Röne Park

 

 

RÖNE PARK

 

 

 

 

Yeşilköyü’nde. Gençliğimizin parkı, Bakırköy Lisesi’nde okurken, okulu kırıp arkadaşlarla kızlı-erkekli, ah o günlerin ürkekliği, geldiğimiz park, işte yıllar sonra yine bir kez daha; çok değişmiş. O zamanki hali gözlerimin önünde. Bir kapısı denize açılırdı kayalıklarla ve Marmara bizi serinletirdi. Ders yılının sonu gelmiş, İstanbul yaz başlangıcındadır…

Parklar güzeldir, Bakırköyü’nün parkı da güzeldi, çocukluğumun, gençliğimin koşmaca, gezinti alanları. Eskiden birbirlerine benzerdi; ya da ben öyle anımsıyorum! Buranın özelliği denize açılıyor oluşu. Şimdi sahil doldurulmuş, düzenlenmiş, bambaşka bir yer…

Parklar buluşmak için güzeldir; eskiden en önemli yerlerdi. şiirlerde, hikâyelerde, romanlarda uzun uzun âşıkların park buluşmaları anlatılırdı. Yalnızca popüler edebiyatı değil, tüm edebiyatı kucaklamıştı. Bir çeşit sosyalleşme. Öte yandan da nefes alma, yeşil alan. İstanbul’da ne kadar da azdır parklar… ve ne küçük!

Lise yılları, gençliğimiz, okulu kırmışız, öyle denirdi, dönem bitmek üzere, daha çok bir yılın bıkkınlığı, mayıs sonu olmalı, bazen haziran başı, Bakırköyü’nden güle oynaya yürümüşüz. Aramızda birileri birilerine âşık, gençlik işte, kıpır kıpır ama açılamamanın sıkıntısı öte yandan, ya çekingenlikten ya da evrensel erkek egosu olan reddedilmenin utancı!

Eski banklar, bakımsız ama yeşil, hep yeşil. (Aslında Yeşilyurt ile Yeşilköyü’nün sınırı bir bakıma.) Semtin çocukları denize girer, midye çıkarırdı. Bizse ayaklarımızı sokardık, yanımızda mayomuz yoktu; hem de tam olarak deniz mevsimi başlamamıştı. Şimdi düzenlenmiş.  Gerçi epey olmuş bu düzenlenme. Kaç zamandır gelmiyorum Yeşilköyü’ne; İstanbul’un uçları, eski adıyla banliyö, uzak kaldığımız semtler. Hayatın bizi kopardığı yerler, İstanbul işte!

Artık dönmek üzereyiz, zaman daralıyor, çıkışta okul kapısında olmalıyız; sigara üstüne sigara tüttürüyoruz (o zamanlar içerdim), özgürüz, parkın çimenlerine uzanmışız; tam sırası bir köşeye çekip, kabaran yüreği açmanın. Zaten bir köşeye çekilmiş, yalnız kalmışsa, tek başınaysa, demek ki yeni bir aşk başlamakta… ah gençlik anıları ve aşk zamanı!

Şimdi ortasına mini bir hayvanat bahçesi yapılmış; tavus kuşları, kuzular, keçiler, ördekler vb. Daha çok çocuklara yönelik bir düzenleme olmuş. Ayrıca, çay kahve içeceğiniz mekânlar da bulunuyor.

Öğrencilerime anlattığım kurmaca bir metnim vardır; daha sonra onu Ben Hep Seni Yazdım kitabımda “Mavi Ay” başlığıyla birazcık genişleterek yazdım. Burası bana o yazıyı çağrıştırıyor:

 

Yaşlı adam ile genç kız deniz kıyısındaki bir banka oturmuş Güneş’in batışını izlemektedir. Yaşlı adam, genç kıza şöyle der: “Saçlarının teli neden bir özgürlük ipi?” Kız önce duralar, sonra yanıtlar: “Ayın mavi olduğu gün vardır, işte o zaman saç tellerimin her biri ‘mehtabın kırılmış dal uçları’dır.” Yaşlı adam tatmin olmamıştır bu yanıttan ve yine sorar: “Peki ya özgürlük?” Kız şöyle der: “Özgürlük hiç yoktur ya da hep vardır!” Yaşlı adam bunun üzerine genç kıza “O zaman aşk nedir?” diye sorar; kız da: “Sabahları erken kalkıp buz gibi mavi suya girdin mi?” der. “Evet” diye yanıtlar yaşlı adam: “Gençken sabahları erkenden kalkar ve soğuk sulara girer yüzer yüzerdim. Peki, bunun konumuzla ne ilgisi var?” Kız yanıt vermez ve bir daha konuşmaz, yaşlı adam da başka bir soru sormaz! Birlikte güneşin batışını izlerler, kızıllığıyla ufuk çizgisinde kaybolur, ardından uzaktan mavi bir ay doğar. Onu da izlerler.

Aradan yıllar geçer, genç kız olgun bir kadın olmuş; yaşlı adam da toprakla bütünleşmiştir. Kadın her yıl ayın mavi olduğu gün, ki bu eylüldedir, yaşlı adamla geldiği deniz kıyısındaki banka oturur, önce güneşin kızıllığıyla batışını izler, ardından da mavi ayın doğuşunu.

Sular yine soğuktur!

 

 

(İstanbul’da Âşıklar İçin Buluşma Yerleri, Özgür yay. 2012)

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş