemlerini, anılarıyla birlikte İstanbul’da bırakmış, aşkı da! Yıllar önce, on dokuz yaşındayken, dedesinin köşkünde tanıştığı ki eski İstanbul parçasıdır o köşk, o genç kız için bunları mı hayal etmişti? O on altı yaşındaki kıza, şimdiki karısına tiril tirilliğiyle âşık olmamış mıydı? Zaman başka türlü akmış, kendini Ankara’da bir bakanlıkta bulmuş, üniversite yıllarındaki edebiyat, şiir, hikâye uğraşları da çoktan yok olmuştu. Şimdi iki küçük çocuk, bir kayınvalde, onu pençelerine almış bir eş.

Mutfağın penceresinden görülen, duvardaki çivide asılı duran yemyeşil naylon önlük, ardından bulaşık yıkarken şarkı söyleyen sarışın genç kadın, Nuri’nin hayaller dünyasının kapısını açar! Geçmişte kalan özlemlerini de anımsatır! Aynı mahallede oturan bu iki insanın, günlük koşuşturmada zaman zaman karşılaşmaları; birbirini tanımadan, tek sözcük etmeden yalnızca bakmayla yetinmeleri vardır önce. Hele de pazar günleri on beş günde bir gidilen sinemadaki karşılaşma! Hepsi bu ama öte yandan şu veya bu şekilde “tanışma”yı doğuracak bir rastlantı da hep beklenmektedir! Filmdeki artisttin sözleri ki Oscar Wilde’ındır, artık Nuri’nin hayal dünyasının kılavuzu olur: “Hepimiz çamur içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakar.” (Sinema, dolayısıyla o dönem filmleri, temalarıyla artistleriyle şarkılarıyla özellikle de aşklarıyla Akbal anlatısına yoğun bir biçimde girmiştir, İstanbul gibi.)

İki evli insan için zor bir durumdur; aile, eşler bağlayıcı olduğu kadar, ahlâk anlayışı, çevre vb. de birlikteliği imkânsızlaştırır. Gerçi o birliktelik nasıl ve nereye kadar olabilecektir. Beklenen, hayal edilen rastlantı gerçekleşir: ortak tanıdıkları bir ressamın sergisi, tanışmayı da getirir. Sonrası, aşkın, arzunun fırtınasıdır artık, özellikle de Nuri için. Giderek de Nedret’i bunun içine çeker. Çeker çünkü hayallerini İstanbul’da bırakan Nedret aşkı hiç yaşamamıştır! Kim bilir belki Nedret de bir garipler sokağı’nın hayal kuran genç kızlarından biridir. Nitekim Fatih’li olduklarını söyler Nuri’ye!

Bir şekilde ayarlanır; yaz tatillerini İstanbul’da geçireceklerdir.  Nuri ailesiyle birlikte, Nedret ise, işi dolayısıyla uzakta olan kocasından ayrı, bir akraba evinde. Anlatının İstanbul parçaları (fotoğrafları), buluşma yerleri olur. İkisi birbiriyle evli değildir ki istedikleri gibi bir yaşam sürsün. Dar zamanlardır doğal olarak, gizli saklı kaçamak buluşmalar. Giderek de cinsel arzu baskın çıkar, Nuri aşk ateşini nasıl söndürecektir; ateşin içine Nedret’i de çeker ama… Beklenen vuslat olmaz. Sonu ahlâkçıdır ve Nuri de kırmak istediği çemberi kıramamıştır. Belki de bu boşuna bir “başkaldırı”ydı; gönül ateşi öylesine sürüklemişti onu. Özlemlerini içine gömerek, karısı, iki çocuğu ve kayınvaldesiyle birlikte, yemek sonrası radyoda dinlenen alaturka şarkılı yaşama bırakır kendini. Birkaç ay önceki gibi, gazetesinin ardına saklanarak! Tıpkı Salih’in rahat yaşamına dönüşü gibi!

Nedret ise, yaşadıklarının yanlış olduğunu düşündüğü için hiç olmamış gibi yaparak ama bazı ânları unutmayarak, içine gömerek, yine o küçük mutfakta bulaşık yıkarken özlem şarkısını söyleyecektir!

 

 

Sıkışmış Adam’ın Anıları

Kadın ile erkek ilişkisi temelinde evliliği tartışıyor, sorguluyor Akbal İnsan Bir Ormandır’da: iki çocuklu, karısıyla tüm bağları kopmuş, ilişkiler çirkinleşmiş, karısı tarafından çirkinleştirilmiş bir kıskacın içindeki, bir türlü de yine karısı yüzünden boşanamayan orta yaşının çıkmazında bir erkeğin anılarla hesaplaşması, bazılarını yok etme isteği, çabasıdır.

Akbal’ın anlatılarında hep İstanbul parçaları, fotoğrafları vardır, romanın ya da hikâyenin bazen fonu bazen ana mekânıdır. Romanda, anlatıcıyı yalnızlık saatlerinde o sokaklarda görürüz. Burada birinci tekil şahsa geçmiş. Gazeteci olan ana karakterden dinleriz (okuruz) romanı. Bazen sayıklamalı, bazen hummalı, bazen sâkin zihin süreçlerine tanık oluruz, geçmişini bize anlatırken: kırılganlıklar, aşklar, unutmayan ya da unutulmuş kadınlar! Dönemin basın dünyasından yani Babıâli’den küçük yaşam parçacıkları da buluruz.

Burada da bir sıkışmışlık var, hem de Salih’inkinden çok fazla, hem evliliğin açmazı hem gençlikteki hayallerin şimdi birer acıtan anı nesneleri olması. Anlatıcımız için durum biraz böyledir ama gençlikte attığı adım ki şimdi karısıdır o, bir zaman sonra, pişmanlık fotoğrafıdır. Yalnızca yaldızlı bir çerçeve içinde kalmış, belki etejerin üstündeki nikâh fotoğrafı. Belki bir başkası da yanında, biraz zaman geçmiş iki çocuk daha var o fotoğrafta ve bir de kayınvalde!

Öte yandan ihmal etmemesi gereken, haftanın belli günleri gittiği annesi. Yıllar önce babası öldüğünde annesiyle birlikte, baba evini bırakıp Karagümrük’e taşındıklarını anlatır. Tarih de verir 1935. Bu tarihin gerçeklikle ilişkisi bir başka konu da aslında yine bir İstanbul parçasıdır. Tramvay Caddesi’nde bir evdir. Belli ki “Garipler Sokağı”na yakındır. Belli ki Akbal’ın roman karakterlerinin kimileri o sokağın içinden, etrafından, hayallerinden çıkmıştır! Benzer şekilde anlatılar arası göndermeler de vardır. Adını kitaba da veren “Aşksız İnsanlar” (1946) hikâyesinin sonunda anlatı karakteri, perişan ve umutsuz bir şekilde bir mağaza vitrinine bakmakta, aşksız bir insanı görmektedir. Benzer şekilde Nuri de romanın başında Nedret’in yemyeşil önlüğü sonrası bir mağaza vitrininde böylesine aşksızbir insanı görür, ne var ki o Ankara’dadır.

Gerçi tüm sıkışmışlığına karşın, bunaltısına karşın, anlatıcı için son aydınlıktır, diyebiliriz. Salih gibi Nuri gibi “yenilmemiş”tir anlatıcı. İçerik ile biçim arasında şöyle bir ilişki kurabilir miyiz: önceki iki romanda bu yenilmişlik varken, üçüncü tekil şahıstan anlatılmıştır, üçüncü romanın sonunda yenilmişlik yokken anlatı birinci tekil şahıstandır. Son aydınlıktır, dedik çünkü sevgilisi, özlediği aşkı bulduğu sevgilisi Zehra vardır; o günlerin aydınlığıdır Zehra ki zaten anlamı da “yüzü pek beyaz ve parlak olan”dır. Anlatının sonunda, bir deniz kıyısı lokantasında, Zehra geldiğinde kadehini kaldırır ve “Hoş geldin Zehra” der. Karanlık bir bulut gibi geçmiş uzaklaşır… ayın dolunay halindeki, karanlığa açılan umut kapısıdır Zehra!

 

Yine Hayaller Arasında ama İçekapanık

Oktay Akbal Düş Ekmeği’ni yazdığında altmış yaşındadır; ancak roman on yedi yaşındaki lise ikinci sınıf öğrencisinin günlükleridir. 6 Şubat 1940 ile 20 Haziran 1940 arasında tutulan günlüklerle roman yol alır; doğal olarak anlatıcımız da birinci tekil şahıstır. O genç, tam adını veremediği belirsiz duyguların tutsağıdır. Aşk mıdır o duygular? Yüreğini çarptıran genç kızlara karşı hissettiklerini tam olarak bilemezse de, bedensel çekim ve arzu öznesidir o kızlar.

Günlüklerle yaşadığı olayları aktarır bize: büyükbabasının köşkünde otuz beş yaşındaki hizmetçi kadınla ilk cinsel deney, ayakçı meyhanelerinde tokuşturulan kadehler, futbol maçları, kızlara yolda caka satmak için tüttürülen sigaralar, öte yandan geçim derdi, annesiyle babasız yaşamın zorluklarına göğüs germe, edebiyat sohbetleri, şiir tartışmaları, filmler, o filmlerdeki artistlere özenmeler. Öte yandan yalnızca o günler yoktur; bir-iki yıl önce yaşadıkları ya da çocukluğunda yaşadıkları da vardır günlüklerinde: kızlarla olan cinsel-duygusal deneyler, babasının ölümü vb. yâni “geçmiş”!

Anlatıcımız, aslında yaşından daha olgundur, üstelik hikâyeleri dönemin gazetelerinde de yayınlanmaktadır; kızlara şiirler de yazar ama içekapanıktır. Kalabalık arasında yalnız kalanlardandır, iç kapılarını kimselere açmayan, kitaplarıyla, filmlerle, hayallerle o yalnızlığı yaşayan bir gençtir. Bu günlüklerde, geçmişle niye bu kadar uğraştığını kendi kendine sorar; ve bu hiç yaşına uygun değildir. Ne var ki gelecek de onun için pek bir şey ifade etmez, belirsiz hattâ bazen karanlıktır; belki de 1940 yılındandır. Radyo, gazeteler tatsız haberlerle doludur. Gençlerde doğal bir korku vardır, savaş Avrupa’dadır ama ya Türkiye’ye de savaşın içine girerse; ya o gençler de savaşa giderse.

Tam adını koyamazsa da aşktır anlatıcımızın ya da güncesini okuğudumuz gencin “aradığı”, arzuladığı! Bu aşk ya da bu belirsiz duygu da Akbal’ın öteki romanlarında olduğu gibi yine İstanbul parçalarıyla var olur. Roman yine İstanbul fotoğraflarıyla bezelidir; daha çok Fatih ve çevresini görürüz, sanki garipler sokağına da çok yakınızdır!

 

 

Lirik Bir Romantik

Oktay Akbal’ın yapıtlarında, özellikle de romanlarında kendisinin yaşamöyküsü olduğu vurgulanır. Böyledir ya da değildir. Kuşkusuz hangi yazar kendini romanından uzak tutabilir ya da ne kadar uzak tutabilir. Öte yandan bilinçli bir şekilde kendi yaşamını, yaşadıklarını kurmacaya dönüştürebilir. Oktay Akbal bu tarza tabii ki çok daha yakındır ama böyle olması metnin, anlatının, romanın estetik değeriyle kuşkusuz ilgili değildir. Özcesi, özellikle de romanlarında, “lirik bir romantik”tir, Akbal’ın anlatıcıları.

Son romanında bir sahil kasabasında kendini dinlemeye, yaşamını gözden geçirmeye, anılarıyla hesaplaşmaya gitmiş yaşlı bir yazarı buluruz karşımızda. Bir tür “yaşlılık güncesi” ya da “yaşlılık anlatısı” da diyebileceğimiz Batık Bir Gemi, belki de kurmacayı bir kenara bırakan, yürekten gelen o duygunun –ki öteki roman karakterlerinin/anlatıcılarının, aradığı/arzuladığı– şiiridir:

 

“Bu bir özyaşamöyküsü mü? Yoksa sana yazılan uzun mu uzun bir mektup mu? Bir roman bence… Yarıda kalan öteki roman çalışmalarımdan biri değil; hayal yok, düş yok, uydurma yok; yaşlı bir adamın, ama gençmiş gibi seven bir adamın, belki de yakın bir ölüm yolcusunun sevdiğine seslenişi!...”

“Ben ne süslenmiş bir gemiyim, ne de mutlu yolculuklara inanıyorum. Ben yalnızca seni istiyorum. Ne kadar yaşam payım kalmışsa seninle geçirmek; seninle konuşmak, seninle sevişmek, seninle yaşamak…”

 

* 20 Nisan 1923’de doğan Oktay Akbal’ın romanları: Garipler Sokağı(1950), Suçumuz İnsan Olmak (1957), İnsan Bir Ormandır (1975), Düş Ekmeği (1983), Batık Bir Gemi (1997). Yeni basımları Cumhuriyet Kitapları’ndan yayınlanmaktadır.

 

(Kalemin Ucu, Özgür Edebiyat, Mayıs-Haziran 2013)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş