Rüzgâr Aşkı Söylüyordu

RÜZGÂR AŞKI SÖYLÜYORDU…

 

Aşklar dizelere yazılmıştı; aşklar yüzyıllardır dizelere yazılageldi.

Tüm baharlarda martı sesleri, dalgaların lodos çığılığına karıştı, kanat çırpışları aşk dizeleri oldu engin maviliğin sonsuzluğunda.

Martılar aşk sırlarımızı saklamıştı.

Çok mu eskilerde kaldı...

Bir şiiri aramaya çıkmıştım, yolum çok uzak, durağım isimsizdi.

Gecenin karanlığı, İstanbul’un aşksız geceleriydi.

Ama hep aşkı bekleyen geceleriydi.

Hiç yazılmamış bir şiirdi; tüm aşklar bir şiir, tüm şiirler aşksa.

Gecenin karanlığında yalnızdım, odamda sonsuz bir düşevreni vardı.

Düşevreni sarmıştı masamın etrafını.

Bir şiiri yazmaya başlamış, bir yazının içinde yitmeye, bir aşkı aramaya çıkmıştım.

Yalnızca, gecenin koyu karanlığı adın vardı bana yârenlik eden; bana pencere aralığı rüzgârını fısıldıyordu.

Böylece rüzgârın sesi dizeler olup dökülmeye başlamıştı masama, hiç yazılmamış bir aşk şiirinin ilk dizeleriydi bunlar.

Hiç dokunmamıştım ak kâğıtlara; aşk kadar saf, aşkım kadar saf olan kâğıtlara, dizeler kendiliğinden seni, şiiri ve aşkı yazıyordu.

Gözlerini aramaya başladım pencereden koyu karanlığa baktığımda, o hiç öpülmemiş gözlerini.

Gecenin içinde miydiler?

Sonra çıplaklığın düşüverdi usuma, hiç bilmediğim çıplaklığın; şayet aşk bir kadının bedeniyle başlar diye yazmışsa aşka âşık bir şair; çıplaklığını aramalıydım.

Çıplak bir kadının bedeni, bir erkeği ağlatacak kadar duygusaldır; bu da benden edebî ve ebedî bir söz olsun istedim.

Pencereyi açmama gerek yoktu, sözüm İstanbul’un ışıklı gecelerine uçuverdi.

Dizeler masama düşü düşüverdi.

Bilemiyorum, dizeler mi seni yazıyordu, sen mi dizeleri yazıyordun; yoksa aşklardan söz edildiğinde hep taşınan bir yanılsama kuruntusu muydun, onu da bilemiyordum.

Gece giderek koyulaşıyor, ben epeyce yalnızlaşıyordum.

Anımsadım.

Yalnızca bir kez tutmuştum ellerini; varolup olmadığını bilmesem de, bir kez tuttuğumu biliyorum ellerini.

Bir İstanbul akşamüstünün hüzünlü rengi vardı gökyüzünde, hüzünlü rengi olmalıydı.

Varolup olmadığını bilmesem de biliyordum ki, o gün sonbahardı, bir dokunuş zamanın ötesine geçiveriyordu.

Yine dizeler, kendiliğinden düşmeyi sürdürüyordu, yalnızlığımın orta yerine.

Kış rüzgârı mı seni söylüyordu, sen mi kış rüzgârını ıslıklıyordun?

Senin adın mı aşktı, yoksa gerçekten aşk sen miydin?

Her şey birbirine karışacak kadar yalnızdım ve her şey birbirini aldatacak kadar gece koyulaşmıştı.

Kış pencereden kardı, o saat...

Ve ben senin bakışlarını arıyordum, zihnimdeki bakışlarındı belki de.

Zihnimin bana verdiği, tüm yaşamım boyunca taşıyacağım hüzünlü bir armağandı.

Bakışlarını da rüzgâr getirmişti; kış rüzgârı o saat kar esiyordu.

Dudaklarının ıslaklığına kar tanecikleri komşuluk ediyordu.

Ve ben o saat, yazımın içinde, şiirimin de içinde, belki yazım ile şiirimin birbirine karışmışlığının içinde, sana doğru yolculuğa çıkmıştım:

Yüzyıllardır, belki de son bin yıldır yüreğimde taşıdığım ve sakladığım, sana, aşka kavuşabilme sevinciyle.

 

Şiirin ve yazının içinde yol alış, belki de binlerce yıllık bir serüvendi bu, sana yol alışla isim benzerliği taşıyordu.

Senin adın aşk mıydı?

Susuzluğunu yaşamaya başlamıştım bile, çölde kaybolan yitik bir yolcu gibi.

Çünkü yokluğun çölün bir başka adıydı.

Susuzluğumu dudaklarının ıslaklığı giderebilirdi; yalnızca senin dudakların.

Birden pencereyi açtım, kar tanecikleri o saat kış yağıyordu ve dudaklarımı ıslattı; gecenin koyu beyaz karanlığına adını haykırdım.

Çünkü adın bir çöl prensesiydi.

Açık pencereden kar tanecikleriyle birlikte yeni dizeler düştü yazımım ve yazgımın içine.

Çünkü ikisi de, yazım da yazgım da masamın üstündeydi. Biliyor musun ben tüm güzel aşklarımı masamda yazdım?

Tüm aşk dizeleri benim masama düşmüştü, gecenin koyu karanlığı eşlik etti çoğunlukla.

Senin varlığından hiç kuşku duymadım, ey aşk...

Ey aşk, artık gecenin de yazının da şiirin de sonuna geldik.

Kar da artık kış kış yağmaz oldu.

Bu isyan son dizelere kavuştu.

Sonunda aradığım şiiri, o hiç yazılmamış şiiri, yazılmış bir biçimiyle masamın üstünde yazımın ve yazgımın içinde buluverdim.

Adı aşktı.

Pencerimi açtım ve sana uçtu.

Yazıyı mı önce yazdım, şiir mi kendini önce yazdı, bilemiyorum; ama bildiğim tek şey yüz yıllardır belki de bin yıldır, aşkı yazageliyorum.

 Ve tüm aşk yazılarımı kadınlara armağan ediyorum, yeni bir bin yılın hemen başında.

Rüzgâr, adı aşk olan seni, koyu karanlığın içinde söylüyordu...

 

(2000; Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2. basım, 2008)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş